Bu Blogda Ara

22 Haziran 2017 Perşembe

Ciddi Ciddi Athena

ATHENA HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ 
16 HAZİRAN 2017



Bu zamanda akustik konser vermek mümkün müdür? Ne saçma bir soru değil mi? Akustik konserin zamanı mı olur? Türkiye’de yaşıyorsanız olur. Zira biz ne kadar bar bar bağırsak, “müzik sadece eğlence değildir,” diye söylenip dursak boş… Bu ülkede yaşayan insanlar müzikle eğlenmek istiyor. Buna olan ihtiyaçları her zamankinden fazla. Haksız da değiller. Sıkıldılar, bunaldılar, daraldılar ve dahi içleri karardı yıllardır.


Ama öte yandan müzisyen de müzik yapmak istiyor; sadece eğlendirmek değil. Her zaman yaptığından farklı bir şeyler yapmak, yeni şeyler denemek, müzisyenliğini daha çok göstermek, müzisyen tatmini yaşamak istiyor. Zira ayan beyan ki sahnede tek bir darbuka çalınsa insanlar eğlenecek ama müzisyen bunu doğal olarak kendi başarısı kabul etmeyecek.

Akustik konseri barda yapsan olur mu? E oralara da eğlenmeye gidiyor insanlar. Eğlenmeye, bol bol sohbet etmeye ve piyasaya yapmaya. Aslına bakarsanız canlı müzik yapılan mekânlar arasında en az müzik dinlenilen mekânlar barlar. Bunu herkes biliyor.


Geriye bir tek biletli, oturmalı küçük salon konserleri kalıyor. Tiyatro ya da sinema salonları filan gibi. Onların da getirisi malum. Yani müzisyen tatmininin parasal karşılığı varla yok arası bir şey. Ne yazık ki gerçek bu.

Geçtiğimiz günlerde 2017 Açık Hava yaz konserlerinin ilkinde, Zubizu ve Atlantis Yapım ortaklığında gerçekleştirilen Athena konserindeydim. Yukarıda yazdıklarımın sebebi de o konserin “akustik” alt başlığı taşıması idi zaten.


“Ska” ve “punk rock” arasında gidip gelen bir dolu eğlenceli şarkısı var Athena’nın. O kadar çok ki isteseler bir konser boyu zıplatabilirler gelenleri. Onlarsa bir süredir, sanırım iki yıldır bu akustik konseptle çıkıyorlar kimi konserlere, bar programlarına. Konser bakımından çok rağbet gören, sevilen bir grup Athena. Sıklıkla da kapalı gişe yapıyorlar zaten. Nitekim Açık Hava da tıklım tıkış doluydu o gece. “Akustik” alt başlığına rağmen böyleydi bu.

Ama sanırım gelenler o alt başlığı pek de umursamamış hatta belki de görmemişlerdi. Zira seyirci konser boyu hep bildik Athena şarkılarının bildik icralarını duymaya odaklanmış gibiydi. Ucundan yakaladıklarında hemen ayağa fırladılar nitekim. Yakalayamadıklarındaysa sahneye istek şarkı adlarıyla seslendiler.


Dedim ya, iki taraf da haklı aslında. Ama benim kantarım müzisyenden yana ağır basıyor. Müzisyenler kendi istediğini değil de halkın istediğini yapsaydı hep (ki öyle yapanlar da yok değil) nice olurdu halimiz? Mesela Athena’nın 1998 tarihli ilk “official” albümü “Holigan”ın ‘90’lar Türkçe pop “sound”unda (Korg klavye “sound”u da denilebilir ona) kaydedildiğini hayal edebiliyor musunuz? Evlerden ırak!


Sonuçta konsere eğlenmeye gelenler belki umdukları kadar coşup taşamadılar ama o gece Açık Hava’da bulunan herkes iyi müzik dinledi. İyi, saf, arı müzik. Çünkü Athena müziğinin bildik katmanlarını açmış, aşmış, siz deyin saykodelik, ben diyeyim tasavvufi türlü çeşitli renklere boyanmış çıktı karşımıza. Bildik ya da daha az bildik şarkılarına biçtikleri bu yeni formlar, eğlenmeyi filan bir kenara koyup dikkat kesilerek izlenecek, tadına varılacak türdendi. Böyle bakarsanız meseleye, akustik ya da değil ama bir konserde bir grubun ya da şarkıcının şarkılarını albümlerdekilerden farklı biçimde dinlemek şahane bir şey değil mi aslında?


