Bu Blogda Ara

26 Kasım 2011 Cumartesi

Nasıl TV Programı Yaptık?



2004-2005 yıllarında yaptığımız televizyon programının melodramik hikayesi... "Nasıl TV Programı Yaptık?" Birinci bölüm yayında!


Yazıya sol taraftaki "Yazdım Gitti" bölümünün altında yer alan "Hayranım Sana" linkini tıklayarak ulaşabilirsiniz.


18 Kasım 2011 Cuma

"İki Hayat" Bir Nükhet


Popüler müzik kategorisinde memleketin gelmiş geçmiş en iyi şarkıcılarından biri Nükhet Duru’dur. Sadece bir şarkıcı değil, bir şarkı anlatıcısı, eşsiz bir yorumcu, göz kamaştırıcı bir sahne yıldızıdır. Ne çare ki sahnede o parmak ısırtan performansını albümlerine yansıtmakta, albümleri için yorumculuğunun hakkını verecek şarkılar arayıp bulmakta hep biraz telaşlı, biraz aceleci davranmış, kimi kez hata yapmıştır.

Yetmişlerden bu yana popüler müzikte adı büyükler arasında sayılır; hiç bir zaman köşesine çekilmemiş, özel hayatını işine tercih etmemiş, zamanın gerisine düşmemiş, sahne enerjisinden, vokal performansından bir nebze kaybetmemiştir evet ama müzikal anlamda çok şey denemesine, her dala konmasına rağmen ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranabilmiştir.


Çünkü Nükhet Duru aynı yoncanın yapraklarından biri olmasına karşın, ne Ajda, ne Sezen ne de Nilüfer’le aynı kefeye konulabilir. O, stili ve müziği modaya, devre, döneme, iklime, coğrafyaya ve bilumum dış etkene göre değişmemesi gereken şarkıcılardandır. Daha kariyerinin en başında söylediği şarkılarla, duruşuyla, görüntüsüyle bir klasik olmuştur.

Devirsiz, dönemsiz, yaşsız, zamansızdır ya hani klasikler… Nükhet Duru öyledir. Hem insan hali, hem şarkıcılığıyla. Dolayısıyla şarkıları da öyle olmalıdır/olmalıydı. Bütün o arayışlar aslında boşunaydı. Nitekim bencileyin kör kütük hayranları, ne saçını kömür karasından başka renge boyatmasını, ne topuzunu açmasını, ne taytlar, tunikler giyip “Aman Tanrım bidi bidi bidi bidi” diye diye doksanlar gençliğine ayak uydurmasını, ne televizyonda rokfor soslu bonfile pişirip üreme sağlığı sohbeti yapmasını sindirebildik içimize. Hepsini yakıştırıyordu Allah için, sorun o değildi. Sorun onun kendini güncel, olağan ve bunların doğal sonucu olarak da sıradan kılma çabasıydı. Yakışmayan buydu.


2011 yılında hem şahane iki şarkının yer aldığı “single”ı, hem Plaza Otel çalışması, hem de artık sadece şarkı söylediği televizyon programı ve elbette saçlarını tekrar siyah yapmasıyla tutkulu hayranlarının yüreğine serin sular serpen Nükhet Duru, yılın sonlarına yaklaştığımız şu günlerde bütün bu iyiye gidişi taçlandıran yeni bir haberle ortaya çıktı.

2012’de yayımlanacak yeni albümü için Selim Atakan’la çalışıyordu. Bir çok şarkı hazırdı bile. Hatta bir tanesini bayram münasebetiyle katıldığı televizyon programında Atakan’ın piyanosu eşliğinde canlı canlı seslendirerek müjdenin “spoiler”ını da vermişti.


Selim Atakan ismini bilenler iyi bilir zaten ama bilmeyenlere şu kadarcık hatırlatma yeter sanırım; Yeni Türkü’nün kurucularından ve uzun yıllar boyunca Yeni Türkü müziğinin iki can damarından biri. Selda Bağcan, Esin Afşar, Alpay gibi çok önemli isimlerle çalışmış, sayısız sinema filmini ve tiyatro oyununu müziklemiş, “Destina”, “Çember”, “Hançer”, “Mamak Türküsü” gibi bir kuşağın hayatında derin izler bırakmış şarkılar bestelemiş, çok kıymetli, çok özel bir müzisyen.

Nükhet Duru, 1989 yılında yayımlanan ve kariyerinin yüz akı albümlerinden biri olan “Benim Yolum”da yine Selim Atakan’la çalışmış ama sadece kaset formatında basılan ve bir geçiş dönemine denk gelen o şahane albüm ne yazık ki kıymeti bilinmeyenlerden olmuştu.


Yine bir Selim Atakan bestesi olan “Dağınık Yatak” ve Yeni Türkü’den sonra bu defa Nükhet Duru’nun sesinde şahlanan “Destina”, o albümün unutulmazlarındandır. Dolayısıyla tecrübe edilmiştir. Nükhet Duru ve Selim Atakan işbirliği ballı kaymak sonuç vermektedir/vermiştir. Bir kez daha vermemesi için hiçbir sebep yoktur.

Nükhet Duru benim için “Hem sever, hem döver,” der. Bunca yıldır müzik yazarım. Kimse için bu kadar uzun uzadıya kalem oynatmışlığım yoktur. Takdir edersiniz ki, kasapla sevdiği etin hikâyesidir aslında vuku bulan.


Bu kez dövdüm mü bilmiyorum ama çok sevdim, orası kesin. Hem dinlediğim şarkıyı, hem de şarkının peşinden sürüklediği yeni projeyi, ortaklığı. Bir de siz dinleyin bakın. Ama dinlerken bugünün lisanına, bugünün melodik ve ritmik algısına, güncelin, modanın kaide ve kurallarına sırtınızı dönün. Kendinizi şiirin ve müziğin zamansızlığına, sınırsızlığına, uçsuz bucaklığına teslim edin. Piyanonun başındaki kadının ağzından çıkan her kelimeyi yaşayan gözlerine, mimiklerine, sesinin titreşimlerine kapılın. Nükhet Duru ancak öyle dinlenir zira.


