Bu Blogda Ara

20 Aralık 2012 Perşembe

Şimdi Haberler!

TRT’DEN EUROVISION KARARI: “KÜSTÜM, OYNAMIYORUM!”

TRT Genel Müdürü daha önce sinyallerini verdiği açıklamayı geçtiğimiz hafta yaptı: Türkiye bu yıl Eurovision şarkı yarışmasına katılmıyor!


Çok tartışıldı, yazıldı çizildi. Zaman gazetesinden Ali Pektaş bundan birkaç hafta önce bir soruşturma yapmış, “Türkiye Eurovision’a katılmazsa ne olur?” diye sormuştu. Benim verdiğim cevap aynen şöyleydi:

“En son ses, görüntü ve ışık sistemlerinin kullanıldığı devasa bir televizyon şovu Eurovision. Yarışmaya böyle bakar ve milli mesele haline getirmezsek çok daha fazla eğleneceğimiz de kesin. Zira bu yarışmada sadece birinci olmanın bir anlamı var birinci de her zaman en iyi şarkı oluyor. Evet politik bir yarışma elbette ama bence politika birincileri kolay kolay değiştirmiyor.  


Peki Türkiye Eurovision’a katılmazsa ne olur? Hiçbir şey olmaz; sadece böyle bir eğlenceden mahrum kalırız. Mahallenin çocukları sokakta oynarken pencerede oturup izlemek gibi olur bu ve hem bizim canımız sıkılır, hem de bir süre sonra kimse adımızı bile hatırlamaz. Geçtiğimiz yıllarda İtalya bir rest çekerek bir süre yarışmaya katılmadı ama sonra geri dönmek zorunda kaldı. Çünkü hiç kazanamasanız bile oyunda olmak/kalmak önemlidir.

Yarışmanın bugünkü haliyle Türkiye’de müziğe bir katkısı olduğunu düşünmüyorum. Sadece orada bizi temsil eden kişi ya da gruba hayat boyu yaşayamayacağı büyük bir deneyim kazandırıyor. Dolayısıyla katılmazsak müziğimiz de bir zarar görmez. Avrupa’yla ilişkilerimizin zedeleneceğini de sanmam; aksine umurlarında bile olmaz.”


Oysa TRT aksini düşünüyor olsa gerek ki, katılmama kararını bir protesto, bir rest çekme gibi lanse etti yaptığı açıklama ile. Tabii yerseniz. Çünkü neresinden baksanız iler tutar yanı olmayan bir açıklamaydı bu. Güya yarışmanın sponsoru da olan ‘beş büyükler’in her yıl koşulsuz şartsız doğrudan finale kalmasına bozuk atıyorduk. Oysa bu kural yeni konulmuş değildi ve Türkiye bu kural varken dahi yarışmada yüksek dereceler kazanmış idi.

Ama mesela bu sene getirilen yeni bir kural vardı ki bence yarışmadan çekilmemizin asıl gerekçesi olabilirdi. Yarışmayı düzenleyen Avrupa Yayın Birliği, belirli ülkelerin belirli ülkeleri kayırıyor, en yüksek puanlarını komşuları ya da gönül dostları arasında paylaştırıyor olmasına önlem olarak yeni bir uygulamaya başlayacaktı bu yıl. Yarı finallerde yarışacak ülkeler belirlenirken bu defa kura çekilmeyecek, seçim bilgisayar tarafından yapılacaktı. Böylece birbirine oy veren ülkelerin aynı yarı finalde yarışmaması sağlanacaktı. Mesela Türkiye ile Azerbaycan aynı yarı finalde olmayacaktı, ya da Yunanistan ile Kıbrıs.


Buyurun buradan yakın şimdi. Zaten telefon oylaması ve jüri oylamasını yüzde elli yüzde elli yaparak Türk diasporasını baltalamış Avrupa Yayın Birliğinin bakın şu yediği naneye! Bu saatten sonra ağzımızla kuş tutsak, bir “Every Way That I Can” daha bulamadığımız sürece birinciliği rüyamızda görürüz biz, bu belli oldu. O zaman kasmasak mı?.. En azından bu sene rest çekermiş gibi yapalım. Bakarsınız restimizi görürler hatta görmekle kalmaz, seneye yarışmayı bizim kazanacağımıza dair garanti de verirler. Hani geçen yıl İsveç’e yapmışlardı ya… Hani İsveç yarışmayı bu yüzden kazanmıştı ya…


“Fare dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” diye bir atasözü vardır hani. Bana kalırsa bizim bu sözde restimizin tam olarak yaratacağı etki bu olacaktır. Yani “umurlarında olmayacak”! Biz de oyunun dışında kaldığımızla kalacağız. Yani geçmiş olsun!

Ha bir de bu arada yarışmanın İsveç’te yapılıyor olmasının yarattığı tatsızlıkları da es geçmemek lazım. İsveç öncelikle yarışmayı Malmö’de düzenleyeceğini söyleyerek ters köşeye yatırdı herkesi. Malmö küçük bir şehir ve konaklama imkânları sınırlı. Bu da yarışma için şehre akın edecek binlerce Eurovision meraklısının Kopenhag gibi yakın şehirlerde konaklamak zorunda kalması demek. Henüz yarışmaya aylar var ama şu anda Malmö’de lüks oteller dışında uygun fiyatlı bir konaklama yeri bulmak imkânsız.


Yetmezmiş gibi biletler geçtiğimiz günlerde bizim Biletix’e benzer bir “online” bilet satış sitesinde satışa çıktı ve çıkışından yarım saat sonra tükendi. “Fan” olmanın avantajı olarak “fan zone” denilen sahneye yakın bölümden bilet almanın bir esprisi de kalmadı bu sene; zira “fan zone”da koltuk olmadığı, o bölümden bilet alanların yarışmayı ayakta izleyeceği açıklandı. Tüm provaları ve finalleri içeren kombine biletlerin fahiş fiyatları da cabası. İsveç’in Türkiye ölçülerine göre zaten yeterince pahalı bir şehir olduğunu da göz önüne alırsak, bu sene yarışmaya gitmek lüks bir eğlence olacak gibi görünüyordu zaten. TRT’nin kararında böyle maliyet hesabı var mıydı, onu bilemiyoruz.

Yarışmaya 1976 ve 1977’de katılmamış, 1979’da son anda çekilmiş, 1994’de ise bir yıl önce yeterli puan alamadığımız için (o zamanki yarışma şartnamesi gereği) oyun dışı kalmıştık. O zamandan bu zamana yarışmanın yılmaz neferlerinden biri olan Türkiye, bu sene tıpkı ’76 ve ‘77’de olduğu gibi yine “küstüm, oynamıyorum” dedi.


Hepimizin çocukluğunda böyle bir anısı vardır. Küsersiniz, sonra evden, perde aralığından sokakta siz olmadan oyunlarına güzel güzel devam eden arkadaşlarınızı bir izler, iki izler üçüncü de tıpış tıpış gider, tekrar oyuna katılırsınız. Çünkü kimse kapınıza gelip “Ne olur küsme gel, sensiz olmaz. Gel bak oyunu senin istediğin gibi oynayacağız,” demez.