Grubun mevcut kadrosu Gökhan ve Hakan kardeşlerin yanı sıra (ki onlar demirbaş zaten malum) davulda Sinan Tinar, bas gitarda Umut Arabacı ve klavyede Emre Ataker’den oluşuyor. Konserde kadroya ilaveten perküsyonda Hüseyin Cebeci eşlik ediyordu gruba. Bu kadarcık bir ekipten çıkan “sound” Açık Hava’yı çınlatmaya yetti de arttı bile. Sahnede senfoni orkestrası çalarken bile altyapı kullanan müzisyenlerimiz var biliyorsunuz (ya da bilmiyorsunuz.) O sebeple bu durum altı çizilesi bir şey oldu artık.


Tabii bir de konserin konseptine uygun olarak son derece minimalist bir sahne yerleşimi ve kullanımı söz konusuydu. Televizyondaki malum yarışmadan da bilindiği üzere doğal hali hiperaktif bir çocuktan farksız Gökhan’ın daha sahneye çıkar çıkmaz “Ben bu kadar ciddi yapamam yahu,” demesi boşuna değildi. Şurada ciddi ciddi Athena izleyecektik ve Gökhan’ın da konsept gereği oturması gerekiyordu. Oturabildi mi? Eh işte, zaman zaman. Ama etrafında çevrili cihazlar nedeniyle hareket alanı o kadar dardı ki istese de sahnede şöyle bir turlayamadı. Zaten o ne zaman rayından çıkmaya niyetlense, Hakan bakışlarıyla hizaya sokuyordu Gökhan’ı. Öyle bir etkileşim vardı aralarında. Bunca yıldır fark etmişsinizdir nitekim; fiziksel olarak da pek benzemeyen ikizler aynı insandan iki tane gibi değil de bir tek insanın iki ayrı parçası gibiler. Biri yanı uslu diğer yanı yaramaz, bir yanı planlı programlı, diğer yanı dağınık iki parçası.


Sahnenin tepesine asılı duran ve sadece “Dilek Taşı” şarkısı için aydınlatılan disko topundan yayılan ışıltının klavyenin sesiyle bir olup yarattığı ambiyans ne kadar ‘80’lere benzettiyse Açık Hava’yı, “Kara Toprak”, “Ötme Bülbül”, “Çanakkale İçinde” gibi türküler, düzenlemelerinin sosuyla bir o kadar ’60, ‘70’lerden, yani Anadolu “rock”ın altın çağından ses verir gibiydi. Ama bir taklit, bir öykünme gibi değil, Athena kokusu belirgin denemelerdi bunlar.


Bir ara seyirci kendiliğinden başlayıverince “İzmir Marşı”nı çalmak zorunda kaldılar. Öte yandan son dönemde cesur klibiyle çok konuşulmuş “Ses Etme” ve Nazım Hikmet şiirinden bestelenmiş “Geberiyorum” da vardı repertuarda. Hatta konserin “bis” kısmında “Kanlı Pazar”ı bile söylediler. “Bis”ten hemen önce konserin vedasını “Daha güzel, daha aydınlık günlerde görüşmek üzere,” diyerek yaptı Gökhan. Bütün bunlar protokol sıralarının şerefiyesi en yüksek koltuklarından birinde oturan Acun Ilıcalı’nın gözü önünde cereyan etti. (Bazı fotoğrafların, karikatürlerin altına YORUMSUZ yazılır ya hani, paragrafların altına da yazılabilmeli bence. Mesela bu paragrafın.)


Özetle ya da (Hande Yener ve Mert Ekren’in güzel Türkçemize yakınlarda armağan ettiği kelime ile) “özeten”, müzikal açıdan doyurucu, damakta tat bırakan, diş kamaştıran, kulak dolduran güzel bir konserle Açık Hava 2017 sezon açılışını yaptı Athena. Oldu olacak “set-list”i de yazayım da tam olsun.