KASIM 2011

15 Kasım 2011 Salı

İzlediklerim 4

CAN BONOMO – “MECZUP”


Her ne kadar durup durup bir takım kötücül genellemeler yapılıyor, ortalık “Aman da memlekette müzik bitti, ah artık doğru düzgün bir şey üretilmiyor, üretilenlerin hepsi de birbirine benziyor” türevi papağan yakınmalarından geçilmiyorsa da Türkiye’de popüler müzik tarihinin 2011 sayfasına yazılacak çok sayıda parlak iş var.

Evet belki albümler satılmıyor, firmalar ve şarkıcılar dijitalden kuruş kuruş dönen teliflerle, konserlerle ya da olmadı ek işlerle ayakta kalmaya çalışıyor ama üreten üretmeye de devam ediyor. Ve bizim bu kerameti kendinden menkul genellemeler arasında onları da harcamaya, bir kalemde silmeye hiç mi hiç hakkımız yok.


Böylesi toptancı yorumların, o hep alay konusu ettiğimiz “Nerede o eski bayramlar?” yakınmasından pek de bir farkı yok aslında. Elbette her  bayram kendi zamanında güzel ve üretim açısından bakıldığında, bu yıl gayet de bayram seyran bir müzik takviminden geçtik.

İşte Can Bonomo. Bonomo’nun bu yılın Ocak ayında piyasaya çıkan ilk albümü “Meczup” belki çıkar çıkmaz kıyametler koparmadı ama yavaş yavaş kendini hissettirdi ve türün meraklıları tarafından baş tacı edildi.


İzmir kökenli bir müzisyen Can Bonomo. 17 yaşındayken İstanbul’a gelmeye karar vermiş ve üniversitede sinema-televizyon okumuş. Önce radyoculuk yapmış, sonra televizyon sektörüne de bulaşmış. Çok sayıda reklam filminde oynamış. Müzik yapım şirketi We Play’in bünyesinde, yapımcı ve müzisyen Can Saban’la birlikte iki yıllık bir uğraş sonunda ilk albümü “Meczup” ortaya çıkmış. Albümdeki sözlerin tamamı, bestelerinse büyük çoğunluğu Can Bonomo’ya ait. Birer bestede Cem Özel ve Can Saban’ın imzası var. Bir şarkıyı ise Can Bonomo ve Orçun Başaloğlu birlikte bestelemişler. Düzenlemeler ise Can Saban tarafından (iki şarkıda Ali Rıza Şahenk’le birlikte) yapılmış.


Bir kere kuralsız, hesapsız bir müziği var Bonomo’nun. Tanışmadım ama Twitter’dan takip ettiğim kadarıyla alabildiğine zeki ve komik bir genç adam ve bu durum şarkılarına da çok açık bir şekilde yansımış. Çok ciddi şeyler de söylüyor, yeri geliyor aşktan meşkten de dem vuruyor, oradan dünyanın hal ve gidişine de lafını gönderiyor. Ama hepsini aynı neşeli, dalga dubara halin bir parçasıymış gibi sezdirmeden yediriyor şarkılara. Bahsini ettiğim müzikal kuralsızlık da tam da bu noktada şaşırtıcı ve benzersiz kılıyor Bonomo’nun müziğini.

Bununla beraber, “benzersiz” sıfatını vokal tekniği için kullanmak mümkün değil. Çünkü bilerek ya da bilmeyerek, fazlasıyla Kaan Tangöze etkisinde şarkı söylüyor Can Bonomo. Özellikle şarkı sözlerinin büsbütün anlaşılmaz olduğu yerler var ki, bir hayli tadı kaçıyor. Yine de bunu bir ilk albümün yolunu bulamamışlığı, öykünmesi olarak kabul etmek ve bundan sonrasını beklemek lazım. Zira Bonomo bu kadar krediyi hak ediyor.


Albümden ilk klip “Bana Bir Saz Verin”e çekilmiş ve albümün yürümesinde bu klibin epeyce faydası olmuştu. Malum, radyolar (kendilerini televizyon mu sanıyorlar artık nedir bilinmez) klibi olmayan şarkıları pek rotasyona sokmuyorlar. Dinleyici de buna koşullandırıldı adeta. Yazık ki şarkılar ve albümler ancak kliplerle geniş kitlelere ulaşır hale geliyor.

Albüm çıkalı neredeyse bir yıl olacak ama ikinci klip “Meczup” daha geçen hafta servis edildi. Ve görücüye çıktığından bu yana sosyal medyada epeyce övgü dolu cümleye denk geldim. Klipten ziyade, şarkıyaydı övgüler. Belli ki çok kişi ilk kez dinliyor, keşfediyordu şarkıyı ve belki de Bonomo’nun müziğini.


Albümün adının “Meczup” olması boşuna değil. Böyle bir göndermesi var Bonomo’nun şarkılarıyla dünyaya. Doğal hali de öyle. Bir hiperaktivite, bir kabına sığamama, fazla da kasmama, hatta dalgaya vurma havası veriyor sosyal medyaya yazıp çizdikleri. Konserlerde, kliplerde, evinden “online” yayımladığı internet dinletilerinde bize gösterdiği sureti de böyle. Bu kadarı rol olmasa gerek.

Müzik dünyasında 2011 yılının kazançlarından biri Can Bonomo. Huzurlarınızda “Meczup”!



