Bu Blogda Ara

30 Mayıs 2011 Pazartesi

"Sen Ağlama" Efsanesi

(1984'ten Bugüne)


Sezen Aksu'nun yeni albümünün piyasaya çıktığı bugünlerde, Türk popunun efsane albümlerinden "Sen Ağlama"yı illa ki şöyle bir masaya yatırmak lazım gelirdi. Ben de öyle yaptım. Altından neler çıktı, neler...


Türkiye'de popun seyrini, kaderini değiştiren albümdür "Sen Ağlama". Şarkı sözleri, besteleri, düzenlemeleri, Sezen Aksu'nun şarkı söyleme stili, plak kapağı... Hepsiyle yenidir, deneycidir, başkadır. Nitekim seksenli yıllarda Türkiye'de yerlerde sürünmekte olan pop müziği diriltir, doğrultur ve yepyeni, belki de bir daha hiç çıkmayacağı bir mecraya sokar. Bugün dahi yazılan çok şarkının "Sen Ağlama" albümünün ucundan kıyısından ekmeğini yemeye devam etmesi boşuna değildir.


Sezen Aksu, bir önceki albümü "Firuze"de Onno Tunç'la çalışmaya başlamış, ancak bu sadece bir kaç şarkılık bir ortaklık olmuştu. 1984 yılında yayımlanan "Sen Ağlama" ise başından sonuna tamamen bir Onno Tunç-Sezen Aksu ortak prodüksiyonuydu. 


Önce plak olarak almış olmalıyım bu albümü; öyle hatırlıyorum. Ama defalarca kez kasetini de satın aldım. Hem "walkman"imde dinlemek için, hem de arkadaşlarıma hediye etmek için. Plağı ise evde, Dual pikabımda kaç kez döndürdüm bilmiyorum.


Sözleri Aysel Gürel ve Sezen Aksu'ya, bestesi Onno Tunç'a ait olan "Sen Ağlama" albümün hem adı, hem de açılış şarkısıydı.


Albüm 1984 yılında yayımlanmış olmasına rağmen, etkisini 1985 yılında göstermeye başladı ve şarkılar birer birer dillere düştü. O yıl Ferdi Özbeğen, yeni albümü "Belki Bir Gün"de, "Sen Ağlama"yı yeniden seslendirdi.


Şarkının bir başka düzenlemesi, 2005 yılında Kargo tarafından yapıldı ve grubun "Yıldızların Altında "adlı albümünde yer aldı.


2007 yılında yapılan "Onno Tunç Şarkıları" adlı saygı albümünde ise şarkıyı Sertab Erener söylüyor, Tuluğ Tırpan ona eşlik ediyordu.


"Sen Ağlama" albümünün ikinci sıradaki şarkısı "Haydi Gel Benimle Ol", Aysel Gürel'in sözlerini yazdığı bir Onno Tunç bestesiydi.


Aynı şarkı, "Onno Tunç Şarkıları" albümünde Emre Altuğ tarafından seslendirildi.


Albümün üçüncü şarkısı, sözleri Sezen Aksu tarafından yazılmış bir Onno Tunç bestesi olan "Geri Dön"dü.


Şarkıyı Yavuz Bingöl, 2007 yılında yayımlanan "Yare" adlı albümünde yeniden seslendirdi.




"Geri Dön", Hüseyin Karadayı'nın 2009 yılında yayımlanan "Fresh" adlı albümünde Karadayı'nın düzenlemesi ve Betül Demir'in yorumuyla yer alıyordu.


Albümün dördüncü şarkısı "Yeter", sözleri Sezen Aksu'ya, bestesi ise Atilla Özdemiroğlu'na ait bir şarkıydı. Atilla Özdemiroğlu şarkılarının düzenlemelerini de genellikle kendisi yapardı; ancak "Yeter"in düzenlemesini Onno Tunç'a emanet etmişti.


"Yeter" 2008 yılı Haziran ayında Yonca Lodi tarafından yeniden seslendirildi ve dijital "single" olarak yayımlandı. 