Eh artık biz azılı Eurovision meraklıları, bu sene perde arasından izleyeceğiz olanı biteni, çare yok. Sonra ne mi olacak? Onu da bekleyip, hep beraber göreceğiz.

iTUNES GELDİ, HOŞ GELDİ!


Ha açıldı ha açılacak diye beklemekten perişan olduk yıllardır. İkona her dokunduğumuzda “iTunes Store bu ülkede kullanılmamaktadır” ikazını görmek fena halde moralimizi bozdu; kendimizi ezik hissettik. Yüzyılın en havalı dijital müzik ve film satış platformu iTunes Store geçtiğimiz günlerde Türkiye dükkânını nihayet açtı da biz de bir kompleksimizden daha kurtulduk.

Sahiden çok havalı bir dükkân iTunes. Bir kere bugüne dek sahip olduğumuz irili ufaklı dijital platformlarla kıyaslanmayacak kadar zengin içerikli. Hem tasarımı, hem kullanım kolaylığı ile de hepsini yaya bırakacak kadar başarılı.

Daha önce de yazdım ama bu vesileyle yinelemekte fayda var. Yasal dijital platformların bizi korsan mp3 indirmekten alıkoyacak bir cazibesi olmalı her şeyden önce. Oysa pek de öyle olmadı bu zamana kadar. Yasal platformlardaki düşük kaliteli ve “tag”lenmemiş (yani şarkı bilgileri bulunmayan) mp3’ler hiç de cazip değildi. Hâlâ da öyle. Bugün bir TT Net Müzik’ten ya da ne bileyim, Turkcell Müzik’ten albüm indirdiğinizde, şarkıları albüm sırasıyla dinleyemiyorsunuz. Kapak, kartonet filan hak getire.


Oysa bir albüm sadece şarkılar demek değildir. Onların dinleyiciye sunuluş sırası kadar, içeriğine ait bilgileri, künyesi ve kartoneti de albümün bir parçasıdır. Ne yazık ki bu algı henüz oluşmadı Türkiye’de. Neyseki iTunes bunun yolunu açacak gibi gözüküyor. Henüz yerli albümlerde değil ama yabancı albümlerin bazılarında albümün kartonetini de indirme imkânı var çünkü. Ve yerli yabancı tüm albümlerde şarkıları albüm sırasıyla indirip dinleyebiliyorsunuz. Dahası da var. Mesela bazı albümlerin içeriğinde, yalnızca albümün tamamını satın aldığınızda sahip olabileceğiniz şarkılar ve videolar da var. Üstelik CD fiyatlarının yarısından bile daha az bir bedelle satın alabiliyorsunuz yabancı albümleri. Daha önce Türkiye kaynaklı hiçbir dijital platformun sahip olmadığı kadar zengin arşiv de cabası.


Buna karşın mesela TT Net Müzik’te eğer TT Net abonesi iseniz, 4 liraya satın aldığınız bir paketle 100 yerli şarkı indirmeniz mümkün (ki bu da yaklaşık 10 albüm eder) ama iTunes’da her bir albüm için 8-10 lira civarında bir para ödemeniz gerekiyor. Tek bir şarkı ise genellikle 0,9 liraya satılıyor. Böyle baktığınızda yerli albüm satın alma konusunda iTunes pek avantajlı gözükmüyor şimdilik.


Bir de bu “back catalogue” denilen mesela var. Yani artık gündemden düşmüş, ‘eski’ sıfatını kazanmış albümler. Türkiye’de yıllardır bu albümlerin gerek müzik marketlerdeki CD baskıları olsun, gerekse dijital kopyaları olsun hep yeni albümlerle aynı fiyat etiketi taşır. Oysa “back catalogue” ürünler, artık piyasadaki devir daimini tamamlamıştır ve raflardaki sirkülasyonunun devamı için daha makul bir fiyatlandırmayla satışa sunulması gerekir. Dünyada böyledir bu. Michael Jackson, Madonna gibi her daim satan isimlerin eski albümlerini bile uygun fiyatlarla bulmanız mümkündür. Ama nedense Türkiye’de mesela bir Ajda Pekkan’ın eski albümünü ucuz fiyata satın almak hayaldir.

iTunes’un yabancı kataloğu bu anlayışı da getiriyor memlekete. Yani raflardan 30 liraya satın alabileceğiniz “back catalogue” bir albümü, iTunes’dan 6 liraya filan indirmeniz mümkün. Her albüm için değil belki ama, bir çok albüm için böylesi avantajlar var. Mesela ben ‘80’lerin şarkılarından oluşan 100 şarkılık bir toplama albüm gördüm 8 liraya. Aynı albümü TT Net Müzik’ten satın almak istesem şarkı başına 1 liradan, 100 lira ödemem gerekirdi.     


Hadi fiyat hesaplarını da bırakın bir kenara, yıllardır Amazon’da bile bulunmadığı için CD olarak satın alamadığımız birçok albümün birkaç dokunuşla (hem de “online” alışverişin risklerine girmeden) satın alınabilmesi neresinden baksanız az şey değil. Mesela kızımın fevkalade hayranı olduğu Yunan şarkıcı Sakis Rouvas’ın sadece ne idüğü belirsiz bazı Yunanca sitelerden temin edilebilen (ve bu yüzden de temin edemediğimiz ve mecburen korsan mp3’lerine yöneldiğimiz) tüm albümlerine şimdi iTunes’dan ulaşabiliyoruz. Daha ne isteriz?..


iTunes’un Türkiye’de tıpkı yeni bir telefon modelini kucaklar, satın alabilmek için dükkân önlerinde sabahlar gibi haddinden fazla coşkuyla karşılanmasını küçümser tebessümlerle izleyenler az değil. Hatta Twitter’da bu konuda ummadığım kişilerin ummadığım yorumlarını okuduğum da oldu. Ben aynı fikirde değilim. iTunes Türkiye’de dijital müzik (ve de bugüne dek olmayan dijital film) sektörü için bir milat, bir dönüm noktası bence. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve belki de bu milat, müzik tarihine mekanik CD satışının fişinin çekildiği an olarak yazılacak.

Abartılı bir kehanet mi oldu bu? Eh ne yapalım, bunu da bekleyip görelim bakalım.               

ARALIK 2012

3 Aralık 2012 Pazartesi

Yeniden Yetmişlere!

"Nostalji kafası" değil, bir dönem sahiden müzik adına çok başka işler yapıldı bu memlekette. Onları bilmeden, keşfetmeden, dinlemeden ne kadar ahkâm kesilse hep bir cehalet payı kalıyor. Ve ne yazık ki bugün Türkiye'de çok sayıda dinleyici, müzik üzerine kalem oynatan kişi ve dahi müzisyen bu cehalet payından nasibini alıyor. Neyse ki tek tük de olsa o dönemin ruhuna vakıf işler de yapılıyor bugünün müzik piyasasında. Bu yazının konusu tam da böylesi üç albüm işte. Nilüfer'in o meşhur albümünün adına bir göndermeyle, buyurun yeniden yetmişlere!