NEYSE – “HOKKABAZ”


Bir süredir internette kulaktan kulağa yayılan, You Tube’da tıklanma sayısı üç haftada 25.000’e yaklaşan bir şarkı var. Şarkının adı “Hokkabaz”. Yetmişleri andıran gitar “riff”iyle akla kolayca yer eden şarkı, “lead vocal”in biraz alaturka, biraz maço, tok sesi, sağlam davul ve bas “sound”uyla dikkat çekiyor.

Neyse, Aykut Akdağ, Selim Kırılmaz ve Deniz Ünlü’den oluşan üç kişilik bir grup. Bu üç eski arkadaş, yaşadıkları semtte, Yeşilköy’de bir garajda başlamışlar birlikte çalmaya. İlk kez 2009 yılında “Yapma Meydan” adlı şarkılarını “video-klip” olarak yayımlamış olmalarına karşın, adlarını duyurmaları Babajim İstanbul Studio & Mastering’in Radyo eksen ortaklığıyla giriştiği “Be The Band” adlı müzik yarışması sayesinde olmuş.


Müzik dünyasına yeni yetenekleri kazandırma maksadı güden yarışmanın 17 Mayıs 2011 tarihinde yapılan finalinde, tüm elemeleri geçip finale kalan üç gruptan biri olan Neyse, geceyi birincilikle kapatmış. Yarışmanın şartnamesi gereği Babajim tarafından yayımlanacak ilk albümleri için o günden bugüne çalışmakta olan grubun albümden servis edilen ilk şarkısı “Hokkabaz” oldu.

Albüm çıktı çıkacak, eli kulağında. Klip şarkısı ise epeyce umut vaat ediyor. Eğer diğer şarkılar da aynı güçteyse, bizi sıkı bir “rock” grubu bekliyor demektir. 2011 bitmeden yeni ve heyecan verici bir grupla daha tanışmak, yılın bu anlamda ne kadar bereketli geçtiğinin bir başka göstergesi olacak.

Bu klibi izledikten sonra You Tube’dan bir de “Be The Band” yarışmasındaki performans videolarını izleyin. Bana hak vereceksiniz.


(Bu arada grubun albüm öncesi ilk konseri 21 Kasım’da Babylon’da yapılacak. Etkinliği buradan takip edebilirsiniz. )


MODEL – “PEMBE MEZARLIK”


2011’in müzik dünyasına kazandırdıklarından biri de kuşkusuz Model oldu. 

Model aslında altı şarkıdan oluşan ilk albümünü 2009 yılında yayımlamış ve çıkış şarkısı “Olmaz”la dikkatleri üzerine çekmişti ama eğlenceli “ska”lar “Olmaz” ve “Ellerinde Ellerim”, oryantal ritimli “Bu Matem Dolu Cennet”, albümün adı “Perili Sirk”e gönderme yapan atlı karınca müziği “Açılış” ve ilk Türkçe sözlü pop şarkısı “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş”un Levent Yüksel katkılı “cover”ıyla henüz yolunu bulamamış, kendi müziğine varamamış bir grup izlenimi bırakmıştı.


Neyse ki 2011’in Şubat ayında piyasaya sürülen ikinci albüm “Diğer Masallar”, dinleyici nezdinde bütün tereddütleri silip süpürecek denli sağlam bir albüm oldu. Özellikle Can Temiz imzası taşıyan şarkıların oyunlu, şiirli ama samimi ve çok bugüne, bu çağa ait duyarlılıklar taşıyan şarkı sözleri ve kulağa kolay yer eden melodileri, grubun bir anda büyücek bir adım atabilmesini sağladı ve Model yılın en gözde gruplarından biri haline geldi.

Gücünü büyük ölçüde şarkılarından alan grubun, pop dinleyen kesimle de barışık olmalarını şarkılarının melodik ve hikâyeli olmasına bağlamak mümkün. “Rock”ı daha sert, daha dolaysız sevenler için pek de hoşa gitmeyen bu durum, hiç yabancı rock müziği dinlememiş ama Türkçe “rock”ı ezber etmiş kitle için tercih sebebi oluyor.


Bununla birlikte Fatma Turgut’un ses rengi itibarıyla çok daha yırtıcı ve keskin olabilecekken, alabildiğine kırık dökük ve şarkıların üzerine çıkmaktan özellikle kaçınmış duygusu veren ölçülü bir vokal tekniği kullanmasının, tıslayan “s”lerinin ve “s” gibi tınlayan “ç”lerinin (“sürüsün gelinliğim” misal) bir karakteristik mi yoksa bir arayış mı olduğunu zaman içerisinde göreceğiz.

Fatma Turgut, Can Temiz, Okan Işık ve Aşkın Çolak’tan kurulu Model, “Buzdan Şato” ve “Değmesin Ellerimiz”den sonra, albümden üçüncü klipi de yayımladı geçtiğimiz günlerde. “Pembe Mezarlık” gotik ve masal kaçkını öğeleriyle şarkının adının hakkını veren bir klip olmuş.    


Albümde “Çürüsün Gelinliğim” ve “Karadul” gibi mutlaka ön plana çıkarılması, kliple birlikte servis edilmesi gereken en az iki sağlam şarkı daha var. Umarım onlar da zamanla yolunu bulur.

(Albümden bahsetmişken söylemeden geçemeyeceğim; niyeti ve mesajı ne olursa olsun, kanser kelimesini içinde barındıran bir şarkıyı dinlemekte zorlanıyorum.  Belki bu sadece çok yakınlarını ve dahi babasını kanserden kaybetmiş birisinin fazladan hassasiyetidir bilemiyorum ama “Benim Tatlı Kanserim”i ilk duyduğum andan itibaren çok rahatsız edici buldum ve sürekli dinlemeden geçtim.)