"                    “Davet” 
                      “Kafama Göre”
                      “Aşk Meşk Yok”
                      “Bu Adam Fezadan”
5                   “Geberiyorum”
6                   “Her Şey Güzel Olacak”
7                   “Yaşamak Var Ya”
8                   “Dilek Taşı”
9                   “Kime Ne”

          ARA

1                  “Yalan”
1                  “Ses Etme”
1                  “Beni Hor Görme Kardeşim” ve bağlı olarak “Ötme Bülbül”
1                  “Arsız Gönül”
1                  “Kara Toprak”
1                  “Bahçe Duvarını Aştım”
1                  “Çanakkale İçinde”
1                  “Kalem”
1                  “Serseri Mayın”
1                  “Öpücük”
2                  “Ben Böyleyim”

          BİS

2                  “Kanlı Pazar”
2                 “Arsız Gönül”

video

Bu arada son noktayı koymadan bir detayın üzerine gitmek istiyorum birkaç cümleyle. Athena ile başlayan ve Zubizi sponsorluğundaki bu konser serisinin etkinlik organizatörü Atlantis Yapım idi. Bu alanda epeyce deneyimli ve daha önce başka Açık Hava konserleri de yapmış bir firma Atlantis Yapım. Bu yüzden yönetici ve çalışanlarının bu konuları iyi biliyor olması lazım. Konserlerde protokol koltukları (her ne kadar bir kısmı biletli satılıyor olsa da) büyük yüzdeyle sahnedekilerin eşini dostunu, tanıdığını ya da bir şekilde konserle bağlantısı olanları (mesela benim gibi konser hakkında yazacak olanları) ağırlar ki o gece de öyleydi.


Haliyle bu insanlar konserden sonra sahnedekileri tebrik etmek, onlarla iki laflamak isteyebilirler (şahsen ben şayet çok kalabalıksa bu konuda hiç ısrarcı olmam, çıkar giderim.) Konser girişinde zaten güvenlik araması yapılıyor ve bugüne kadar hiçbir şarkıcı da konser kulisinde suikasta uğramadı bildiğim kadarıyla. Yani bu kadar korkacak, kulis girişlerine korumalar yığacak, demir parmaklıklar koyacak kadar tehlikeli bir durum yok ortada. Kulis kapısında “görevli kartı olmayanı almıyoruz” deyip görevli olmadığı çok belli ama meşhur olması hasebiyle tanıdık simaları içeri alıp diğerlerine kabalık yapmak oraya dikilmiş korumaların haddi değil. En kötü ihtimalle bilen birileri kapıda durur ve içeri girmek isteyenlerden kimin iyi niyetli kimin kötü niyetli (ne demekse o) olduğuna onlar karar verir; korumalar değil. Ya da gerçekten hiç kimseyi almazsınız ki bu da sanatçının ya da ekibinin tercihi olabilir, kimse de bir şey diyemez.

Bunları yazarken hicap duyuyorum ama demek ki yazmak gerekiyormuş demek.

HAZİRAN 2017

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Funda Arar Röportajı


“Gazino zamanlarına geri dönmek mümkün olsa, yine pop söyleyen bir şarkıcı mı olurdunuz, yoksa assolist mi?” diye soruyorum. “Tabii ki assolist,” diyor gülerek. “Hiç kendimi yormazdım. Nasıl olsa eğitimini de almışım, direkt Türk müziğini patlatır giderdim.”


Funda Arar’la geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan (Kıraç’la yaptığı düet mini albümü saymazsak) on birinci stüdyo albümü “Aşk Hikâyesi”ni konuşmak için bir araya geldik. 

Röportajın tamamını okumak için bu cümlenin üzerini tıklayabilirsiniz. 

1 Mayıs 2017 Pazartesi

İki Film Birden

"ACILARIN KADINI" DALİDA


Trajik bir hayat hikâyesi… Etkileyici sesi, çarpıcı fiziğiyle kendine baktıran, izleten, büyülü bir kadın… Dünya çapında bir şöhret, milyonlar satan plaklar, ihtişam, para, tutkulu ama hep fırtınalı aşklar, hayran bakışlar ve çılgınca alkışlar içinde yaşanan çaresiz bir yalnızlık, güçlü görüntüsünün ardında, zaafları ve yoksunluklarıyla hayata tutunmaya çabalayan ve bunu başaramayacağını anladığında hayatına kendi isteğiyle son veren bir kadın.


Kahire’nın fakir semtlerinden birinde yaşayan İtalyan göçmeni bir ailenin kızı olarak dünyaya gelir Dalida ya da gerçek adıyla Yolanda. Küçük yaşında taktığı gözlükleri nedeniyle arkadaşlarının dalga geçtiği Yolanda, genç kızlığa doğru yol aldığında kendine has arızalı güzelliğiyle önce bir güzellik yarışmasında birinci olur, sonra da sinemada boy gösterme fırsatını yakalar. Valizini toplayıp Paris’e uçtuğunda, gün gelip dünyanın görüp göreceği en görkemli yıldızlardan biri olacağını hayal etmiş midir bilinmez. Kader ağlarını örer ve Barclay firmasıyla imzaladığı sözleşmenin ardından 1956 yılında ilk 45’liği “Madona / Guitare Flamenco” piyasaya çıkar. Aynı yıl yayımlanan beşinci 45’liği “  Bambino / Aime-Moi” ile bir anda Fransa çapında şöhreti yakalar. Bir Napoliten halk şarkısı olan “Bambino”, Dalida’nın dilinde dönemin en popüler şarkılarından birine dönüşür.