HAKAN KÜÇÜKÇINAR – “AŞK MERDİVENLERİ”


Hakan Küçükçınar Ankara kökenli bir müzisyen. Ankara’dan hep iyi müzisyenler çıktığını söylerler ya, Küçükçınar bir röportajında bu durumu şu cümlelerle özetlemiş: “Sıkıntılı mekânlardan daha derin adamlar ve sanatçılar çıkar. Çünkü yoksunluk yaratıcılığı kışkırtan bir şeydir.” Nitekim o da üniversiteyi Siyasal Bilgiler Fakültesinde okumasına, sonrasında mali müşavir olarak çalışmaya başlamasına rağmen çocukluğundan beri başucunda tuttuğu müziği hiç ihmal etmemiş. İlkokulda bağlama çalarak başladığı müzik yolculuğu, lisede bas gitarla devam etmiş. Önceleri ünlü şairlerin şiirlerini besteleyerek giriştiği şarkı yazarlığı serüveni ise zamanla kendi sözlerini yazmaya doğru yönlendirmiş onu. 1993’de hem bas gitar çaldığı hem de bazı şarkılarına imza attığı Çekirdek adlı grup “Siste Yürümek” adlı albümü yayımlamış.

Çekirdek’in dağılmasından sonra Trip adlı bir grup kuran ve bu grupla Ankara barlarında epeyce ün yapan Küçükçınar, Trip’le çalmaya devam ederken bir yandan da Çekirdek grubundan bir arkadaşı ile birlikte Ortanca adlı grubu kurmuş. Bir de albüm kaydetmişler ama o günün şartlarında albümü piyasaya sürememişler. 2007 yılında bu defa Kendinden Prensli At adlı bir grup kuran ve halen bu grupla Ankara’da sahneye çıkmaya devam eden Hakan Küçükçınar’ın ilk solo albümü “Aşk Merdivenleri” geçtiğimiz aylarda piyasaya çıktı.


Küçükçınar müzikte ilk ilhamını Paul Simon, John Lennon, Bob Dylan ve Leonard Cohen gibi şarkı yazarlarından aldığını, Beatles’dan çok etkilendiğini, Türkiye’de ise Bülent Ortaçgil, Fikret Kızılok ve Mazhar Alanson’u ‘üç büyükler’ olarak kabul ettiğini söylüyor. Bunu bilmiyor olsanız bile, şarkılarını dinlerken hissetmeniz mümkün. Çünkü “Aşk Merdivenleri” tam da bu adı geçen müzisyenlerin her biri birer imza haline gelmiş müzikal tavırlarının bir ortalaması gibi. Belki bir parça Barış Manço, bir parça Erkin Koray da ekleyebilirsiniz bu karışıma.

Albümde 10 şarkı var ve tamamının söz, müzik ve düzenlemeleri Hakan Küçükçınar’a ait. Küçükçınar 1993 yılından bu yana yazdığı şarkılarından bir seçki yapmış bu albüm için. Eskilerin yanında birkaç yeni şarkı eklerken, eskileri de elden geçirmiş, revize etmiş.


Başından sonuna müzikal bütünlüğünü koruyan bir albüm bu. Gürültü patırtı yapmadan, sakin sakin sözünü söyleyen şarkılar, eski zamanlardan çıkıp gelmiş gibi tınlayan gitar tonları, akordeon, mızıka ve   çellonun kattığı lirik renkler ve yormayan davul yürüyüşleriyle çalınıyor. Hakan Küçükçınar belli ki düzenlemeleri yaparken enstrüman cambazlıklarının şarkıların önüne/üzerine çıkmasını istememiş. Böylece şarkıların naif yapılarını korumuş ve iyi de olmuş. Yer yer “yahu şu davul biraz daha sert vursa, şu elektro gitarın sesi biraz daha duyulsa,” diyesiniz geliyor, bu zamanın müziğine alışmış kulağınızın isyanıyla ama bu albümü farklı kılan tam da bu zaten.


Albümde ilk klip şarkısı olarak “Kördüğüm” seçildi. Daha sert bir “sound”la sıkı bir “rock” etkisi yaratabilecek bu şarkının ardından muhtemelen ticari bir düşünceyle ikinci klip “Mavi Yaz Akşamlarımız”a çekildi. Gitar çalmayı yeni öğrenmiş herhangi birinin zorlanmadan yapabileceği bir beste “Mavi Yaz Akşamlarımız” ve aslına bakarsanız albümdeki en zayıf halka. Deniz, kumsal ve ateş kenarında söylenen şarkılar bizim kuşağın (ve dolayısıyla da Hakan Küçükçınar’ın) gençlik günlerinde kaldı ne çare. Oysa albümde özellikle Ortaçgil’e yakın duran “Kaybettiklerim”, “Her Şey Seninle Anlamlı” gibi şarkıların daha etkili olduğu söylenebilir. Mesela “Her Şey Yolunda” albümü lanse etmek için çok daha doğru bir tercih olabilirmiş ki bence albümdeki en dikkat çekici şarkı. Mazhar-Fuat-Özkan seviyorsanız “İnanmadım”, Erkin Koray ve Barış Manço’nun ilk dönemlerine hayransanız “Dolunayda” ve “Rüzgârlı Yollar”, ille de Fikret Kızılok derseniz de “Aşk Merdivenleri”ni beğenme ihtimaliniz yüksek.


Her ne kadar deneyimli bir müzisyen olsa da ilk albümünü yayımlamış biri için iddialı yakıştırmalar yaptığımı düşünenler için yazının bir yerlerinde geçen “ortalama” kelimesinin altını çizmek isterim. Evet, tüm bu esintiler iyi hoş ama elbette asılları kadar değil. Saydığım tüm müzisyenler kendilerine ait çok belirgin nitelikleri, karakteristikleri olan isimler. Hakan Küçükçınar’ın farklılığını ve kendine ait/özel karakteristiğini ise şimdilik sadece onlardan ilham alarak iki bin onlu yıllar müzik piyasasının genel geçerine kafa tutan tarzı olarak yorumlayabilmek mümkün. Bu tavrın ve tarzın üzerine yeni ve farklı bir şeyler koydukça (ki bu yetkinlikle koymaması mümkün değil) onu daha iyi tanıyabileceğimizi düşünüyorum. Elimizdeki albüm bunun sinyallerini açık bir biçimde veriyor zaten.


Albümün Özgür Atamer ve Tarkan Coşan tarafından hazırlanan açık mavi tonlardaki kartonet tasarımının üzerinizde yarattığı ferahlık duygusunu dinlediğiniz şarkılar da pekiştirecek ve depresif şarkıların gereğinden fazla prim yaptığı bu günlerde bu albüm yüreğinize su serpecek. (Kartonetle ilgili bir not daha: Ben o kartonetin iç sayfalarında, o merdivenin başında Hakan Küçükçınar’ı görmeyi bekledim ve bırakın bu mizanseni bir yana, kartonette bir tek fotoğrafının dahi kullanılmamış olmasının, bunun bir ilk albüm olması gerekçesiyle, iyi bir fikir olduğunu düşünmedim.)

FLÖRT – “ANADOLU BEAT”


Bilenler bilir, Flört’ün orijini ‘90’larda tanış olduğumuz Kim Bunlar grubudur. 1998 yılında yayımlanan ilk albüm “Reyhan/Ara Barı” tamamı bildik türkülerin grup müziğine uyarlanmış versiyonlarından oluşuyordu. O dönem Ayna grubunun kazandığı popülerliğin de etkisiyle ‘70’li yıllar Anadolu popuna kaba bir geri dönüş geçer akçe olmuş, kendi müziğini yapabilmek için kapı kapı dolaşan grup, albüm yapabilmek için kendine ancak böyle bir çıkış yolu bulmuştu. Anlaşma imzaladıkları Prestij Müzik hesabına bir albüm daha yaptılar ve firmanın batmasından sonra Flört adıyla yollarına devam ettiler.