Bir sonraki albümle bu çıkışın arkasını getirebilirlerse, Model’in önümüzdeki yılların gündem teşkil eden gruplarından biri olacağı su götürmez.

KASIM 2011

8 Kasım 2011 Salı

Avrupa'dan Universal Geldi!


Yetmiş ve seksenleri yaşayanlar bilir; o zamanlar yurt dışında yayımlanmış albümlerin memlekete gelişi öyle kolay olmazdı. Tıpkı filmler gibi, albümler de epeyce sonra ulaşırdı Türkiye’ye. Hatta bazen hiç ulaşmadığı da olurdu. Korsan baskılar, çekme kasetler, yurt dışına gelip gidenlere verilen siparişlerle kapatmaya çalışırdık açığı. Bir de radyo başında mesai harcayıp, en yeni şarkıları TRT-4’ün “stereo” yayınlarından kaydetmişliğimiz, anonslu manonslu öylece arşivlemişliğimiz vardır. Yine de ne yapsak çok eksik, çok geri kalırdık.

Neyse ki yabancı dergiler bulunurdu gazete bayilerinde. Mesela Kadıköy vapur iskelesi civarındaki gazetecilerde Melody Maker, Bravo, Billboard filan bulunabiliyordu pek haftası haftasına olmasa da. O dergilerin listelerinde, haberlerinde yer alan albümlere bakar bakar yutkunurduk. Ya gelir ya gelmezlerdi memlekete. Bir yerimiz şişse yeriydi yani.


Albüm gelmeyince klip de gelmezdi haliyle. Devir video devriydi. Bazı uyanık videocular, “Top of The Pops” gibi yabancı programların televizyondan kasete kaydedilmiş (elbette korsan) kopyalarını kiralarlardı. Genellikle demode olurdu onlar da; geriden takip ederdi listeleri. Tek kanallı televizyonda kırk yılda bir yabancı müzik klibi çıkacak diye en olmadık saatleri beklemekten perişan olurduk.


Mesela yılbaşı geceleri bütün programlar bittikten nice sonra, gece 2-3 gibi yabancı müzik yayını yapardı TRT. Görüp göreceğimiz o olurdu. Bir de Erhan Konuk’un “Müzik Stüdyosu” olurdu haftada bir. Onda da her popüler şarkının klibi olmazdı. (Konuk’un yıllardır yaptığı radyo/tv programlarında şarkı  seçimlerindeki müzikal beğeni skalasını hiçbir zaman anlayamayanlardanım korkarım; o da ayrı mevzu.)


Sonra Balet Plak, Milletlerarası Müzik Yayınları, Sony, EMI, BMG ve daha niceleri; gerek yabancı firmaların yayın haklarını alan yerli oluşumlar, gerekse yurt dışı kaynaklı firmaların artan pazar payının farkına varıp faaliyete geçirdikleri Türkiye kolları yabancı müzik albümlerine günü gününe ulaşmamızı sağladılar.

Önceleri kaset, sonraları CD formatında satışa sunulan yabancı albümler raflarda zebilullahdı artık. Fiyatları yerli albümlerin neredeyse iki katıydı; bundandır ki öğrenci harçlıklarımızdan ancak gözümüze kestirdiğimiz, arşivimize illa ki katmak istediklerimiz için bütçe ayırır, onları da öğrencilere taksit yapan (kredi kartımız yoktu hayır) kitapevlerinden satın alırdık ama buna da şükürdü. En azından elimizin altında olduklarını, aradığımızda bulacağımızı bilirdik.


Bütün bu duyarlılıklar, bu hassasiyetler şimdinin algısında şüphesiz çok anlamlı değil. Türkiye’de yayımlansa ne, yayımlanmasa ne diyor eminim şimdi okuyanların bir kısmı. Öyle ya, internetten sipariş edip, dünyanın her hangi bir ülkesinden istediğimiz albümü getirtmemiz pekâlâ mümkün artık. Hatta albümü mp3 formatında satın alıp anında dinlemeye başlamak daha da mümkün ve kolay.

Bundandır ki dünya müzik sektörünün devlerinden Universal’in 2004 yılında Türkiye pazarından çekilmesi, internetten müzik indirme lüksünün (henüz yasal platformalara kavuşmamış olsak da) tadına varan müzik tüketicileri için pek de dikkat çekici bir haber olmamıştı. Oysa sektör için çok büyük önem taşıyordu bu haber.


Nitekim yabancı firmaların Türkiye ayaklarının sektörde faaliyet gösteriyor olması (beraberinde getirdiği tekelleşme/globalleşme/tekdüzeleşme riskine rağmen) o günlerde de çok önemliydi, bugün de çok önemli. Çünkü bu sadece yabancı albümlerin Türkiye’de günü gününe yayımlanması anlamına gelmiyor. Yerli albümlerin, yerli müziğin ve onu üretenlerin de desteklenebilmesi, bu pazarda ve dahası uluslararası pazarda yer bulabilmesi için Universal ve benzeri firmaların varlığı büyük önem taşıyor.

Türk popüler müziğinin uluslararası pop müzik alanında at koşturacak ne teknik ne de artistik altyapısı yeterli şu an için. “Rock” deseniz belki bir gömlek daha iyi durumda ama o cephede de henüz bu yetkinlikte az sayıda isimden söz edilebilir ki onların da yaş, dil ve hatta din kriterleri nedeniyle yapabilecekleri sınırlı. Bunu ben değil, sektörün yazılı olmayan kuralları öngörüyor. Bu anlamda Türkiye’nin uluslararası pazarda daha ziyade “world music” kategorisinden şöhret çıkarması yüksek olasılık. Nitekim memlekette bu kapıyı aşındıranların sayısı (bilinen ve bilinmeyenle birlikte) hiç de az değil.