Böyle başlar Dalida’nın romanları, film senaryolarını aratmayan hikâyesi. Olsa olsa filmlerde olur, romanlarda olur diyeceğiniz türden bir olay örgüsüyle devam eder sonra. 1987 yılında hayata veda eden Dalida’nın hayat hikâyesinin 30 yıl sonra karşımıza bir sinema filmi olarak çıkması boşuna değil. Öyle bir dramatik örgü var ki hikâyede, bir belgesel film yetersiz kalırmış anlatmakta ya da Dalida’yı yakından tanımak, anlamakta.


Dalida filmi Türkiye’de geçtiğimiz günlerde gösterime girdi. Film bir Fransız kadın yönetmen, Lisa Azuelos tarafından çekilmiş. Azuelos aynı zamanda filmin senaryosunu da yazmış. Senaryoyu yazarken Jaquess Pessis ve Dalida’nın erkek kardeşi Orlando’dan destek almış, ayrıca Catherine Rhoit’in Dalida hakkında yazdığı kitaptan da istifade etmiş. Filmde Dalida’yı ona epeyce benzeyen İtalyan manken ve oyuncu Sveva Alviti canlandırıyor.


Buraya kadar tamam. Eldeki malzeme müthiş. Hem dramatik, hem görsel, hem de işitsel yönden. Dalida’nın sadece müzik kariyerini anlatsanız bile etkileyici bir müzikal film çıkarmış. Çünkü Dalida 1956 yılından 1987 yılına kadar müzikte, müzikal anlayışta, gösteri dünyasında ve modada, giyim kuşamda yaşanan bütün değişimlere kendini adapte edebilmeyi bilmiş bir yıldız. Sesi ve görüntüsündeki kendine haslığı hiç değiştirmeden değişebilmiş ve zamana ayak uydurabilmiş ki bundan da tek başına bolca malzeme çıkarmak mümkün.


Ama bir de çok dramatik bir özel yaşamı var Dalida’nın. Hani “acıların kadını” dense yeri. Ne ki tam da bu noktada zorlanmaya başlamış film. Çok fazla şey anlatmaya çalışırken karakterlerin derinine inmeye fırsat bulamamış. Başta Dalida’nın hayatından geçen erkeklere hangi itkilerle ve nasıl âşık olduğu olmak üzere, ne onu keşfeden menajeriyle sevgili olduktan ve hatta evlendikten sonra aralarının neden bozulduğunu, ne menajeriyle evliyken âşık olduğu genç şarkıcı Luigi Tenco ile ilişkisinin boyutlarını, ne Luigi’nin neden intihar ettiğini filan anlayabiliyorsunuz tam olarak. 


Dalida annesi ölünce ağlıyor ama annesinin Dalida’nın hayatındaki yeri ve önemine dair neredeyse hiç vurgu yok. Seyirci için annesi bir yabancı sadece. Aynı şekilde babasıyla ilişkisi sorunlu belli ki, hatta erkeklerle ilişkilerindeki sorunun temelinde de bu var ama onun da detayları yok.

Bunlar ve bunlara benzer nice mesele var ki hep havada kalıyor ve siz filmden çıktıktan sonra Dalida’nın hayatına dair detaylı bir biyografi okuyarak eksikleri tamamlama ihtiyacı hissediyorsunuz.


Yine de her müzikseverin izlemesi gereken bir film Dalida. Çünkü çok başarılı imitasyonlarla bir dönemi yeniden canlandırıyor her şeyden önce. Bunu şahane şarkılar eşliğinde yapıyor üstelik. Sizi bir şeylerden haberdar ediyor, uyarıyor, dürtüyor bir yandan. O şarkıları dinlemek, o görüntülerin orijinallerini izlemek, o hayat hiâayelerini daha ayrıntılı öğrenmek hevesiyle çıkıyorsunuz filmden. 