O günden bugüne çeşitli kadro değişiklikleri yaşayan ve bir süredir Ozan Kotra, Çağatay Kehribar ve Hakan ‘Timsah’ Çağlar’dan oluşan Flört, dördüncü albümü “Anadolu Beat” i geçtiğimiz aylarda yayımladı .


Flört adıyla yapılan 2001 çıkışlı ilk albümden bu yana yükselen bir grafik çizen grubun, bu albümde artık tam anlamıyla olgunluk dönemine geçtiği açıkça görülüyor. Bugünün müziğinde olsa olsa bir “konsept albüm”, bir “proje” olarak dinleyiciyle buluşabilecek, handiyse marjinal bir iş, Flört’ün elinde başka hiçbir grupta/solistte durmayacağı kadar olağan duruyor. Çünkü her albümde bizi buna biraz daha alıştırırken, bir yandan da peşinde koştukları müzikal tavrı bir öykünmeden ya da göndermeden öteye götürerek sahiplendiler, adeta bir elbise gibi üzerlerine giydiler.

Hiç Flört dinlememişler şimdi haklı olarak nedir bu müzikal tavır diye düşünüyor olabilirler. Şöyle açıklanabilir: Flört’ün şarkılarında, dünyada ’60 ve ‘70’ler Beatles ve türevleri gruplarının, Türkiye’de Altın Mikrofon yarışmalarına katılan altmışlı yıllar orkestralarının, ’70 ve ‘80’ler Barış Mançolarının, Mazhar-Fuat-Özkanlarının ve diğer dönemdaşlarının izleri var. Sadece şarkılardan hissedilen izler değil bunlar; şarkıların düzenlemeleri, çalınışları, kaydedilişleri, grup elemanlarının görünüşleri, klipler, kliplerdeki danslar, albüm kapak tasarımı… Her detayıyla dinleyeni başka bir zaman dilimine götüren bir grup Flört. Ve bunu bir renk, bir hoşluk ya da bir imaj çalışması olarak değil, can-ı gönülden, severek ve isteyerek ve en önemlisi de bilerek yapıyor.


Tamamı grup elemanlarına ait 11 şarkıdan oluşan “Anadolu Beat” adlı bu yeni albüm, yukarıda bahsi geçen dönemleri yaşamışlar kadar, o dönemlerin müziğine yetişememişler için de ilgi çekici. Bundan önceki albüm gibi bunu da tamamen analog teknikle kaydeden grubun bu albümü bir de plak formatında basıldı ki, Türkiye’de seksen sonu doksan başından bu yana albümlerde analog teknik kullanılmadığı düşünülürse, “Anadolu Beat”in ‘80’lerden bu yana basılan ilk analog plak olduğu rahatlıkla söylenebilir. Dijital yöntemlerle sıkıştırılmamış sesin eşsiz ses kalitesini deneyimlemek için bile albümün plak kopyası satın alınabilir. Nitekim ben de yıllar sonra ilk kez bir albümü CD yerine plak olarak satın aldım sadece. Hatta bu yazıyı da albümü plaktan dinleyerek yazıyorum.


’70 ve ‘80’lerin tek kanallı TRT günlerine neşeli bir selam çakan “Dün TRT’de İzledim” albümde ilk klip çekilen şarkı oldu. Henüz müzik videolarının emekleme dönemini yaşadığı, şarkıların görüntülere kurban edilmediği yıllara göndermelerle dolu ikinci klip ise albümün en ferah, en iç açıcı şarkılarından biri olan “Biz” için çekildi.


Saykodelik “rock” sularında gezinen “Lan Oğlum Böyle Olmaz”, o yılların safdil duyarlılıklarına, “çiçek çocukları”na göz kırpan göz kırpan “Sevgiye Doğru”, “Minik Kuş”, “Sevgili Gönül” ve “Yine de Seni Seviyorum” , tuhaf bir şekilde genellikle şehirli gençlerin elinde büyümüş Anadolu popun tam orta yerinden çıkıp gelmiş gibi duran köy/kırsal güzellemesi “Ne Güzel”, çok eğlenceli “Suzan Yüzünden” ve sözünü sadece 57 saniyede söyleyen çok romantik “Suskun”… Her biri o yıllardan bu yıllara dinlediklerimizin yarattığı kulak kirliliğini temizlemeye yarayacak şarkılar. Çok basit, naif, yalansız, dolansız, entrikasız, çiçeğin, böceğin, pencereye konan kuşun, kelebeğin, kırın, bayırın, denize açılmanın hayatlarımıza renk katabildiği, neşeli günlerin şarkıları bunlar.        


Albüm kartoneti, kapak fotoğrafı, grup elemanlarının saç ve sakal modelleri, kostümleri de bu bütünü en olması gerektiği şekilde tamamlıyor ve tüm bunların da etkisiyle grubun müziği bir deney/deneme gibi durmuyor. Sahiden öyleler adeta. 30 yıl öncesine aitler.

Flört’ü ve müziğini en iyi şekilde albüm kartoneti için Güven Erkin Erkal’ın yazdığı yazıdan yaptığım bu alıntı tanımlayacak sanırım: “Kısa bir sürede bir üst modelle yenilememiz üzere tasarlanmış arabalarımız, telefonlarımız, bilgisayarlarımız var. Tüketirken tükeniyoruz… Nasıl yaşıyorsak müziği de öyle dinliyor ve kaydediyoruz. Durmadan indiriyoruz. Flört bu gidişe yaptığı işi ve üslubuyla “Hop!” demiş bulunuyor.”  
Çok kolay gibi gözüken çok zor bir işin üstesinden hakkıyla gelen Flört, ilgiyi hak ediyor. Mutlaka dinleyin.

REPLİKAS – “BİZ BURADA YOK İKEN”


Replikas’ın geçtiğimiz Nisan ayında piyasaya çıkan “Biz Burada Yok İken” albümünü de arşivinizde yukarıda bahsi geçen iki albümle birlikte saklayabilirsiniz. Zira bu albümde de ’60 ve ‘70’lerin Anadolu pop hitleri, Replikas üst başlığıyla bir araya getirilmiş.

Evveliyatı daha eskiye dayansa da ilk albümü “Köledoyuran”ı 2000 yılında yayımlayan Replikas zaten bildik bileli müziğinde o dönemi temel izlek olarak alıyordu. ’60 ve ‘70’lerin yenilikçi, ayrıksı ve deneysel  işlerinin 2000’lerde izini süren Replikas, bu defa doğrudan doğruya o işlerin (tabiri caizse) ‘babalarına’ bir saygı selamı göndermeyi tercih etti.


Albümde 11 şarkı var. Cem Karaca’dan Barış Manço’ya, Haramiler’den Erkin Koray’a, türün belkemiğini oluşturan isimlerin Anadolu popa attıkları silinmez imzalardan örnekler bunlar. Kimisi türkü, kimisi türkü formunda beste düzenlemeleri. Kimisinde orijinal düzenlemeye birebir sadık kalınmış, kimisinde işin içine Replikas’ın dokunuşları da girmiş.