Aynı şarkıyı Yonca Lodi'den bir ay sonra bu defa "Sahici" adlı albümünde Deniz Seki'nin yorumuyla dinledik.


"Sen Ağlama" 33'lüğünün A yüzünde yer alan beşinci ve son şarkı ise yine bir Sezen Aksu-Onno Tunç şarkısıydı; "Bu Gece".


Plağın B yüzünün ilk iki şarkısında besteci olarak Ali Kocatepe'nin imzası vardı ve her iki şarkı da Sabahattin Ali'nin birer şiirinden bestelenmişti. "Dağlar Dağlar" bunların ilkiydi.


Bestecisi Ali Kocatepe, şarkıyı 1989 yılında yayımlanan "Şarkılarda Sabahattin Ali" albümünde kendisi seslendirdi.

 
Şarkı 1996 yılında bu defa "Sevdalıyım / Hemşerim" adlı albümünde Mahsun Kırmızıgül'ün sesinden çıktı karşımıza.


"Sen Ağlama" albümünün yedinci şarkısı olan "Çocuklar Gibi", albümdeki diğer Sabahattin Ali şiiri ve Ali Kocatepe bestesiydi.


Şarkıyı 1989 yılında Ali ve Aysun Kocatepe birlikte seslendirdiler ve bu kayıt, o yıl yayımlanan "Şarkılarda Sabahattin Ali" adlı albümde yer aldı.


"Çocuklar Gibi", 2006 yılında yayımlanan ve Ali Kocatepe bestelerinden oluşan "41 Kere Maşallah" albümünde Sertab Erener yorumuyla yer aldı.


Şarkıyı 2011 yılında ise bu defa Lâl yeniden seslendirdi ve şarkının bu versiyonu Lâl'in "Benimle Uyu" adını verdiği albümünde kullanıldı.


Albümün sekizinci şarkısı "Tükeneceğiz", söz ve müziği Sezen Aksu imzası taşıyan bir şarkıydı.


"Tükeneceğiz", bu albümün en çok "cover" yapılan şarkısı oldu. 2005 yılında önce Korhan, "Yaz Beni" adını verdiği ilk albümünde bu şarkıyı kullandı.


Aynı yıl şarkıyı albümüne alan bir başka isim de Zara oldu. "Özlenenler" adlı albümde şarkı, Zara'nın sesinden dinleyici karşısına çıktı.


2007 yılında yayımladığı "Sözün Bittiği Yer" adlı albümünde Ahmet Koç, şarkıyı bu defa enstrümental olarak yorumladı.


2008 yılında piyasaya sürülen "Evet" adlı albümünde Ebru Gündeş "Tükeneceğiz"i kendi yorumuyla seslendiriyordu.


"Tükeneceğiz"in "rock" versiyonu ise 2010 yılında yapıldı ve Meyan grubunun kendi adını taşıyan ilk albümünde yer aldı.


"Sen Ağlama" albümünün dokuzuncu şarkısında yine Aysel Gürel ve Onno Tunç imzaları vardı ve şarkı "Bir Başka Aşk" adını taşıyordu.


Albümün kapanışında yer alan "1945", aslında 1984 yılı Eurovision Şarkı Yarışması için yapılmış bir şarkıydı. Sezen Aksu, bu şarkıyla Türkiye elemelerinde yarışmış; ancak dereceye girememişti. 


"1945", sözleri Aysel Gürel'e, bestesi Onno Tunç'a ait bir şarkıydı.


Şarkının Mor Ve Ötesi tarafından yeniden seslendirilmiş hali ise, 2007 tarihli "Onno Tunç Şarkıları" albümünde yer aldı.


Kim bilir daha hangi şarkıları, kaç kez yeniden söylenecek ya da hangi şarkıları hangi yeni şarkılara ilham verecek. Şurası şüphe götürmez ki; "Sen Ağlama" gerçek anlamda bir efsane albüm.

MAYIS 2011

27 Mayıs 2011 Cuma

Radyocunun Suçu Ne?



