Bu Blogda Ara

29 Mart 2012 Perşembe

"Âlâ Turka" Başlasın!


Bir önceki yazımda bahsetmiştim; müzik dünyasında 2012 yılının yükselen değerlerinden biri de alaturka olacak. Bu tezimi Aslı Hünel ve Jale Parıltı albümleriyle öne sürmüştüm ama arkasının geleceğini de biliyordum elbette. Nitekim kısa bir süre önce Doğan Müzik'in birinci adamı Samsun Demir de Twitter'dan açıkladı. Bu yıl içerisinde DMC'ye bağlı iki önemli pop ikonu birden alaturka albümlerle dinleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor. 

Sertab Erener'in albümü muhtemelen Nisan ayı içerisinde piyasada olacak. Ajda Pekkan ise yıllardır böyle bir projeden bahseder ama, onun anlık karar değiştirmeleri meşhurdur bilenler bilir, haliyle albüm bu yıl çıkar mı çıkmaz mı kimse garanti veremez.


Bana sorarsanız her ikisinin de alaturka albüm yapmaya ihtiyaçları olmadığı gibi dinleyicilerinin de "aman bir alaturka okusalar da dinlesek" gibi bir kaygıları yok. Ama bu bir hevestir, belki kendini kendine ispat, belki kendini bir daha bir daha aleme ispattır. Olur a belki de kim bilir Yeşim Salkım ve İzel'inki gibi bir "vefa borcu" gerekçeleri vardır, bilemeyiz. Bize düşen beklemek ve zamanı gelince de dinlemek.

Sadece bir pop şarkıcısı olarak adlandırmanın epeyce haksızlık olacağı, dört dörtlük müzisyen Fatih Erkoç ise alaturka şarkılardan oluşan çift diskli albümünü tamamladı bile. "Babamdan Miras" adlı albüm önümüzdeki hafta satışa sunulacak. "Dertliyim Ruhuma Hicranımı" ile başlayıp "Olmaz İlaç"larla, "Enginde Yavaş Yavaş"larla devam eden bu seçkide, Fatih Erkoç hem kendisine, hem de babasına ait alaturka eserlere de yer vermiş. 


Fatih Erkoç gibi elinden ve dilinden her türlüsü gelen yetkin bir müzisyen için farklı mecralara akmak, farklı deneyimlere yelken açmak gayet anlaşıulabilir bir heves. En azından sakil durmuyor. Henüz albümü dinlemedim ama dinlerken hayal kırıklığına uğramayacağıma şimdiden emin gibiyim. Kaldı ki bence Fatih Erkoç'un müzikte en kötü olduğu alan pop şarkıları. 

Alaturkanın yükselişine dikkat çektiğim yazıda, bu eğilimin çıkış noktalarından birinin de Mine Geçili'nin "Zeki Müren Şarkıları" albümü olduğunu söylemiştim. Bu albüm her ne kadar büyük ses getirmemiş olsa da sektörün içine girdiği kısır döngüde başka bir kapı açtı. Nitekim bugünlerde piyasaya çıkan bir başka albüm daha var ki, alenen aynı yolda yürüyor.


TRT İstanbul Radyosunda ses sanatçısı olan Ayfer Er, TRT usulü alaturka televizyon programları nedeniyle de meraklılarının tanıdığı ve sevdiği bir isim. Hali hazırda TRT radyolarında çalışan ses sanatçıları arasında gayet dikkat çekici isimler var aslında. Tek şanssızlıkları biraz geç doğmuş olmaları. Zira bundan bir yirmi otuz yıl kadar önce bu işi yapıyor olsalardı, gazino sahnelerine assolist olarak transfer olmaları işten bile değildi.

İşte Ayfer Er de son dönemin dikkate değer isimlerinden biri. 2004 yılında "Ağlatma Ne Olur" adını taşıyan ilk albümünü piyasaya süren Ayfer Er'in bugünlerde piyasaya çıkan yeni albümü "Beklenen Şarkı" adını taşıyor. Albümde 11 Zeki Müren bestesinin Ayfer Er yorumları var. Nasıl? Fikir tanıdık geldi mi?


Bir de Safiye Soyman var... 

1985 yılında TRT televizyonunda katıldığı bir bilgi yarışması sayesinde ilk kez ekranla tanışan Soyman, ne yaptı etti, çocuklu bir ev kadınından bir assoliste dönüşmeyi başardı. Yıllar içerisinde onun o, ağırbaşlı, çok hanımefendi assolist çizgisinden çok bir "show-girl" çizgisine yakın olduğu ortaya çıktı; o da (farkında olarak ya da olmayarak) ekmeğini buradan çıkarmaya başladı.