Şarkıların orijinal versiyonları hiç dinlemediyseniz şayet, bu şahane geçmişin küçük de olsa bir bölümünü aydınlattığı için, bir dönem talihsiz bir şekilde Haluk Levent ve Kıraç’ın adıyla anılmaya başlanan Anadolu popun aslında nasıl derin ve zengin bir derya deniz olduğuna aymanız an meselesi. Yok eğer eski versiyonları biliyorsanız, bu defa ister istemez kıyaslamaya başlıyorsunuz. 

İşte o noktada bütün o iyi icraya, yakalanan parlak “sound”a rağmen bir şeyin yolunda gitmediği hissediliyor. O da o şarkıların asıl söyleyenlerinin çok tipik ve çok baskın sesleri, şarkıcılıkları. Bir Cem Karaca’nın, bir Ersen’in, bir Mazhar Alanson’un sesi hep eksik kalıyor. Yani şarkıların resim sanatı deyimiyle birer reprodüksiyon olarak kabul edilebilecek Replikas versiyonlarında, kullanılan fırça aynı olsa da, resim aynı tadı vermiyor. Elbette eldeki malzemeyle ne yapılsa aşılamayacak bir handikap bu. Belki bu projeyi benzer bir şekilde, ama daha önce düzenlenmemiş türküler/türkü formunda bestelerle ele almak işe başka bir boyut katabilirdi.    


Buna karşın o müthiş denemelerin, bugün dahi üzerine çıkılamamış düzenlemelerin ehil ellerde yeniden yorumlanışına şahit olmak hiç de az şey değil. Albüm kartonetinde müzik yazarı Murat Meriç’in her bir şarkı için yazdığı yorumlar dinleyiciyi hem bu konuda bilgilendiriyor, hem de şarkıların orijinal versiyonlarının hikâyelerini dillendiriyor. Bu notların altına orijinal 45’lik kapaklarının konulmuş olması da çok yerinde. 

Yazıları okurken şarkılara kapılıp gitmek, gerçek Anadolu popun kapısından içeri girip, bir süreliğine o dünyada dolaşmak mümkün. Replikas’ın dinlenilmesi ve sindirilmesi neresinden baksanız zor müziğiyle tanışmak için kolay bir vesile de olabilir bu albüm. En azından denemeye değer.

ARALIK 2012

21 Kasım 2012 Çarşamba

"Acıların Kadını" Bergen

Burada okuyacağınız bir yazı dizisidir. Bergen'in "Acıların Kadını Bergen" adıyla kitap haline getirilmiş hayat hikayesi ise bir belgesel-romandır ve bu yazı dizisinden farklıdır. Romanı kitapçılardan temin edebilirsiniz. 


Bazı hikâyeleri yazmak zordur. Ne yazsanız eksik kalacak, parçalar bir türlü yerine oturup bir bütüne ulaşamayacaktır; daha kalemi elinize aldığınız ilk anda anlamışsınızdır bunu. Hayal gücünüzden katacağınız hiçbir şey yoktur çünkü o hikâyeye. Yaşanmıştır, gerçektir. Ve kahramanı çoktan ölmüş, onun hayatına tanıklık edenlerse bir daha konuşmamak üzere susmuş ya da susturulmuştur.




"Acıların Kadını" Bergen'in müthiş hayat hikayesi...


20 Kasım 2012 Salı

Dizi Müzikleri

“BENİ… BENİ… BİHTER’İNİ!”


“Benim ölmemi istiyor musun? Beni kaybetmeyi göze alabiliyor musun? Beni… Beni… Bihter’ini!”

Sarıyer’de panjurları sıkı sıkıya kapatılmış, sahil yoluna açılan demir kapısına asma kilit takılmış o yalının önünden ne zaman geçsem, Bihter’in son sözleri çınlıyor kulaklarımda. Sonra bir el silah sesi, merdivenlere yığılan Nihal’in haykırışı… Fonda yükselen kemanlar… Aşk, ihanet ve ölümün son notalarında dolaşan acıklı fon müziği.


Aşk-ı Memnu’nun son bölümü yayınlanalı tam tamına iki yıl olmuştu ki, geçtiğimiz günlerde dizinin müziklerini içeren albüm piyasaya sürüldü. Ajda Pekkan’la düet söylediği “Bir Günah Gibi” dışında albümde yer alan bütün besteler Toygar Işıklı’ya ait. Işıklı Aşk-ı Memnu’dan sonra da boş durmadı elbette. Son iki yılın en parlak iki dizisinde, Fatmagül’ün Suçu Ne ve Ezel’in müziklerinde de onun imzası vardı. Bugünlerde Kuzey Güney dizisinin müziklerini yapmakta olan Toygar Işıklı halen dizi sektörünün en çok aranılan bestecilerinin başında geliyor. 


Bugünlerde piyasaya çıkan Uçurum dizi müzikleri albümüyle Alp Yenier ve dijital ortamda satışa sunulan bir dolu dizi müziğiyle Aytekin Ataş da dikkatleri üzerine çekti.

Birkaç yıl öncesine kadar “Ben CNBC-E’dekilerden başka dizi izlemiyorum şekerim,” demek topluluk içerisinde sizi havalı gösterebilirdi. Oysa bir süredir sözgelimi Kanuni’nin bir gece önce kiminle halvete girdiğini bilmemek insanı cemiyet içerisinde fena halde mahcup edebiliyor. Eskiden bir araya geldiklerinde komşularını çekiştiren umutsuz (ve de mutsuz) ev kadınları artık dizi karakterlerinin dedikodusunu yapıyor. Ofislerde sabah mesaileri bir gece önce izlenilen dizilerin gündemiyle başlıyor. Dükkân önlerine atılan sandalyelerde Ramiz Dayı, Polat Alemdar, Komiser Rıza konuşuluyor. Lise öğrencisi erkek çocuklar cep telefonunu Kuzey gibi tutuyor, genç kızlar Feriha’nın küpesini takarak onun gibi bir hayat yaşamayı umuyor.


Dizilerin hayatlarımızda bu kadar yer etmesinde kuşkusuz müziklerinin payı büyük. Daha fazla reklam alabilmek adına neredeyse gerçek hayatla birebir ağırlıkta akan o sahneleri gerçek hayattan daha heyecanlı, coşkulu, romantik, hüzünlü ya da neşeli kılan, fonda çalan müzikler oluyor çoğu zaman. Akşam iş çıkışı durağın mahşeri kalabalığında beklerken, bir sonra gelen metrobüse binip binemeyeceğinize dair yaşadığınız gerilime tremolo çalan davulların eşlik ettiğini düşünsenize. Ya da hoşlandığınız kadın ya da adamdan gelen telefon mesajını açtığınızda fonda aniden ‘70’lerin en romantik şarkılarından birinin çalmaya başladığını… İş yerinde yetiştirmeye çalıştığınız bir iş için dakikalarla yarışırken mesela, o koşturan temposuyla “Görevimiz Tehlike”nin müziği duyulsa ortamda…  

Dizilerde yaşanan kurmaca hayatları, o hayatların sahte kahramanlarını büyük heyecanlara, maceralara, entrikalara kapalı, profesyonel senaryoların kusursuz diyaloglarından, özenli cümlelerinden nasibini almamış tatsız tuzsuz ve neşesiz hayatlarımızla takas ederken, müziklerini de bu içselleştirmenin ayrılmaz bir parçası haline getirdiğimiz bir gerçek. Bundandır ki son birkaç yıldır bir şarkının tanınıp duyulması için bir dizide kullanılması yetiyor. Denilebilir ki bu bağlamda diziler, kliplerden ve hatta radyolardan bile daha fazla işe yarıyor.