Bundan on yıl önce, Radyo ODTÜ’de “Ah! Mazi…” programına başladığımda iki ciddi kaygım vardı. Öncelikle çalacağım şarkıların kopyalanmasından endişe ediyordum. Bugün için anlamsız hatta komik gelebilir bu kaygı. Ama henüz internet üzerinde yasal dijital müzik satışı ve paylaşımının hayal bile edilemediği günlerdeydik. Piyasada bulunmayan albümlere, plaklarda kalmış şarkılara sahip olmak gelir getirebilir bir şeydi. Hatta www.birzamanlar.net sitesine özellikle düşük kaliteli kayıtlarla koyduğumuz eski şarkılar bile CD formatında satışa sunulmuştu, İstanbul’daki bilinen müzik mağazalarından birinde ve biz bu cin fikirliliğe gerçekten çok şaşırmıştık.

O günlerde eski şarkı meraklıları sadece sahaflardan plak toplama imkanına sahiptiler. Çünkü tek tük birkaç çabanın dışında, plaklardan CD üzerine aktarılmış şarkıların sayısı taş çatlasın 100’ü geçmezdi. Bundandır ki, radyoda çalacağım bulunmaz Hint kumaşı şarkıların kopyalanıp çoğaltılarak yasal olmayan şekillerde satışa sunulması veya paylaşılmasına bilmeden alet olmak istemiyordum.


Bir başka kaygım ise radyoya ve dinleyicisine uyum sorunuydu. Tamamen yabancı müzik çalınan (üstelik “main-stream” bile değil; alternatif ve “rock”  şarkılar çalınan) bir radyoda tek Türkçe şarkı içerikli program olarak yayına başlayacaktı “Ah! Mazi…” Radyonun dinleyici profili AB grubu tabir edilen kategorideydi ve bu grubun dinleme ve izleme alışkanlıklarında ne kadar seçici, elitist ve hatta bir anlamda muhafazakar olduğu da bilinmeyen bir gerçek değildi. Kaldı ki programın iddiası da “en pespayesinden en kalitelisine” popüler kültür tarihinde ne var ne yoksa ortaya dökmekti. Yani sadece mis kokan kaliteli şarkılar çalmak, entelektüel söylemli bir müzik tarihçesi yapmak gibi niyetlerle çıkmamıştım yola.


Her iki kaygıyı da bertaraf edecek basit bir çözüm bulmam zor olmadı. Bin yıllık bir radyoculuk tekniğiydi aslında, ben bulmamış, sadece ne işe yaradığını keşfetmiştim aslına bakarsanız. Çok basitti; her şarkının ara nağmesine söz bittikten sonra veya başlamadan önce “Ah! Mazi…” spotu koyacaktım. Her şarkının içinden “Ah! Mazi…” diyen bir kadın geçecekti ve böylece bir taşla iki kuş vuracaktım. Bir yandan şarkıları korsanlar için işe yaramaz hale getirirken, bir yandan da dinleyicilerde tanıdıklık duygusu uyandıracak, devamlılık sağlayacak, yabancı müzik çalan bir radyoda neden bu şarkıların çalındığının açıklamasını yapacaktım. Sadece üç saniye süren iki kelimelik bir spot bu kadar çok işe yarayabilir miydi? İnanır mısınız, yaradı!

Şükürler olsun “Ah! Mazi…”nin adı 10 senedir herhangi bir korsanlık vakasına karışmadı. Bugün artık bu hassasiyete gerek de kalmadı aslına bakarsanız. Zamanında sahaflardan arayıp bulduğumuz, kimi zaman büyük paralar dökerek aldığımız nice plak/şarkı bugün CD formatında piyasada bulunabiliyor. Ya da elinde olan birileri paylaşıma sunduğunda yaygın ağların büyük kısmında bu paylaşımın, (yasal anlaşmalar yapıldığı için) eser sahiplerine geri dönüşü, getirisi var. Yani artık her şarkıya spot basılmasa da olur. Ama ben hala “Ah! Mazi…” spotunu aynı dozda kullanmaya devam ediyorum. Zira asıl büyük kazancım başka.  