Film Türkiye’de “Yere iner mi gökteki yıldızlar?” alt başlığıyla gösterime girdi. Sebebi belli: Filmde kullanılan şarkılardan biri de Dalida’nın Alain Delon’la birlikte seslendirdiği “Paroles Paroles” adlı şarkı. Bu şarkının Fikret Şeneş tarafından “Palavra Palavra” adıyla Fransızca versiyonundan etkilenerek son derece zekice yazılmış Türkçe sözlerinde geçen cümlelerden biridir bu. Aslına bakarsanız Dalida bir “cover” şarkıcısı, bir yorumcu ve yıllar boyunca hep daha önce başka dillerde söylenmiş şarkıları Fransızca sözlerle yeniden seslendirdi (Ajda Pekkan’le tek benzerlikleri bu değil.) “Paroles Paroles” de bunlardan biri. Şarkının orijinal İtalyanca versiyonunu ilk seslendirense Mina ve Alberto Lupo.

Bu şarkı cümlesinin filmin afişinde de kullanmış olmasına bir hoşluk olarak mı bakarsınız yoksa ticari bir akıllılık mı, orası size kalmış.

HÜZÜNLÜ VE DERİN MAVİ: "BLUE"


Belgesel yapmanın nasıl zor iş bir iş olduğunu ucundan kıyısından biliyorum. Tabii televizyon ve sinema çok başka disiplinler ve çok farklı tekniklerle çalışan iki mecra. Benim belgesel tecrübemse hep televizyon tarafında oldu. Bir de yazılar, araştırmalar işte biliyorsunuz. Ancak o kadar tecrübemle bile diyebilirim ki Türkiye şartlarında geçmişe dair bir şeyleri derleyip toplayıp okunur ya da izlenir hale getirmek epeyce uğraş istiyor.


Hangi birini anlatayım? Dönemsel olarak artan veya azalan ve ne çare ki belirli kütüphaneler ve sayılı arşivci haricinde arşivlenmemiş basılı yayın eksikliğini mi, olan kısıtlı basın yayın arşivindeki bilgilerin gerçekleri ne kadar doğru anlattığının teyit edilememesi çaresizliğini mi? Konuşmak, röportaj yapmak üzere görüştüğünüz kişilerin (araştırdığınız dönemin şahitlerinin) detayları hatırlamaması neyse de yanlış hatırlaması ya da bile bile farklı anlatmasının işi içinden çıkılmaz hale getirmesini mi yoksa bir amaca hizmet etmeye değil, yapılacak işten kar gütmeye niyet edenleri mi? Çok zor çok…


Bu zorlukları biraz bilen birisi zaten Türkiye’de çekilecek ve geçmişte kalmış bir dönemi anlatacak bir belgesel filmi çok da büyük beklentilerle izlemeye koyulmaz. Ben koyulmadım şahsen. Blue filminin galasına gittiğimde de beklentim düşüktü nitekim.


Filmin çalışmalarından bir süredir haberdardım. Film yapım ekibinin epeyce zorlu yollar aştığını da duyuyor, okuyordum. Filmi tamamlamak için gösterdikleri insanüstü çabayı ne kadar alkışlasak az. Kim bilir kaç benzeri proje yarı yolda kaldı böyle yıllardır. Belki de ilk kez birileri yolun sonuna kadar gitme cesaretini gösterdi. Güverte Film, yapımcı Suzan Güverte, yönetmen Sertan Ünver ve bütün ekip, yapıma çeşitli aşamalarda destek çıkan tüm sponsorlar sayesinde Blue filmi geçtiğimiz hafta sinemalarda gösterime girdi.


Blue, dünyaca çapında iki Türk müzisyeni, Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı ve onların çaldıkları Blue Blues Band ekseninde Türkiye’nin ’90 yıllardaki “rock” müziğini, ve bu müziğin (tabiri caizse) yeraltından yerüstüne çıkışını anlatıyor. Oldukça enteresan ve bence dünyanın herhangi bir ülkesinde, herhangi bir müzikseverin bile ilgisini çekebilecek bir hikâye bu. Bilmeyenler için epeyce şaşırtıcı, öğretici, bilenleri epeyce duygulandıracak, burunlarını sızlatacak detaylar içeriyor. Dahası hem Kerim Çaplı hem de Yavuz Çetin’in birbirine de benzeşen dramatik ve mutlu sonla bitmeyen hayat hikâyeleri müziksever olmasanız bile ilginizi çekecek, kalbinizi burkacak detaylarla dolu.