İster eski bir şarkının orijinali ya da yeniden seslendirilmiş hali olsun, ister dizi için yeni bestelenmiş bir şarkı olsun, her şart ve durumda dizilerin en dramatik sahnelerinde karşımıza çıkan şarkıların her biri birer potansiyel ‘hit’. Aliye dizisinin neredeyse 30 yıl sonra yeniden meşhur ettiği Ayten Alpman şarkısı “Ben Varım”ı hatırlayın. Ya da o kadar uzağa gitmeyin, Adını Feriha Koydum (yeni adıyla Emir’in Yolu) dizisinin üçüncü sezon birinci bölümünde kullanılan 20 yıllık Sezen Aksu şarkısı “Dua”nın, dizinin yayınlandığı gece sosyal medyada nasıl çılgınca paylaşıldığına bir bakın. Her kelimesi Sivas katliamının acısını taşıyan, bu maksatla yazılmış o canım şarkıyla hayatın gerçeğine uyanmak yerine, dizi karakteri Feriha’nın ölümüne hicranlanmaya içiniz elveriyorsa tabii.


Reytinglerde başa güreşmiyor olsalar da, edindikleri kemik izleyici kitlesi ve sosyal medya desteğiyle dizi sektörünün alternatif popülerleri haline gelen Leyla İle Mecnun ve Behzat Ç. müzikleriyle de diğerlerinden farklı kulvarda koşuyorlar. Uzun süredir dizi müziği piyasasının içinde olan ve ilk albümünü 2012 yılı içinde yayınlayan Mehmet Erdem’in parlak çıkışında Leyla İle Mecnun’un payı büyük. ‘90’lardan bu yana Türkçe ‘rock’ müziğin fenomenlerinden biri olan Pilli Bebek’in kurucusu Cem Kısmet ise Behzat Ç. dizisinin müziklerine imza atarak başka türlü bir popülerlik yakaladı. Geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan ve hem dizinin, hem de uzantısı olan sinema filminin müziklerini içeren çift diskli albümün çok satanlar listesine girmesi boşuna değil.


Başta Aliye ve Bir İstanbul Masalı olmak üzere, bir dönem hemen her dizide sesini ve müziğini duyduğumuz Kıraç da dizi müziği piyasasının aranılan isimlerinden. Cem Karaca’nın suyunun suyu şarkı söyleme stili ve müzikal tarzı, her dinleyene hep “Aaa ben bu melodiyi bir yerden hatırlıyorum,” dedirten bestecilik marifetiyle Kıraç, dizi müziklerinin kulağa tanıdık gelme gerekliğini tastamam karşıladığından olsa gerek, sektörde adı ilk telaffuz edilenlerden biri oldu yıllar boyunca. Keza Toygar Işıklı da mırıl mırıl şarkı söyleme tekniğini ve artık alamet-i farikası haline gelen “yaeeeiii yeaaaaa” vokallerini (Yaprak Dökümü’nü hatırlayın) aşağı yukarı her müziğini yaptığı dizide kullanıyor.


Çemberimde Gül Oya, Öyle Bir Geçer Zaman ki, Senden Başka, Hatırla Sevgili gibi adını doğrudan bir şarkıdan alan, içeriğinde eski şarkılar barındıran diziler işe emsallerinden bir adım önde başlayıp, o nispette de önde gittiler haliyle. Eski şarkıların, özellikle Yeşilçam filmlerinden ezber edilmiş şarkıların potansiyel bir takipçisi her zaman var çünkü. Nitekim bütün kurgusunu bunun üzerine kuran Seksenler dizisi, sıradan bir ‘sitcom’dan beklenmeyecek bir başarı kazandı.


Perihan Abla ve Mahallenin Muhtarları gibi iki efsane dizinin müziklerine imza atmış Özkan Turgay’ın söz konusu dizilerin her bölümü için konuya uygun bir şarkı yazdığını da unutmamak lazım. “Nisan 1, Nisan 1, nasıl aldandın Şakir?” şarkısını bunca yıldır hâlâ aklından silip atamamış bir kuşak var bu ülkede. İstanbul’un Boğaz semtleri üzerinden, bir zamanların sıcak komşuluk ilişkilerine, dostluklarına ve topyekun mahalle kültürüne selam çakan Süper Baba ve Baba Evi’nin Yeni Türkü imzalı müzikleri ile İkinci Bahar’ın İncesaz ve Vedat Sakman’ın eli değmiş müzikleri ise neyse ki iyi hatırladıklarımızdan.


Dizi furyası, biz yerine yeni bir eğlence bulana dek devam edecek, o belli. Daha nice Hatice Sultanlar, Aliyeler aldatılacak, nice Şehrazatlar, Melihalar dünya evine girip muradına erecek. Bu uğurda kim bilir daha kaç Bihter, kaç Memati ölecek... Şimdiden kestirmek mümkün değil. Kesin olan bir şey varsa o da şudur ki; diziler de günün birinde tıpkı Yeşilçam filmleri gibi en çok müzikleriyle, şarkılarıyla hatırlanacak.   

KASIM 2012

12 Kasım 2012 Pazartesi

Dinlediklerim Kasım 2012


TEMAS – “BANA BİR YALAN SÖYLE”


2006’da yılında Tolga Yükseloğlu ve Savaş Ateşoğlu tarafından temelleri atılan Temas, Altuğ Özgün ve Murat Kanlı’nın katılmasıyla birlikte kendi şarkılarını yazmak ve çalmak üzere yola çıkmış bir grup. 2009 yılında “Hayata Dokun” adlı ilk albüm piyasaya çıktıktan kısa bir süre sonra solist değiştirmek zorunda kaldılar ve şu anki solistleri Alper Fıratlı gruba o günlerde katıldı. Temas kurulana kadar farklı gruplarda çalan ve sahne tecrübesi kazanan grup elemanlarının ortak noktası ise her birinin müzikten bağımsız işlerde çalışıyor olmaları. Halen iş hayatları ve müziği bir arada sürdürürken, bunun zamansızlık gibi ciddi bir sıkıntı yaratmasının dışında ekonomik olarak onlara sağladığı özgürlüğün müziklerine olumlu yönde katkı sağladığını düşünüyorlar.

Temas’ın ikinci albümü “Bana Bir Yalan Söyle”, geçtiğimiz günlerde We Play etiketiyle yayımlandı. Demirhan Baylan gibi kıdemli bir ismin prodüktörlüğünde ortaya çıkarılan albümde söz ve müzikleri grup elemanlarına ait on şarkı ve bir de “remix” var.