Kimsenin albüm çıkaramadığı, sektörün sektelere uğradığı zamanlarda bile Safiye Soyman rahat rahat albüm yayımlayabilen ender isimlerden biriydi. Albümlerinde arabesk de okudu, alaturka da, türkü de. Memlekette kaç kişi "takayım da teyibe bir Safiye Soyman kaseti, dinleyeyim" der/demiştir bugüne dek onu bilemem ama demek ki böyle bir talep vardı ki arz da gerçekleşti. 


Safiye Soyman'ın son albümü "İstanbul Olmaz Olsun"un üst başlığı da "Alaturka Şarkılar". Bu albüm aslında geçtiğimiz yıl "Muhteşem Alaturka Şarkılar" adıyla piyasaya sürülmüştü. Beklenen randıman alınmamış olacak ki bu defa bir şarkı ilaveyle ve kapak değişikliğiyle tekrar piyasaya sürülmüş.
 
Albüme adını veren Hakan Altun bestesiyle arabesk bir açılış yapılıyor, ardından Yusuf Nalkesenler, Kamuran Yarkınlarla filan çok da ağıra kaçmadan alaturka meş ediliyor; derken albüm "Eyvah Eyvah" filmleriyle dilimize yerleşmiş "Bu Fasülye 7,5 Lira" ve "Kara Çalı" türküleriyle sona eriyor. Bugüne kadar hiç teyibe kasetini koyup dinlemek gelmediyse içinizden, belki bu albümde gelir diye düşünmüşler muhtemelen ama dürüst olmak gerekirse benim yine gelmedi. 

Son haberimiz ise Sibel Can'dan. 


2009 çıkışlı "Benim Adım Aşk"la çok da iyi bir ivme yakalayan Sibel Can'ın geçtiğimiz yıl piyasaya çıkan son albümü "Seyyah" iki seksen yatmıştı. Popüler bestecilerden şarkı alma hırsı ve gayretinin bir yerden sonra işe yaramadığı, Sibel Can'a Sinan Akçıl ve Soner Sarıkabadayı şarkılarının yakışmadığı gibi gerçeklere ne uyandı bilemeyiz ama Sibel Can bu defa dinleyicilerinin karşısına "Meşk" adı verilmiş alaturka bir albümle çıkacakmış. 

Albümün görselleri yavaş yavaş ortalara çıktığına göre, çıkışı yakındır. İçerik ise şimdilik saklı. Muhtemelen bir kaç hafta içerisinde Sibel Can yine ortalara dökülüp, "albümde şu şarkı var bu şarkı var, çok severek okudum," filan demeye başlar. Daha şimdiden dinleyenlerin bu şarkıları Sibel Can'la tekrar hatırlayacağı filan yazılmaya başlandı ki hâlâ hatırlamadığımız eski şarkı kaldı mı diye merak içerisindeyim. Kim bilir belki de albüm repertuarında bugüne dek hiç yeniden söylenmemiş, çok gizli eski şarkılar vardır. Onu da bekleyip göreceğiz. 


Alaturka cephesinden haberler şimdilik bu kadar. E bu kadar haberin üzerine Sezen'den sözü alsak da "Âlâ Turka başlasın" desek, en azından başlık da çıkmış olur değil mi?

MART 2012


23 Mart 2012 Cuma

Dinlediklerim 3

ASLI HÜNEL – “ASLI OLAN ŞARKILAR”


Pop iyiden iyiye “rock”a sardırınca, orta yaş ve üstü kitlenin ilgi alanından da giderek uzaklaştı haliyle. Bir süredir bu alanda açılan boşluk alaturkaya geri dönüşü getirecek gibi gözüküyor. Son dönemde sektörün en çok iş çıkaran firmalarından biri olan Seyhan Müzik, geçtiğimiz günlerde ardı ardına iki alaturka albümü birden piyasaya sundu.

Bu yeni nesil alaturka albümlerden biri Aslı Hünel imzası taşıyor.

Ebru Gündeş’in doksanların hemen başında yarattığı fırtınanın peşi sıra, 1994 yılında, henüz 17 yaşındayken ilk albümü ile müzik dünyasına lanse edilen Aslı Hünel, o zamandan bu zamana dört albüm yaptı. Bu dört albüm de dönemin modasına uygun, (dünyanın en anlamsız yakıştırmasıyla) “fantezi müzik” tabir edilen türdendi. Yani alaturka desen değil, arabesk desen belki biraz, alaturka üstü taverna, yer yer pop, alabildiğine ağdalı ve bir o kadar da oryantal bir acayip tür.