Şöyle bir düşünün… Radyosunda her zaman yabancı müzik duymaya alışmış bir dinleyici, bir Pazar öğleden sonra düğmeye dokunduğunda birden dünyanın an acayip şarkılarından biriyle karşılaşıyor, üstelik de Türkçe! Önce şaşırıyor, yanlış frekansta mıyım diye kontrol ediyor, derken şarkının ara nağmesinde bir ses “Ah! Mazi…” deyip kaçıyor. O zaman dinleyici anlıyor ki bu bir programın bir parçası, özel bir yayın. Yayın sürdükçe ve “Ah! Mazi…” spotu duyuldukça, programın devam ettiğinin farkında oluyor dinleyici. Ve günün birinde bir kez daha karşılaştığında, aynı spotu duyar duymaz hemen hatırlıyor. Bir oluyor, iki oluyor ve dinleyici artık Pazar günleri o saatte radyosunda hep o programın olduğunu ezber ediyor. Yani devamlılık da böylece kendiliğinden sağlanmış oluyor.

Zira radyo programları televizyon programları gibi dinleyicinin gününü saatini kollayıp radyo başına geçtiği işler değildir büyük çoğunlukla. Radyo programları tesadüfen dinlenir ve radyo dinleyicisi kolay kolay bir programın müdavimine dönüşmez.

Ne eski ne güncel, Türkçe müzikten tamamen habersiz nice ODTÜ’lünün ve Radyo ODTÜ dinleyicisinin ve dahi Ankara’da hatırı sayılır çapta bir dinleyici kitlesinin “Ah! Mazi…” müdavimi olması; müdavimi değilse bile programdan haberdar olması, bir şekilde bilmesinde o üç saniyelik spotun payı tahmin edebileceğinizden çok daha büyüktür.

Tabi tanıdıklık duygusunun uyandırılması ve devamlılığın sağlanmasında spotun yanı sıra başka yan etkenler de vardı. Mesela programcıya değil; programa oynamak.


Dinleyenlerin büyük kısmı hala benim soyadımı bilmez. Yıllardır yaptığımız partilerin tanıtım afişlerinde hiçbir zaman Dj’in (yani benim) adı yer almadı; çünkü onlar  “Ah! Mazi…” partisiydi. O partilerde büyük büyük kalabalıklara hep bir ağızdan “Ah! Mazi…” dedirtmelerimizin kayıtları hala bende duruyor. Bugün de “Ah! Mazi…”nin Facebook’ta hayran sayfası filan değil, düpedüz profili var.

“Ah! Mazi…”yi yaratıcılarından bağımsız, kendi başına ayakta duran bir isim kılabilmek için epeyce çok taktiği bir arada kullanırken, elbette bunu bilinçli yapmıyorduk. Bildiğim bir tek şey vardı; ben televizyon ya da radyoda bende tanıdıklık duygusu bırakan, devamlılığı ve tutarlılığı olan işleri seviyordum. O halde ben de böyle bir duygu yaratmalıydım.


Bugün adına “kurumsal kimlik” denilen ve elbette ki normalde bir dolu bilimsel veriyle yola çıkılıp aynı oranda bilimsel teknikle kotarılan, benimse tamamen el yordamıyla keşfettiğim  bu çalışma sayesindedir ki bugün “Ah! Mazi…”nin kemikleşmiş bir dinleyici kitlesi var. İnternette araştırdığınızda bir çok farklı sosyal paylaşım sitesinde eskiye dair bir şeyler paylaşanların fotoğraf albümlerine “Ah! Mazi…” adını verdiğini görebilirsiniz. Bazen eski günlerden konuşulurken de bir nida olarak kullanıldığına/yazıldığına şahit oluyorum.

Bu arada programın adına ilham olan aynı adlı Aysel Gürel şarkısının bahsi geçen kurumsal kimliğe büyücek katkı payını es geçersem de çok ayıp etmiş olurum. “Ah! Mazi…” demeyi bizden öğrenenlere ben de “Aslında biz de Aysel Gürel’den öğrendik” diyorum ve hep diyeceğim.