Albümün “Pazartesi” gibi öfkeli bir şarkıyla açıldığına bakmayın; yer yer popa yakın duran, kolay dinlenilebilir bir tarzı var Temas’ın. Şarkı sözleri çoğunlukla şiirli tamlamalar, metaforlarla yüklü. Genel tema ise ayrılıklı aşkların iç döküşleri ve bireysel hesaplaşmalar olarak özetlenebilir. Neyse ki bu temayı, yaygın eğilimin aksine, arabesk ya da alaturka motiflerin kolaycılığından uzak durarak müzikliyorlar.

Albümde son sıralara saklanmış olmasına karşın “Bilinçaltından Su Yürütmek” ilk dinleyişte dikkat çeken şarkılardan. İstanbul’da yaşayan ve sadece Pazartesileri değil, her iş gününün sabahı ve akşamında aynı eziyeti çekenlerin kolayca içselleştirebileceği “Pazartesi” tansiyonunuzu yükseltirse, tam aksi istikamette ruh haliyle bir nevi “Pazartesi”nin panzehiri niyetine, “Kusursuz Bir Gün”e kulak kabartabilirsiniz. “Yelkovan” ve hemen ardından gelen “Gölgeler ve Sessizlik” ise dinleyici nispeten daha kolay yakalayabilecek melodik nakaratlı şarkılardan. Oysa grup kolaya kaçmak yerine “Var Bir Şey”e klip çekmeyi tercih etti. “Var Bir Şey” bir kaçış şarkısı. Bir başka şehre, ya da aslında o şehirde yaşayan birine… Şarkıdaki şehir ise (şahsen kaçmak için aklıma birinci sırada gelmeyecek olan) Ankara.


Grubun müziğine hâkim olan doksanlı yıllar “britpop”u etkisinin en çok hissedildiği şarkılardan biri “Bu Sefer Son “. Bu şarkıda gruba vokaliyle Aydilge eşlik ediyor. Gitarların alıp götürdüğü “Boy Aynası”, yaz gecelerinin ateş başı şarkıları gibi tınlıyor. Albüme adını veren “Bana Bir Yalan Söyle” bence albümün en etkili şarkısı değil. Buna karşın bu şarkının elektronik müziğin popüler akımı “dubstep”le “rock”ı buluşturan “remix” düzenlemesi enteresan bir deneme olmuş. “Kahramanım” ise albümdeki bir başka iyimser (iyi hissettiren) şarkı; özellikle de o kahramanın aslında kendiniz olduğunu düşünürseniz.


Özet olarak; iyi düzenlenmiş, iyi çalınmış ve iyi bir “sound”la dinleyiciye ulaştırılmış şarkılara ve bazı şarkılarda yakalanmış genel geçer kriterlerinin üzerinde seyreden armonik yapıya rağmen, Türkçe “rock” müziğinin ortasından bir yerden ses veriyor Temas. Yani bütününde iyi bir albüm, belirgin bir karakteristiği olmadığı için yeterince etkili olamıyor. Radyoda bir şarkısına rastladığınızda, “Evet bu Temas” diyerek kolayca ayırt edemeyebilirsiniz mesela. Ya da albümü başından sonuna bir kez dinlediğinizde, kulağınızda bir ‘Temas müziği’ ayrımı oluşmayabilir.

Sevdiğiniz bir yemeği yemek için herhangi bir lokantaya gitmekle, o yemeği farklı bir lezzetle size sunacağını bildiğiniz bir lokantayı özellikle tercih etmek gibi… Ya da “Açayım da biraz “rock” dinleyeyim,” demekle, “açayım da biraz Temas dinleyeyim,” demek arasındaki ayırım gibi... Temas’ın bu handikapı aşıp aşamayacağını ise kuşkusuz zaman gösterecek.

ALTAN GÜNGÖR – “HER TELDEN”


Henüz ortaokul öğrencisiyken müzikle haşır neşir olmaya başlayan Altan Güngör, Ankara’da geçen üniversite yıllarında bir yandan eğitimine devam ederken, bir yandan da profesyonel olarak müzik yapmaya devam etmiş. İsveçli piyanist Maria Peterson’la tanışması, Altan Güngör’ün bugün elimizde duran albümünün de ilk basamağı olmuş. Güngör’ün Z Müzik etiketiyle yayımlanan ilk albümü, “Her Telden” adını taşıyor.

Albümde on şarkı var; dokuzunun söz ve müziği Altan Güngör’e ait, bir şarkı ise Yusuf Akbuga imzası taşıyor. Düzenlemelerde ise Altan Güngör, Maria Peterson’un yanı sıra yine İsveçli müzisyenler olan  Juan Ochoa Echervarria ve Mario Ochoa’nın imzasını görüyoruz. Albümün kayıtları da İsveç de yapılmış ve müzik direktörlüğünü de dünyaca ünlü Berklee Müzik Okulunda dersler vermiş, bir dönem Tina Turner ile de çalışmış olan Juan Ochoa Echervarria üstlenmiş.


Albüm kartoneti için kaleme aldığı yazıda “Çocukluğumda dinlediğim 45’liklerdeki popüler şarkılardan, üniversite yıllarımda çaldığım “rock” konserlerine, ülkemin dört bir yanına yaptığım yolculukların türkülerinden, dünyanın herhangi bir köşesinde kulağıma çalınan ritimlere ve şehrin caz tınılarına, farkında olup olmadan biriktirdiğim her türlü duygudan ve sesten çıktı bu albüm.” diyor Altan Güngör ve daha albümü dinlemeden, neyle karşılaşacağınız konusunda ciddi bir ipucu veriyor. Evet, tam da bu bir cümlenin özetlediği gibi olup bitiyor her şey. Ya da albümün o ilk bakışta çok klişe gelen adı gibi…

Albüm Latin-caz etkileri taşıyan “Düşlerim”le başlıyor, İspanyol ritimleriyle yürüyen “Kork”la devam ediyor. Hemen ardından bu defa “Ha-Yat” adı verilmiş bir “rock” şarkı dinliyoruz. “Ha-Yat”la Tonozu çözüp Akdeniz-Ege sularına yelken açmışken, tasavvuf müziğinden izler taşıyan “Mevlana’ya Türkü” ile kendimizi bir anda Anadolu’da buluyoruz. Hemen ardından gelen “Ler” ise Amerikan Western müziğinin iklimine götürüyor bizi.

Pop-“rock” sularında yüzen “Söyle”yi, “blues” etkili “Utanma” takip ediyor. Albümün tek İngilizce sözlü şarkısı “You” İngiliz popu etkisinde bir şarkı. Bir caz standardı tadı bırakan “Gerçek”in ardından albüm, yaylılarla yürüyen “Zamansız Adam” adlı pop şarkıyla sona eriyor.


On şarkı içerisinde bende ilk dinleyişte ön plana çıkan “Utanma” oldu. Gerek sözlerinin felsefesi, gerekse müzikal yapısıyla bu şarkı farklı bir yerde duruyor. “Mevlana’ya Türkü”nün “intro”sunda Sezen Aksu’nun “Sorma”sından izler var. Albümün açılış şarkısı “Düşlerim” ve sonlara doğru karşımıza çıkan “Gerçek”, “Utanma”dan sonraki favorilerim oldu. 