Kaldı ki uluslararası pazarda yer bulabilmenin yolunun teknik, artistik başarıdan, yaştan, dilden, dinden ve diğer bilumum tahmin edilebilir kriterden daha çok, yaygın ve sistematik bir pazarlama stratejisi güdecek büyük bir firma desteğinden geçtiği de bilinmeyen bir gerçek değil. Bu anlamda bugüne dek çok çaba harcanmadı. Bırakın yurt dışına müzik ihraç etmeyi, yurt içinde üretilen müziği desteklemeyi bile görevden saymadı bizim Türkiye büroları.

Universal’in geri çekilişinde şirketin Türkiye ayağının bir zamanların Unkapanı usul ve adabıyla işletilmesinin payı büyüktür. Nitekim aynı dönemde Sony ve BMG de yanlış projelere para yatırmış, eski Unkapanı firmalarının yayımladıklarından farksız albümlere imza atmışlardı.

Bugün ister yurt dışı bağlantılı olsun, ister yüzde yüz yerli malı, müzik firmalarının hemen hiç biri çok büyük isimler haricindekilerin albümleri için para harcamıyor. Olsun olsun şarkıcının cebinden harcayarak yaptığı albümü basıyor, dağıtıyor; taş çatlasın bir iki de klip çekiyor, döndürüyorlar. Yeni isimlerse şirketlerin kapısında yatıyor albüm bastırabilmek için. (Üstüne para veren bile var.)


Halbuki dünyanın her yerinde müzik sektörünü besleyen, ayakta tutan, yeni isimler, yeni albümler, yeni şarkılardır. Sadece satış garantisi olan işlere yatırım yapmak, hiç riske girmemek ise bırakın müzik sektöründeki misyonunuzu bir yana, ticaretin herhangi bir alanında bile kabullenilebilir bir yöntem değildir. Risksiz kazanç olur mu? Olur belki… Ama nereye kadar olur?..

İşte tam da bu ahval ve şeraitte, geçtiğimiz günlerde Universal Müzik’in Türkiye’deki faaliyetlerine Avrupa Müzik bünyesinde devam etme kararı aldığı ve anlaşmanın işlemeye başladığı haberi duyuruldu. Ben bir sevin, bir mesut ol…


Bilmediğim şey değildi aslında. İstinye’de açılacak ofise dek bir çok ayrıntıyı çok daha önceden haber almıştım ama bir sabah “mailbox”ımda bulduğum Justin Bieber ve Metallica & Lou Reed albümlerine ait basın bültenleri, Universal’in Türkiye’de start verdiğinin müjdecisi oldu ve haliyle yetmiş ve seksenlerin (yazının başında bahsi geçen) yoksunluğunu, yokluğunu yaşamış biri olarak bu durum beni ziyadesiyle memnun etti. 

Üstelik sırada Rihanna, Amy Winehouse gibi bombalar da varmış ki tadından yenmez.(Kabul ediyorum; Batıya karşı kompleksi hiç azalmamış bir kuşağın ferdiyim ve Batıyla aynı anda bir albüme kavuşma, bir filmi izleme lüksüm olduğunda kendimi zafer kazanmış gibi hissediyorum. Bir de Batıda bizden bir sanatkârın şarkısı tutmaya, albümü satılmaya görsün; sanırsın tekrardan Viyana’yı kuşattık; öyle bir abartılı hamaset hali.)


Avrupa Müzik bundan bir süre önce doksan sonu iki bin başı Universal katalogunu,bir döneme damga vurmuş  Tempa-Foneks katalogunu ve en önemlisi de Odeon gibi 87 yıllık bir firmanın arşiv değeri paha biçilemez dev katalogunu bünyesine katarak büyük bir atılım yapmıştı. Bu atılımdan şu ana dek dinleyici payına düşen, bugünün albümleriyle aynı fiyata piyasaya sürülen “back catalogue” Universal albümleri oldu.

Doksanlı yıllarda basılmış albümlerin yeni baskılarına (üstelik de birer tıpkıbasımken, yani hiçbir yenilik içermiyorken), bugünün rayicinden bedel biçmek nedendir, bu şekilde katalog devrinde harcanan para dinleyiciden çıkarılabilir mi orası meçhul ama Avrupa Müzik’in bu ilk atılımda başarılı bir strateji izlediği söylenemez. Katalogdaki bir çok önemli albümün basılmamış olması, basılanların nedense dijital satışa çıkarılmamış olması ve albümlerin piyasaya habersiz, reklamsız, adeta sessiz sedasız sürülmesi de cabası.


Umarım ve dilerim ki Avrupa Müzik, eski ve yeni Universal katalogunu şimdiden sonra doğru değerlendirmekle kalmaz, yanı sıra doğru düzgün Türkçe projelere de yatırım yapar, para harcar, destek olur. Sektörün her şeyden çok böyle atılımlara ihtiyacı var çünkü.

Ne olursa olsun Universal’in geri dönüşü Türkiye’de müzik adına öyle bir kalemde es geçilmeyecek, çok önemli bir haber. Müzik adına hayırlı ve de uğurlu olması dileklerini de ekleyerek Universal Müzik’e “hoş geldin” diyor, Avrupa Müzik’i de bu hamlesinden dolayı bir kez daha kutluyorum.

KASIM 2011

5 Kasım 2011 Cumartesi

İzlediklerim 3

BENGÜ - "SAAT 03:00"


Bengü ile 2000 yılında tanış olduğumuzda, “ailemizin şarkıcısı” Kenan Doğulu’nun ağabeyliğini yaptığı “ailemizin küçük, şirin kızı”ydı. Sonra büyüdü, serpildi, değişti, dönüştü, açıldı ve hatta saçıldı.