Tüm bunları bir film boyunca (bir metin ve bir anlatıcı olmaksızın ve dahi canlandırma yapmaksızın) anlatırken bunu elinizdeki çok az görsel malzeme ile yapabilmekse filmin en büyük başarısı. Evet, çokça röportaj var ve röportajlar için Amerika’ya dahi gidilmiş, epey uğraşılmış ama röportajlarda sarf edilmiş cümleleri bir kurgunun içine yerleştirirken dramatik yapıyı koruyabilmek çok ciddi bir mesele. Pekala çok dağınık, sıçramalarla dolu bir şey de çıkabilirdi ortaya. Ama öyle olmamış. Kimsenin başından sonuna anlatmadığı dört ayrı hikâyeyi, Yavuz Çetin’in, Kerim Çaplı’nın, Blue Blues Band’in ve ‘90’larda Türkiye’de “rock” müziğinin hikâyelerini çok akışkan ve zekice yapılmış bir kurguyla birbirinin içine geçmiş bir şekilde ayrı ayrı öğrenmiş olarak çıkıyorsunuz filmden. Röportajlardan seçilmiş her cümle, kullanılan her görsel, her müzik yerli yerinde bütünü tamamlıyor çünkü.


Bazen gülüyorsunuz, bazen gözleriniz buğulanıyor. Bazen hayıflanıyorsunuz, bazen mutlu oluyorsunuz. Yani bir belgesel film değil, bir kurgu film izlemiş kadar oluyorsunuz ki bence bir belgeseli izlettirecek en önemli unsur da bu. Hele ki kuru bilginin giderek gözden düştüğü bu zamanda.

Tabii ondan da önemli bir şey varsa, kullandığınız geçmişe dair her bilginin mutlak doğru olması, faraziyelere, yuvarlamalara, öyle hatırlamalara dayanmaması. Blue filmi bu açıdan da çok özenli, çok temiz bir iş. Bu noktada filmin danışmanlığını üstlenen Yekta Kopan’ı da tebrik etmek lazım.


Ne eksik ya da ne kusurlu? Bence filmin en büyük dezavantajı ismi. Türkiye’deki ortalama sinema seyircisini tavlayacak, filmde ne anlatıldığını bilmeyenlere de cazip gelecek, izlemeyi önerecek bir isim değil Blue. Sanatsal açıdan çok doğru, filmi çok iyi anlatan bu isim, gişe açısından bir risk olmuş bence. Ona keza afiş de öyle.


Kusur derseniz de böylesi işler hakkında hep bir vıdı vıdı etme bahanesi bulunur. Ama bence önümüze kırk yılda bir getirilebilmiş böylesi bir işe vıdı vıdı etme lüksümüz yok, olmamalı da. Ona harcayacağımız enerjiyi filmi daha çok insan izlesin diye harcamak yerinde olur.

MAYIS 2017

21 Nisan 2017 Cuma

"Mavi" Plaklar


Beş yılı aşkın bir süredir müzik ve eğlence sektöründe alternatif organizasyonlar düzenleyen, konser ve etkinlik sponsorluklarıyla zaten giderek daralmakta olan sektöre ciddi anlamda destek veren İstanbul Blue Night oluşumu, 2016 yılında Sony Müzik bünyesinde İstanbul Blue Night Records markasını hayata geçirdi. Bu marka müzik sektörüne daha önce denenmemiş bir yöntemle giriş yaptı ve hız kesmeden de devam ediyor.


İstanbul Blue Night Records etiketli ilk 45’lik, 2017 Ocak ayında satışa sunuldu. 2008 yılında çıkmış ilk albümlerinden bu yana Türkçe “rock” müzikte epeyce yol almış ve sıkı gruplardan biri olarak kabul görmüş Gece’nin “Tik Tak” isimli yeni şarkısı yer alıyor bu 45’liğin A yüzünde. Şarkı dijital platformlarda da satışa sunuldu ama “remix” versiyonunu sadece plak baskısının B yüzünde dinleyebilmek mümkün. Plağa özel böyle bir hoşluk söz konusu. Ama plağın tek hoşluğu bu da değil.


İstanbul Blue Night Records plakları 33’lük plak boyutunda ama 45 devir. Yani ‘80’lerde koyduğumuz adıyla “dev 45’lik” formatında. Plağı zarfından çıkardığınız zaman ise alışageldiğimiz gibi siyah değil,  firmanın adına uygun olarak mavi bir plak baskısıyla karşılaşıyoruz (ki renkli plaklar da Türkiye’de ‘80’lerde bir ara çok modaydı; gerçi onlar şeffaf ve renkliydi, bunlarsa som renkli.)