Sözün özü; dinleyicide yaratacağınız tanıdıklık duygusu ve devamlılık bir radyo programcısı için hayati önem taşır. İlla bu kadar abartmaya da gerek yok. Her gün tekrarladığınız bir cümle, bir söz (ama herkesten farklı, size özgü; yoksa “şimdi kısa bir mola”, “yeni saate giriyoruz”, “sıradaki çalışmamız” gibi klişeler üstü cümlecikler değil),size ait bir bakış açısı, belki de bir temenni… Sizi ya da programınızı hafızalara kazıyacak, dinleyende farkındalık yaratacak ne olursa…

Belki Fatmagül’le, Hürrem’le, Cemile’yle rekabet etmeniz biraz zor. Onlar kadar hafızada kalmak için tecavüze uğramak, “ex” eşinizden şiddet görmek, doğum sancısı çığlıkları atmak ya da kırık Türkçe’yle konuşmak gerekebilir ki bunların hiç biri bir radyocuya yakışmaz. Siz yine kendinizle yarışın. Bir de özlü söz ekleyeyim yazının sonuna ki ana fikrimiz olsun… “En tanıdık, en zor unutulandır”. (Böyle bir söz yok, şimdi uydurdum ama güzel oldu!)

MAYIS 2011

"Single"ım Çıkacak!



Eskiden TRT sunucuları radyo stüdyolarındaki pikapların döner tablalarından “plato” diye söz etmeye bayılırlardı; “Platomuzda plağımız dönmeye başladı bile sevgili dinleyenlerimiz...” Platolarda dönerken dakikada 45 tur atan plaklar ise 45’lik diye adlandırılıyordu. “Plato” kelimesi pek sevilmedi ama, 45’lik tabiri halk arasında da kabul gördü ve dile yerleşti. 


Satın aldığım son 45’lik, 1983 yılında yayınlanan Mavi Yolcular – “Heyamola” 45’liği oldu. Zaten bir yıla kalmadan da memlekette 45’likler basılmaz olmuştu, ondan sonra istesem de alamayacaktım. Çünkü 45’lik plaklar artık satılmıyordu. Çünkü ülkede henüz adına sektör denemeyen, bir türlü kurumsallaşamamış müzik piyasasından çok daha hızla büyüyen ve yayılan korsan piyasası, müzik üretenleri nefes alamaz hale getirmişti. Bu da yetmezmiş gibi, korsana rağmen orijinal plak almayı seçenleri de, çok yakında patlayacak kaset furyası yoldan çıkaracak ve plaklar büsbütün gözden düşecekti.


45’lik tabirini ilk kim bulmuş bilmiyoruz ama, bugün artık zamanında plak formatında yayınlanmış şarkıların, o şarkıları söyleyen şarkıcıların ve hatta bütün o döneme özlem duymanın ortak adı gibi kullanılıyor 45’lik kelimesi. Ve bunca ağızda sakız olmuş, tadı kaçırılmış olmasına rağmen kulakta hala güzel tınlıyor.


45’liklerin vedası, sadece bu tabirin nostaljik bir iç çekişe dönüşmesine yol açmadı; aynı zamanda müzik piyasasının gidişatını da ciddi anlamda değiştirdi. Çünkü 45’lik formatı bir şekilde müzik piyasasının işleyişinin de formatıydı.

45’lik günlerinde yeni şarkı bulunca hemen plak yapılır, böylece popüler şarkıcılar sürekli kendini tazeler, arayı açmaz, gündemden düşmezlerdi. Üstelik her plak tek başına satış şansını yakalayacağı için, 45’likteki iki şarkının en az biri mutlaka hit potansiyeli taşırdı.


Yeni şarkıcıların lanse edilmesi için de birebirdi 45’likler. Firmalar yeni isimleri birer 45’likle dener, tutarsa devam eder, tutmazsa da en az masrafla zarardan dönmüş olurlardı.

Dinleyiciler deseniz, onlar için de şenlik, bayramdı 45’likler. Sevdiğiniz bir ya da iki şarkı için albüm almak zorunda değildiniz öncelikle. Sonra sevdiğiniz bir şarkıcının yeni şarkılarını dinlemek için albüm çıkarmasını beklemek zorunda da değildiniz. Bazen bir şarkı çok popüler olur, sonra herkes onu okur, aynı şarkının farklı seslerden onlarca 45’liği ardı ardına piyasaya çıkardı. Bu “seç, beğen, al, dinle” durumunun tadına doyulmazdı.