Bu kadar farklı tarzın ve türün bir araya geldiği bir albümde bir “sound” bütünlüğü yakalamak gerçek bir başarı, öncelikle bunu söylemek lazım. Başka başka müzikal tatlar alırken aynı albümü dinlemeye devam ettiğiniz duygusunu yitirmiyorsunuz ki bu da albümün belki de en kolayca dezavantaja dönüşebilecek en önemli özelliğini avantaja dönüştürüyor.

Şarkıların tamamı çok melodik ve çok kolay kulağı yakalayan armonik yapılar üzerine inşa edilmiş. Bu tanıdıklık hissinin işe yaradığı da söylenebilir. Altan Güngör’ün şarkılarından yer yer Mazhar Alanson, yer yer Bülent Ortaçgil tadını bulmanız çok mümkün. Ne ki albümde belirgin bir şekilde hissedilen bir de kusur var ki o da Altan Güngör’ün vokali. Özellikle pes seslerde sık sık detoneler duyuluyor. Keşke müzikal altyapıya gösterilen özeni vokali için de gösterseymiş Güngör; ortaya çıkan iş çok daha etkili olabilirmiş.   


Bir eleştiri de albüm kapağına getirilebilir. Kartonet tasarımında bazı şarkı sözlerini simgesel olarak destekleyen fotoğraflar kullanılmış ama nedense bu fikir tasarımın bütününde uygulanmadığından amacına tam ulaşmamış. Kapak fotoğrafı ise albümün içeriğine gönderme yapmaktan uzak olmasının yanında soğuk ve itici görselliğiyle albeni yaratmaktan uzak görünüyor.

Yine de bu çekinceler albümü edinmeye ve tekrar tekrar dinlemeye engel değil. Yeni bir öneri sunuyor çünkü Altan Güngör. Dikkate alınması, gözlerden/kulaklardan kaçmaması gereken bir öneri bu. Ayrıca Güngör’ün bundan sonra yapacaklarının/yapabileceklerinin de güçlü bir teminatı. Kulak verin.

GÖLGE HAYAT – “”GÖLGE HAYAT”


Kiminin çoktandır farkında olduğu, kimininse belki de henüz keşfedemediği gölge hayatlarının hikâyelerini anlatıyor Gölge Hayat. Grubun ismi de bu metafordan geliyor zaten. Gölge Hayat’ın kendi adını taşıyan ilk albümü geçtiğimiz Eylül ayında We Play etiketiyle piyasaya çıktı.

“Rock” müzik camiasında kombinasyonlar sonsuz. Genellikle ismini bir albümle tescilleyen gruplara dahil olmadan önce “rock” müzisyenlerinin büyük çoğunluğu çeşitli sahne gruplarından, “cover band”lerden ya da albümsüz ama meşhur grupların rahle-i tedrisinden geçiyor, bileniyor, deneyim kazanıyorlar. Sonra bir gün birilerinin yolları birileriyle kesişiyor, kafalar uyuşuyor, kuvvetler birleşiyor ve ortaya yeni bir grup kombinasyonu çıkıyor. Gölge Hayat tam da böyle kurulmuş bir grup. 2009 yılında altında bir araya gelen Barış Bal, Taylan Dedeoğlu, Berk Evren ve Koray Alarslan, her biri birbirinden farklı deneyimlerinin gücünü birleştirip adını Gölge Hayat koymuşlar.


Albümdeki on şarkının dokuzu grup elemanlarına ait, bir şarkı ise “cover”. Dokuz şarkının sözlerini grubun solisti Barış Bal yazmış. Besteler ise grubun diğer elemanlarına ait.

Albümün çıkışını bir “cover” şarkıyla yapmak şaşırtıcı değil. Her ne kadar söz konusu şarkı Erol Evgin’in kadife sesiyle kulaklarımıza yer etmiş “Bir de Bana Sor”un epeyce sert (yani bir anlamda ters köşe) bir yeniden düzenlemesi olsa da. Hele ki bu “cover” çıkışlı albümler meselesinin nicedir iyiden iyiye eleştiri konusu olduğu gerçeği de ortadayken. Zira bizim memlekette kulaklar önce ne söylendiğini duyar, sonra nasıl söylendiğini dinler. Hal böyleyken bu karar biraz da Gölge Hayat’ın kendi şarkılarına ihaneti gibi olmuş. Çünkü albümde gruba çıkış sağlayabilecek başka vurucu şarkılar da yok değil.


Gölge Hayat alışılagelenin aksine müziğin sert iklimini davuldan ziyade gitar ve klavyeye yaslamış bir grup. Bunun grubun anotomik yapısıyla da bir ilgisi var aslında zira Gölge Hayat’ta kadrolu bir davulcu yok. Albüm kayıtlarında şu sıralar Yaya’da çalmakta olan Mert Alkaya davulda Gölge Hayat’a eşlik etmiş.

Grubun ne söylediğini değil, nasıl söylediğini öncelikli kafaya takarsanız şayet, duyacağınız “sound”dan memnun kalacağınızı söyleyebilirim. Bir ilk albüm olmasına karşın, ergenliği çoktan geride bırakmış, olgun ve profesyonel bir “sound” ortaya çıkarmış Gölge Hayat. Bununla birlikte albüme açılış yapan “Pembe Rüyalar” özellikle “Sabah treninin son vagonunda” cümlesinde gerek melodik, gerekse vokal tekniği olarak Teoman şarkılarının (mesela “Rüzgar Gülü”nün) çok yakınından geçiyor. İkinci şarkı olarak karşımıza çıkan “Bir de Bana Sor”dan hemen sonra dinleyeceğiniz “Son Çıkış” da “biraz gamsız ol,” telkiniyle albümdeki diğer şarkılarla çelişen bir felsefe taşıyor. Ve dördüncü şarkı “O Yerde” nispeten daha genç duran bir aşk şarkısı. 


Bu dört şarkının arka arkaya sıralanması belli ki tesadüf değil; tamamen ticari bir karar. Oysa grubun müziğini daha iyi tanımlayan ve albümün asıl kozları olarak nitelendirilebilecek şarkılar bu noktadan sonra başlıyor. Özellikle “Yaşamak Bir Gün Daha”, “Uyan”, “Sahte Cennet” ve “Gölgeler Şehri” albümün yükünü çekebilecek güçlü ve etkili şarkılar. Sözlerinin taşıdığı derinlikle de bu şarkılar gruba ve albüme adını veren Gölge Hayat metaforuna vurgu yapıyor.

Türkçe “rock” müziğin neredeyse zorunlu hale gelen birkaç vokal tekniği var biliyorsunuz. Neredeyse bütün “rock” erkek vokaller ya Kaan Tangöze usulü alaturka-arabesk, ya Emre Aydın usulü şehirli ergen ve ya da Teoman usulü kırık dökük, romantik serseri. Neyse ki Gölge Hayat bu sıraya girmemiş. Barış Bal’ın vokali birkaç şarkının birkaç cümlesinde Teoman’ı anımsatıyor ama albümün bütününde sözcükleri deforme etmeden, yerli yersiz çekiştirmeden, eğip bükmeden şarkı söyleyen iyi bir şarkıcı dinliyoruz. Bu da gruba bir başka artı kazandırıyor.


Gölge Hayat’ın yolun çok başındayken, ortalarındaymış izlenimi veren bu ilk albümü, Türkçe “rock”ın 2012 hanesinde kayda değer işlerden biri olarak anılabilir.