Tabii bu mavi rengin, mavi vurgusunun bir nedeni ve anlamı var. Onu bilen biliyor, o konuya hiç girmeyeceğim, yerin kulağı vardır maazallah.


Gece’nin dördüncü albümü “Kalbe Kördüğüm” henüz bir yılını doldurmamışken grup cephesinden yeni bir şarkının gelmiş olması fena mı oldu, hayır. Türkçe “rock” müzikte eli yüzü düzgün kaç tane genç grup var ne kadar sıklıkla üretim yapabiliyor ki erken de olsa çıkagelmiş yeni bir şarkıya itirazımız olsun? (Bu arada 2000 yılında kurulmuş Gece bende hâlâ “genç” grup, neden bilmem ama öyle.)     


Kaldı ki söz ve müziği Can Baydar’a ait “Tik Tak”, şahane Gece şarkıları arşivinizde kesinlikle sakil durmayacak bir başka şahane Gece şarkısı. Şarkının prodüktörlüğünü ve düzenlemesini de grup ve Ozan Tügen üstlenmiş. E.B. tarafından yapılmış “remix” versiyon ise elektronik ve enstrümantal.  


Bu arada benim gibi plağın B yüzünü dinlerken pikabınız yanlışlıkla 33 devirde kalır ve “remix” versiyonun enstrümantal olması nedeniyle devir farkını ha deyince hissetmezseniz, şarkının aslında yapılmamış bir üçüncü versiyonunu daha dinleyebilirsiniz. Hiç de fena olmuyor, deneyin bakın.


İstanbul Blue Night Records’un ikinci olarak piyasaya sürdüğü plak ise Nadas’ın “Kaçamak” adlı ilk 45’liği oldu.


Nadas da tıpkı Gece gibi Ankara kökenli bir grup. Fırat Ağacık, Arda Altunluoğlu, Oğuz Köymen ve Haluk Fırat’tan müteşekkil Nadas, 2014 yılında kurulmuş. Grup o zamandan bu zaman sahne performansları yaparken bir yandan da ilk albümünün hazırlıklarını tamamlamış. Albüm öncesi ise bu 45’likle dinleyiciye ulaşıyor.


Söz ve müziği Fırat Ağacık’a ait “Kaçamak”, 45’likte iki versiyonla yer alıyor. Plağın B yüzünde şarkının “akustik” versiyonu var. Şarkının (yersiz maço ve hatta bir parça kaba) sözlerini pek sevmemiş olsam da grubun sıkı müzik yaptığının ve önümüzdeki dönemde adından sıkça söz ettireceğinin habercisi olabilir “Kaçamak”. Hem iyi çalıyorlar, hem de solistin sesi ayırt edilebilir tınısıyla gruba averaj sağlayacak gibi gözüküyor. Bu arada şarkının akustik versiyonunu (özellikle de bu versiyondaki klavey tınısını) orijinalinden daha çok sevmiş olabilirim.


Tabii bir de henüz hiç albüm / tekli yayımlamamış bir grup olarak Nadas’ın İstanbul Blue Night Records ve Sony Müzik çatısı altında ve de plak formatında bir 45’likle işe başlaması da emsallerine nispetle kocaman bir averaj farkı yaratacak, hatta yarattı, orası kesin.


Gelelim İstanbul Blue Night Records etiketiyle çıkmış üçüncü plağa… Bu plak ise yeni albümlerini Ekim 2016’da yayımlamış Yok Öyle Kararlı Şeyler (ya da kısaca YÖKŞ)’den geldi.

Evet, grubun ikinci albümü piyasaya çıkalı henüz az bir zaman oldu ve bu plaktaki yeni şarkı “Acelesi Yok” o albümde yer almıyor. Aslında dünyada yıllardır geçerli olan mantıkla o albümden bir şarkı da 45’lik olarak servis edilebilirdi ama bu tercih edilmemiş. Buna da bir itirazımız yok haliyle, aldık kabul ettik.


Erdem Topsakal, Ayhan Akbaş, Ramazan Kırdım, Boğaç Soydemir ve Çağrı Özer’den kurulu Yok Öyle Kararlı Şeyler artık tamamen bir alay konusuna dönüşen şu farklı ve tuhaf isimli genç gruplardan biri olarak yola çıktığında takvimler 2014 yılını gösteriyordu. O günlerde giderek kalabalıklaşmaya başlayan Türkçe “indie” kulvarında kendine bir yer arayan grubun ilk albümüyle bunu kısmen başardığı söylenebilir. Farklı ve tuhaf isim “hater”larını bir kenara koyarsak, hiç de fena olmayan bu başlangıcın ikinci albüm “Beklenen”le yolunu bulmaya başladığı söylenebilir (albümün henüz yeterince dolaşımda kalmamış olmasına rağmen.)