Bir bolluk ve bereket dönemiydi 45’lik günleri. Nitekim o günleri yaşayanlar bilir, neredeyse her mahallede plak satan dükkanlar vardı. Eve ekmek alır gibi, 45’lik plak satın alınırdı. Alan da memnundu, satan da.


Sonra ne olduysa oldu ve plak devri, 45’liklerin basılmamaya başlamasıyla birlikte çöküş sürecine girdi. Nitekim 1990 yılı geldiğinde artık plaklar tamamen tedavülden kalkmış, şarkıcılar yeni albümlerinin haberini verirken “Yakında kasetim çıkacak,” demeye başlamışlardı.

45’lik tabiri tamamen plak kültürüne ait bir tabirdi; zira 45 rakamı platonun devir hızından (RPM: Revolutions Per Minute) geliyordu. Bu yüzden de bu formatın kasete, daha sonra da CD’lere evrilmiş haline birileri yine 45’lik demeye devam ettiyse de, bu çaba pek tutmadı.


Dünya müzik sektörünün tartışmasız hakimi olan İngilizcede bu maksatla kullanılan tabir “single” (tek) idi ve format ne olursa olsun bir ya da iki şarkıdan (belki birkaç da ilave “remix”ten) ibaret bütün müzik ürünleri böyle adlandırılıyordu. Şarkı sayısı dörde çıkarsa da, olsun olsun “maxi-single” deniyordu.

 

33’lük plak ebadında olduğu halde 45 devirde çalınan ve daha fazla çalma süresi sağladığı için özellikle “remix” versiyonlar için elverişli olan, yanı sıra 45’liklerden daha yüksek ses kalitesi sunan 12 “inch” plaklar ise Türkiye’de ancak 1980 sonrası, (“dev 45’lik” adıyla) denendi; ancak  45’lik satışları neredeyse durduğu için, pek de rağbet görmedi.


Memlekette CD devrinin başladığı seksen sonu doksan başlarında, piyasanın asıl hakimi kasetlerdi. Türkiye’de henüz CD basan fabrika olmadığı için, bir albüm önce kaset olarak piyasaya sürülür, CD yurt dışında basılıp geldikten sonra, bir haç hafta gecikmeli olarak satışa çıkardı. Zaten CD çalarlar  henüz evlere, arabalara da girmemişti; bilgisayarlar ona keza. Dolayısıyla, hem pahalı hem de alışılmadık bir teknolojiydi kompakt disk teknolojisi. Hal böyle olunca, meydan kasetlere kalmıştı. O günlerin (bugünlerde bir efsane gibi anlatılan) milyonları geçen albüm satışları, hep kaset formatı üzerinden gerçekleşiyordu.


Doksanlarda piyasaya çıkmış ilk “single”ın Neco’nun 1991 tarihinde yayınlanan 4 şarkılık “Hafif Hafif” adlı kaseti olduğunu söyleyebiliriz. Tabi 4 şarkı ve bir de “remix” bulunduğu için “maxi-single” demek de mümkün bu kasete.


Sonrasında T-Ekspres (Erol Temizel) “Dom Dom” ve Yonca Evcimik “8:15 Vapuru” gelmiş olmalı, yanılmıyorsam. Daha sonra piyasaya çıkan Birkaç İyi Adam ve Çıtır Kızlar “single”ları, Emel’in “Hovarda”sı, Bendeniz ve Harun Kolçak’ın “Biz” adı verilmiş “single”ları da ilk aklıma gelenler. Tam da kaset ve CD arasında kalmış bu dönemde, bazı “single”lar, mesela “8:15 Vapuru”, Rafet El Roman’ın “Amerika”sı, Sezen Aksu’nun “Erkekler”i de sadece kaset olarak yayınlanmıştı.