Kenan Doğulu’yu kızdırdı; “Rütbeni Bileceksin”le ayar aldı. Hande Yener ve Demet Akalın’la rakibe oldu, ağız münakaşasında Demet Akalın tarafından “müsamere kızı” ilan edildi. “Hande’yle Demet’i kıyaslayamam, Hande’yi tabii ki üstün görüyorum” dedi. Hande Yener’in pop literatürüne soktuğu “bakkal şarkıları” kavramını üstüne alınıp sahiplenirken, “Elektronik müzikten uzak duruyorum, çünkü voltajdan korkuyorum,” demekten de geri kalmadı. Son aldığı şarkıya albümün ilk klibini çekmedi diye Şehrazat’la papaz oldu, Şehro hakkını helal etmedi.


Kimden popüler şarkı çıkacaksa, onun peşindeydi. Serdar Ortaç’tan aldığı “Korkma Kalbim” de Ortaç’la düet yaparken, söyleyenlerin hangisi Bengü, fark edilemedi. “Bir düşün beni yarı yüreksiz, dolunay gibi tam hareketsiz” cümlesiyle saçmalıkta zirve yapmış Serdar Ortaç şarkısı “İki Melek” başta olmak üzere nice hazır giyim “hit”le, sadece popüler olmanın, göz önünde olmanın, konuşulur olmanın derdindeydi.

Radyoların aptal “dj”lerinin bayıldığı, gece kulüplerinde hafta sekiz gün dokuz boy gösterenlerin “dımtıs”larıyla kendinden geçtiği şarkıların şarkıcısı, zekâ seviyesi “bilmem hangi şarkısının klip çekiminde seksi görüntüleriyle olay yarattı” düzeyindeki basın bültenlerini kaleme alan et pazarlamacısı “PR”cıların, aklı uçkurundan küçük magazin habercilerinin arzu nesnesiydi.


Bengü’nün 2005 yılında piyasaya çıkmış “Bağlasan Durmam” adlı albümün bugüne dek yaptığı en doğru, en eli yüzü düzgün ve en kişilikli iş olduğunu söyleyebilmek pekala mümkün. 2010 tarihli “single”da yer alan “Yalansın”ın (ki bir Şehrazat bestesiydi) ve geçtiğimiz aylarda yayımlanan son albümü “Dört Dörtlük”de yine bir Şehrazat şarkısı olan (kavga sebebi) “Kadar”ın da Bengü’nün tüm kariyeri boyunca şarkıcı olarak en fazla varlık gösterebildiği şarkılar olduğu da bir gerçek. Yani şartlar müsait olduğunda, doğru şarkıyı bulduğunda Bengü taş gibi şarkı söyleyebiliyor. O zaman ne polemiklere gerek kalıyor, ne saçmalık abidesi şarkı sözlerine, ne de “seksi görüntüler”e.

Bir pop şarkıcısının, hele ki genç ve güzel bir kadınsa, dünyanın her yerinde , her hal ve şartta ilgi çeken ve sattıran seks öğesini kullanıyor olması elbette anlaşılabilir bir şey. Ne var ki insan, acaba bu kadar göze sokmadan, bu denli teşhirci olmadan da seksi olunabilir mi diye düşünmeden de edemiyor. Bengü seksi olmaya karar verdiği ilk günden bu yana (ki bunu “kadınlığını keşfetmek” olarak tanımladığı hatırımızda hala) bu ayarı her nedense bir türlü doğru tutturamadı.


Popüler bestecilerden devşirilmiş şarkılarla albüm yapmak da kendi müziği olmayan her şarkıcı için makul bir yöntemdir. Buna da kimsenin bir itirazı olamaz. İş ki bu yöntemle kotardığınız albümler en azından sizin renginizi, sesinizi taşısın. Onları birbirlerinden ayırt edecek onlarca farklı yön sayabilsek de, ana akım içerisinde aynı kulvarda koştuklarını varsayarsak, Bengü’yü Hande Yener ve Demet Akalın’dan geride bırakan işte tam da bu. “Bu bir Bengü şarkısıdır” diyeceğimiz bir Bengü şarkısı henüz yok.

Bengü’nün 2011 albümü “Dört Dörtlük” geçtiğimiz Haziran ayında piyasaya çıktı. Albümden radyolara servis edilen ve klip çekilen ilk şarkı, popun “yükselen değeri” Sinan Akçıl’ın “Aşkım” adlı şarkısı oldu. Bengü ve yapımcısı şarkıya öyle inanmışlardı ki, bu uğurda Şehrazat’ı bile gözden çıkarmaktan kaçınmadılar. Ne çare ki “Aşkım” melodisiz tekrarları, anlamsız ve basit sözleriyle gerçek bir fiyaskoydu.


Albümün ikinci klip şarkısı olarak yine bir Sinan Akçıl şarkısı seçildi ve klip geçtiğimiz günlerde müzik kanallarında yayına girdi. “Saat 03:00” albümün nispeten eli yüzü düzgün şarkılarından biri olarak klip için doğru kararmış gibi görünüyor. Ancak beklentinizi daha fazla yükseltmeyin.

Bu kulvarın şarkıcılarına mayolu, tercihen beyaz bikinili, ıslak saçlı, havuzlu klip çekmek zorunluluğunu kim getirdi bilmiyorum ama artık daha farklı, daha yaratıcı ve birbirinin kopyası/taklidi olmayan kliplere şiddetle ihtiyaç olduğu bir gerçek. Bunu belki de en çok Bengü dert etmeli kendine. Çünkü gerek şarkıları, gerekse görselliğiyle sürekli yerinde sayıyor, hatta daha fenası, zaman zaman taklide düşüyor.

   
  
AYNA - "AŞIKLAR TEPESİ"
    

Doksanların ikinci yarısındaydık. Henüz “rock” müzik popüler kulvarına geçmemişti. Şebnem Ferahlarla, Özlem Tekinlerle, Teomanlarla yeni tanış oluyorduk ve onları bir zaman sonra deli gibi dinleyecek nesil henüz ergen bile değildi.