“Acelesi Yok”, söz ve müziği Erdem Topsakal’a ait bir şarkı. Düzenleme ise grup tarafından yapılmış. Plağın B yüzünde ise aynı şarkının “akustik” versiyonu var. Grubu ve grubun müziğini seviyorsanız, bu şarkıyı sevmemeniz için bir neden yok.


İstanbul Blue Night Records etiketli bu üç 45’lik plakta yer alan üç şarkının birbirine bağlı üç kliple servis edilmesi ise yine daha önce benzeri yapılmamış bir hoşluk oldu. Her şeye rağmen yine müziğin bir araya getirdiği, getirebildiği gençler eğleniyor bu kliplerde. Subliminal bir mesaj var mı, var. Olsun da zaten. Bazı şeyler bazen parmağı göze sokmadan söylenmelidir zira.


Ayriyeten 15 Mart gecesi yukarıda bahsi geçen üç grubun da sahne aldığı bir tanıtım gecesi yapıldı İstanbul’da. Yani o klipler aslında gerçeğe de dönüştü, dönüşmedi değil.

Böyle her ay bir 45’lik şeklinde mi devam edecek onu bilmiyorum ama geçtiğimiz günlerde de İstanbul Blue Night Records etiketli dördüncü 45’lik plak piyasaya sürüldü. Şaşırtıcı bir grup vardı bu kez sırada: Son Feci Bisiklet. 


Neden şaşırtıcı? Zira Son Feci Bisiklet başından bu yana şarkılarını hep kendi namına satışa sunan, servis eden bir gruptu. Bilinen herhangi bir (ana akım ya da değil) etiket firmayla çalışmamış, bunu reddetmişti hep. Grubun tarihinde bu bir ilk. Dolayısıyla da grubun bir şarkısı ilk kez internetin ve dijital platformların ötesinde fiziki olarak müzik marketlerde satışa çıkıyor.


Tıpkı Yok Öyle Kararı şeyler gibi Son Feci Bisiklet de ismi nedeniyle yine “haters”lardan tarafından topa tutulmuş bir grup. “Ergen müziği yapan grup” tanımlamasının yakıştırıldığı bile vakidir hem grubun ismi hem de tuhaf isimli kimi şarkıları nedeniyle ama ilgisi yok. Bunu anlamak için “Gaffola” gibi, “Reklamlar” gibi, “Modern Zamanlar” gibi şarkılarını dinlemek yeter de artar bile.


İlk mini albümünü 2013 yılında internetten servis eden Son Feci Bisiklet 2016 yılında ise üç tekli yayımlamıştı. “Teslim Tesellüm”ün kapak tasarımı da bu üç teklinin kapak tasarımıyla bir şekilde ilişkilendirilmiş, yani bir zincirin yeni bir halkası izlenimi yaratıyor ilk bakışta. Ancak bu şarkının diğer üç şarkıya göre daha (şarkı sözleri anlamında) daha “light” ve ticari olduğu söylenebilir. Öyle mi denk geldi yoksa bu bir tercih mi orası belli değil. Şarkının söz ve müziği Arda Kemirgent’e, düzenlemesi ise gruba ait.


Plağın B yüzünde “Teslim Tesellüm”ün enstrümantal versiyonu var ki diğer plaklarda olduğu gibi bunda da bu versiyon sadece plağa özel (yalnız bu enstrümantal versiyonu 33 devirde dinlemeyin; ben dinledim, güzel olmuyor.) Bir de bu plak diğerlerinden farklı olarak bu kez ebru desenli mavi renkte. 


Bu belli ki incelikle planlanmış ve uygulamaya konulmuş güzel ve iç açıcı proje için Sony Müzik ve İstanbul Blue Night Records’ı tebrik etmek lazım. Bundan 10 yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz bir şeyi gerçeğe dönüştürdüler. Ben şahsen arşivimdeki ’80’li yıllarda basılmış 7-8 Türkçe “dev 45’lik”in yanına günün birinde yenilerinin ekleneceğini hayal edemezdim. Dahası bu plakların alternatif gruplara ait olabileceği aklımın ucundan geçmezdi. Kutluyorum ve kadehimi “mavi”ye kaldırıyorum!

NİSAN 2017