İster kaset olsun, ister CD, “single”larda yaşanan en büyük sorun, bu albümleri satanların da alanların da 45’lik günleri hatırlamıyor ya da büsbütün bilmiyor olmalarıydı galiba. Çünkü yapımcı firmalar ne yapsa, “single”ların albüm fiyatından daha ucuza satılmaları konusunda etkili olamıyorlardı. Henüz müzik-market zincirleri yoktu ve mahalle aralarındaki “kasetçi”lerde iki şarkılık bir “single” da, on şarkılık bir albüm de aynı fiyattan satılıyordu. Bunu gören tüketici, “single” almayı kazıklanmak gibi görüyor, yanaşmıyordu. (Zaman zaman bu tavrı ben bile göstermişimdir.)


Mahalle kasetçilerinin kapanıp, albüm satışlarının neredeyse tek bir müzik-market zincirinin hakimiyetine kaldığı iki binli yılların ikinci yarısından sonra da değişen pek bir şey olmadı. “Single”lar raflarda albüm fiyatına yer buldukça satılmadı, bu yüzden de bu format bir türlü yaygınlaşmadı.


İki binlerin başında henüz internetteki yasal olmayan indirme siteleri yaygın değildi ama tezgah altında üretilmiş uyduruk mp3 CD’leri her köşe başında satılıyor, milyonluk kaset satışları artık yüz binlerde geziyor, gün geçtikçe de azalıyordu.

O günlerde yapımcıların bulduğu pansuman tedbir ise CD fiyatlarını aşağı çekmek olacaktı. Bunu ilk yapan Elenor Plak oldu ve Seyyal Taner’in yıllar sonra yayınladığı ilk albüm olan “Seyyalname”, 5.000.000 TL etiketiyle piyasaya sürüldü (O günlerde CD’ler 10.000.000 TL’den satılıyordu). Elenor Plak’ın arkasından diğerleri geldi ve uzun bir süre CD’ler hep böyle yarı fiyatına satıldı.


Bu dampingin çok işe yaradığı ve neredeyse kasetlerle aynı fiyata gelen CD’lerin bu sayede epeyce yaygınlaştığı, hatta hemen her eve girmeye başladığı bir gerçek. Ancak bu tedbirin bile eski satış rakamlarını geri getirmeyeceği bir süre sonra anlaşıldı. Her şeye rağmen satışlar hızla düşmeye devam ediyordu. Çünkü önce Napster, ardından Kazaa, LimeWire derken, bilgisayar kullanıcılarının köşe başı korsanlarına da ihtiyacı kalmamıştı artık. İnternetten müzik indirme olgusu, geri dönülmez bir biçimde hayatımıza girmiş ve hatta müziği sadece bilgisayarından dinleyen yeni bir nesil yetişmeye başlamıştı.


“Single” formatı işte tam da bu ahval ve şeraitte, yeniden (ve de mecburen) gündeme gelmeye başladı. Bir kere artık yapımcılar albüm masrafları için para yatırmaz hale gelmişti. Eğer piyasada anlı şanlı bir isim değilseniz ya da sırtınızı dayadığınız bir “sponsor” yoksa, albümünüzü kendiniz finanse etmek zorundaydınız. Bir albümdeki her bir şarkı bir maliyet demekti. Kaldı ki bu şartlar altında zaten 10 şarkılık bir albümün her bir şarkısını dinleyiciye ulaştırmak da kolay değildi. Klip çekseniz ayrı para, klibi müzik kanallarında yayınlatsanız ayrı para, şarkıyı radyoda çaldırmak isteseniz ayrı “rüşvet”. Zordu yani.