Bilinir ki Türk popu o vakte dek bünyesinde hiçbir kalabalık grubu uzun vadeli barındıramamıştı. Üç seneye dağılırlardı olsun olsun. Bir Mazhar-Fuat-Özkan vardı; belki bir de Gündoğarken. Bu uğurda ne Beş Yıl Önce On Yıl Sonralar, ne İzel-Çelik-Ercan’lar, ne Cici Kızlar lime lime olmuştu. Grup müziği bizim buraların raconuna tersti.


Bu şartlar altında “rock” desen “rock” değil, pop desen, o da değil; şarkılı türkülü, şiirli şenlikli, zurnada peşrev bir yol tutturmuş Ayna, hem de kalabalık, hem de grup haliyle kırdı şeytanın bacağını. “Gittiğin Yağmurla Gel” yıktı ortalığı. “Kiziroğlu”, “Ceylan” verdi coşkuyu.


Ayna’nın kurucusu ve beyni Erhan Güleryüz, önce solo bir pop albüm yapmış, oradan bir çıkış yakalamayacağını anlayınca, bu defa arabeskten hallice şarkıları seslendirdiği bir albümü “Meçhul Şarkıcı” takma adıyla piyasaya sürmüş, o albümün pazarlaması süresince de (kartonette ve klipte) yüzünü gölgelerin ardına saklayarak (göstermeyerek) ülke popüler müziğinde o güne dek birkaç kez denenmiş ama yeterince başarılı olamamış (Efkariye, Prens Tarık, Deniz Kızı Eftelya) bir taktiği doksanların hengâmesinde olabildiğince ilgi çekmek ve bu ilgiyi ticari bir başarıya dönüştürmek çabasıyla bir kez daha denemişti.


Yıllardır müzik piyasasının bir şekilde içinde olan Erhan Güleryüz’e asıl büyük başarıyı Ayna projesinin getirdiği bir gerçek. Elbette bu başarıda yollarının ticari zekâsı bir hayli yüksek Erol Köse’yle kesişmiş olmasının da payı büyük.

Daha ilk Ayna albümünden itibaren grup (aslında Güleryüz’ün bizzat kendisi de denilebilir) üç denklemden oluşan bir formül kullandı. Darbukaları hep aynı ritimden, aynı üsluptan coşturan sıcak kanlı Akdeniz şarkıları (ki bu şarkıların sözleri de genellikle Akdeniz’de, Ege’de gezmek, tozmak, coşmak, eğlenmek üzerineydi), arabeske yakın mesafe duran acıklı, ağlamaklı, sonu genellikle gitarların kreşendosu üzerine okunmuş bir şiirle biten, orta tempo şarkılar ve altmışlı/yetmişli yılların Anadolu-popunun suyunun suyu türkü “cover”ları.  


Bu denklemlerin başarılı olmadığı da söylenemez. Belki müzikal anlamda yeni bir çağ açmadı ama Ayna albümleri bir dönemin fenomeni oldu, çok sattı, çok dinlendi, çok konuşuldu.

Bu yükselişin gerilemeye geçmesinde grubun iki solistinden biri olan Cemil Özeren’in ayrılmasının payı büyük. Genellikle birbirini destekleyen bir vokal paylaşımı vardı Erhan Güleryüz ve Cemil Özeren’in. Dolayısıyla eksiklik çok açık duyuldu, hissedildi ve yeri boş kaldı. (Aslında Ayna bünyesinde yıllar içerisinde bir çok değişiklik, nice gelen giden oldu ama bu değişiklikler grubun müzikal çizgisinde gözle görülür bir sapma olarak kendini hiç göstermedi.)


Bir bu kadar önemli bir başka etken de, iki binlerin başından itibaren ritmi epeyce hızlanan pop müziğin ve poplaşmaya gerek duymadan, sert durarak da ana akımda yol alma eğilimi gösteren “rock” müziğin peşinden sürüklediği yeni kitle için Ayna’nın “eski” kalmasıydı. Aslında yine aynı denklemlerle kuruyordu şarkılarını; bir zaman başarı getirmiş ne varsa hepsi yerli yerindeydi (Cemil Özeren’in sesi hariç.) Ne var ki grubun eskisi kadar popüler olamamasının sebebi aslında tam da bu olacaktı.

2002 yılında yayımlanan “Bostancı Durağı” adlı albüm sonrası Erol Köse’yle yolların ayrılması da belirgin bir durgunluğun başlangıç sebeplerinden bir diğeri oldu. İlk Ayna albümünün yayımlandığı 1996 yılından 2002 yılına dek geçen parlak dönemde kimin ne kadar katkısı var bilmiyor olsak da çok açık ki Köse’nin ticari, Güleryüz’ün müzikal iş bilirliği dozunda bir bileşim sayesinde başarıyı getirmişti. Terazinin bir kefesi boşalınca, denge ister istemez bozuldu.


Erhan Güleryüz 2004 yılında “Doğum Günü” adlı bir albüm yaparak, solo kariyer şansını bir kez daha zorladıysa da, bu albümün Cemil Özerensiz herhangi bir Ayna albümünden ne farkı olduğu pek anlaşılamadı. Yine aynı yıl yayımlanan ve meşhur Ayna şarkılarının enstrümantal düzenlemelerinden oluşan “Ayna Buğusu” albüm de pek fazla ses getirmeyince, Güleryüz Ayna albümleri yapmaya kaldığı yerden devam etti. 2006’da “Nefes” ve 2010’da “Asmalımescit” piyasaya çıktı.