Nitekim 2009 yılında piyasaya çıkan Soner Sarıkabadayı imzalı “Buz”un 1 TL’den satışa çıkıp, umulanın üzerinde ilgi görmesi de itici güç oldu ve herkes “single” formatına can simidi gibi sarıldı. Son iki yıldır ortalık “single”dan geçilmiyor. Bu konuda istikrarlı bir tutum izleyen DMC’nin özellikle Sertab Erener, Ziynet Sali, Mustafa Ceceli gibi popüler isimleri “single”larla gündemde tutma politikası gayet başarılı oldu. Mekanik satışları pek iyi olmasa da, en azından dijital satışlarda hareketlenme sağlayan bu format kısa sürede çok yaygınlaştı. Ama…

Evet “ama”sı var. Üstelik bir değil, birden fazla! Öncelikle “single” fiyatlarındaki karmaşa. Bu konuda ne yazık ki bir standart sağlanamadı. Amiyane tabiriyle “tutturabildiğine” fiyat etiketi basılıyor adeta. Örnek mi? Buyurunuz bu yazının kaleme tarih itibariyle Esen Müzik’in internet sitesinden bazı “single” bilgileri:


_Nilüfer – “Sen Beni Tanımamışsın” (Tek şarkı, 6 farklı versiyon, DMC) 6,51 TL.
_ Petek Dinçöz – “İşte Böyle Morarırsın” (İki şarkı, DMC) 5,90 TL.
_Özgün – “Yeni” (İki şarkı ve üç versiyon, Avrupa Müzik) 3,51 TL.
_Kayahan – “365 Gün” (Tek şarkı, iki farklı versiyon, K Majör) 3,92 TL.
_Eren Sandal – “Rüzgar” (Tek şarkı, DMC) 3,37 TL.
_Kenan Doğulu – “Gençlik Marşı” (Tek şarkı, Doğu Müzik) 6,50 TL.



Örnekler çoğaltılabilir. Üzerine başka bir şey söylemeye de gerek yok sanırım.

“Single” formatının bugünkü kullanım şeklinin, eskinin 45’lik formatıyla pek ilgisi olmadığı da ortada. Bir çok şarkıcı için bir “single” yapıp, bütün bir yılı bir, bilemediniz iki şarkıyla geçirme kolaycılığının kapısı açıldı. Öyle ki on yıl aradan sonra bile, sadece iki şarkıyla geri dönen şarkıcılarımız var.

Evet yukarıda da bir kısmını saydığım nedenlerden dolayı albüm yapmak her babayiğidin harcı değil artık. Ama bu kadar uzun aralıklarla görünüp kaybolmanın, ağza bir parmak bal çalıp arkasını getirmemenin de faydadan çok zarar getireceği açık. Örnek vermeye bilmem gerek var mı?


Bir de şu “single” denilen merete bir türlü Türkçe isim bulamama sorunumuz var. Türk Dil Kurumunun önerisi olan “tekli”, en az CD’nin alternatifi olarak bulunan “teker” kadar yapay durmasına karşın, şu ana dek bulunan en makul karşılık gibi görünüyor. Ne ki tıpkı “single” gibi “tekli” kelimesi de aslında bahis konusu ürünün içeriği konusunda doğru bilgi vermiyor. Bazıları “mini-albüm” diyor ama onun da ne kadar Türkçe olduğu tartışılır.

Ben kendi adıma tıpkı “cover” gibi, “single” yerine de yaratıcı ve kolay benimsenir bir karşılık bulana dek bu kelimeleri tırnak içinde kullanmaya devam edeceğim. Hem böylesi daha “havalı” oluyor. Biliyorsunuz bugünlerde moda bu, bütün şarkıcıların ağzında bir “single” yapıyoruz, “single”a girdik, “single”ım çıkacak lafıdır gidiyor. Şimdi bunun yerine “Yakında teklim çıkacak” deseler, nasıl olacak ya da kim, ne anlayacak,düşünsenize bir.


Şarkı yapmanın, şarkı kaydetmenin ve dinleyiciye sunmanın “iyilik yap, denize at” noktasına geldiği bugünlerde “single” formatı daha çok yaygınlaşıp bizi yetmişlerin bereketli günlerine geri götürür mü, yoksa bunlar hasta bir adamın son can çekişmeleri midir, bunu ancak bir zaman sonra göreceğiz. Kim bilir belki de yeni bir ad bile bulmamıza gerek kalmadan “single”lar da geçip gidecek hayatımızdan. Bildiğim tek bir şey var; formatı ne olursa olsun, şarkılar hep kalacak. Şarkı yazanlar, söyleyenler ve dinleyenler de öyle.

MART 2011