Doksanlardan bu yana edinilmiş kimlik, grup kariyerinin başarı hanesine yazılmış çok sayıda şarkı sayesinde nerede konser verse orayı dolduran, hala ilgi gören Ayna’nın yeni albümleri pek öyle eskileri kadar ses getirmedi. Son yıllarda dile düşen, “hit” olan bir Ayna şarkısından söz etmek pek mümkün değil. Bir başka deyişle kendi kemik dinleyicisi ile arası iyiyken, kitleleri peşinden götüren şarkılar çıkmadı Ayna saflarından. Yine de kabul etmek lazım ki Erhan Güleryüz’ün bu konuda gösterdiği istikrarlı çaba ve azim alkışa şayan.


Ayna’nın 2011 albümü “Mavi Şarkılar” bir süre önce piyasaya çıktı. Bu günlerde televizyon kanallarında bu albümden çekilen ilk klip olan “Aşıklar Tepesi” yayınlanıyor. Aynanın üç denklemli formülünün ilk denkleminden, tipik bir Akdeniz şarkısı bu. Neşeli, eğlenceli, vur patlasın çal oynasın bir Ayna şarkısı. Grubun görselliğinde zamanın modası renkli pantolon ve gömlekler kullanılmış olsa da, elinde gitarlarla dağ bayır dolaşan, konakladığı yerde şarkı söyleyen ve bu neşelerinin sebebi asla anlaşılamayan orta yaşlı adamlar figürü, Ayna kliplerinin bin yıllık klişesi. Yani Ayna cephesinde değişen pek bir şey yok.    


EKİM 2011
                  

3 Kasım 2011 Perşembe

"Bodrum'a da Gittik Beraber"




Hep söylüyorum; artık tamamen kangrene dönüşmüş yayıncılık anlayışları ile özel radyolar yerlerde sürünüyor.  Söyleyecek hiç bir sözü olmayan, bir vizyonu, bir misyonu olmayan, sadece günü kurtaran, reklam alan radyolar ve onların kendine ait cümleler kurmaktan, şarkılar seçmekten aciz “anons makinesi” programcıları.

Bakmayın “programcı” dediğime. O lafın gelişi. Bir çokları “radyocu” tabirinden alınıyor. “Biz radyo alıp satmıyoruz,” gibi de bir savunmaları var. Terziler “moda tasarımcısı”, sekreterler “yönetici asistanı”, berberler “saç tasarımcısı” ya memlekette nicedir; radyocuların hepsi de “radyo programcısı”ymış! Yapmayın Allah aşkınıza!


Hadi gelin sorgulayalım…

Programınızın bir bütünlüğü var mı? Yani başladığı ve bittiği hissediliyor mu? Yoksa tüm gün yayın akışında değişen yalnızca “dj”lerin ses tonları mı?

Sizden önce ya da sonra yayın yapandan farkınız nedir? Mesela farklı şarkılar çalıyor musunuz? Çalabiliyor musunuz? Yoksa radyo yönetiminin rotasyona yüklediklerini, sırasını bile değiştirmeden çalmaktan mı sorumlusunuz sadece?

Gündelik “geyik” muhabbetlerinden başka, kendinize ait bir fikriniz, bu fikrinizi ifade edebileceğiniz cümleleriniz var mı? Sizi sesinizden mi, yoksa kurduğunuz cümlelerden mi tanıyor dinleyenleriniz?


Müzikle ne kadar haşır neşirsiniz? Hiç CD satın alıyor musunuz mesela? Yoksa sadece radyoya gönderilen “promo” CD’lerden mi ibaret müzik kültürünüz? (Abarttığımı düşünmeyin sakın. “Bilmem kaç yıllık radyocuyum, aman da ben fakültede radyo televizyon okudum,” diye böbürlenen ismi lazım değil bir meşhur radyocumuzun “A o albümü dinlemedim, henüz bana göndermediler, bizim radyoda rotasyona girmedi” dediğine bizzat şahit olmuşluğumuz var Twitter camiasında.)

Peki “program” sandığınız o şey yayından kalksa bir gün, eksikliğiniz hissedilir mi mesela? Yoldan geçen herhangi bir radyocu da aynı şekilde devam ettirebilir mi yoksa “program”ınızı? Yani sizin kondurduğunuz kuş nedir, hiç düşündünüz mü?

Ya da tam tersini sorayım; tasınızı tarağınızı toplayıp başka bir radyoya geçseniz bir gün… Yayın yaptığınız ilk gün, dinleyicileriniz de sizinle birlikte frekans değiştirir mi? Dinleyenler sizi mi, o frekansı mı arar radyo cihazlarında?


Hadi diyelim radyonun kişiliksiz yayın politikası gereği, şarkı seçme hakkınız yok. Ama karnınızı doyurmak için de bu işi yapıyorsunuz. Peki en azından çaldığınız şarkılar hakkında iyi kötü yorum yapma şansınız var mı? Hani radyo programcılarının müzik sektörüne yön verdiği sanılıyor ya hep. Siz nasıl bir yön veriyorsunuz? Mesela kötüye kötü diyebiliyor musunuz? Yoksa bütün şarkılar “ay çok şahane” mi? Yoksa sizin radyonuz zaten kötü şarkılar çalmaz mı? Hadi canım, güldürmeyin beni!

Bu yazıyı sonuna kadar okuyan ve kafasında soru işareti uyanan tüm radyocu arkadaşlarımdan özür dilerim. Eğer üzerinize alınmadıysanız, zaten sorun yok demektir sizin açınızdan. Alınanlaraysa şunu söylemek isterim; inanın maksadım özgüveninizi sarsmak değildi. Hem siz değil, sizi birer “anons makinesi”ne dönüştüren bu sistem, bu düzen utansın. Siz anonslarınıza devam edin. Hem bakarsınız Demet Akalın, seneye sizi de Bodrum’a davet eder!

AĞUSTOS 2011