Dört yıl aradan sonra yaptığı bu beşinci albümde ise Aslı Hünel bir şarkı hariç tamamen alaturka bir albüm yapmış. Eh, iyi de olmuş. Yakınlarda önce Adnan Şenses’li, Selami Şahin’li tanıtım yemeği ile basına konu oldu albüm, hemen ardından da piyasaya çıkar çıkmaz, beş saat içerisinde üç bin beş yüz sipariş aldığı haberi ile şenlendirdi manşetleri. Elbette hayranları dört yıldır bu albümü bekliyor olabilir. Bundandır ki bir anda müzik market kapılarında bir izdiham yaşanmış, kuyruklar oluşmuş, sipariş patlaması da bundan kaynaklanmış olabilir. Ben yapılan haberlerin yalancısıyım.

Kaldı ki bu ülkede yetmişlerde radyodan Allah’ın her günü “Beraber ve Solo Şarkılar” dinlemiş, seksenlerde Hafif Türk Sanat Müziği peşinde Samime Sanaylarla, Nalan Altınörslerle, Faruk Tınazlarla ömrünü çürütmüş bir kuşağın kalbinde alaturkanın yeri ayrıdır. Bu kuşağın Müzeyyen Senarları, Zeki Mürenleri, Behiye Aksoyları sahnede izlemişliği bile vardır. Belki de üç bin beş yüz siparişin açıklaması, içlerine benim de ne çare artık dâhil olduğum bahis konusu kuşağın/kuşakların alaturkaya özlemidir, bilemeyiz.


Aslı Hünel’in “Aslı Olan Şarkılar” adını verdiği yeni albümü, “aslı”na bakarsanız, güzel bir albüm. Yani en azından düşünce güzel. Ama gelin görün ki albüm kapağına “TSM” damgası vurmakla, alaturkanın en dile pelesenk şarkılarını bir albüme doldurmakla, bir de açılışı hicaz peşrevle yapmakla iş bitmiyor.

“Takın CD’yi, çekin anason kokusunu burnunuza, sonra eşlik edin edebildiğiniz kadar” mantığını da anlarım. Kimseye bu zamanda Hacı Arif Bey’den, Itri’den, İsmail Dede Efendi’den derlenmiş bir repertuarla albüm yapın diyemeyeceğimize göre, “neo”-klasikler ve popüler alaturkalardan fazlasını zamane dinleyicisinin bünyesinin kaldırmayacağı gerçeğinin farkındayız cümleten. Bu uğurda bir “TSM” eseri olduğu epeyce tartışılır “Aynalar”ı bile mazur görebiliriz; hadi diyelim gördük… Ama bu albümde çok daha önemli bir kusur var. Bu albümde bir “TSM” solisti yok!


Aslında Aslı Hünel küçük yaşlarından itibaren Üsküdar Musiki Cemiyeti olsun, Baki Duyarlar, Feriha Tunceli gibi üstadlar olsun, epeyce alaturka tozu yutmuş ama gelin görün ki yıllardır “fantezi müzik” söylemek mecburiyetinde kaldığından mıdır nedir, bu albümde az evvel adını zikrettiğim cemiyet ve hocalara saç baş yoldurtacak kadar fena halde bir arabesk ağzı (piyasa ağzı da derler) ile okuyor o cânım alaturka şarkıları. Öyle ki yer yer Seda Sayan, olmadı Muazzez Ersoy duyuyorsunuz ki hangisi daha evla bilemedim.

Albümün müzik yönetmeni Muazzez Ersoy’un meşhur ve meşum “Nostalji” serisinde birlikte çalıştığı Ali İhsan Kısaç dersem bu benzerlik mana kazanır mı bilmiyorum.


Misal Mine Geçili’nin 2010 yılında piyasaya çıkmış “Zeki Müren Şarkıları” albümünde gerçek bir alaturka solisti vardı. Handiyse TRT solistleri saflığı ve abartısızlığında, devrin zarif assolistleri inceliği ve yetkinliğinde… Nitekim o albümün açılış şarkısının bu albümün de açılış şarkısı olduğuna dikkat ederseniz, projenin ilham kaynağının belki de o albüm olduğunu bile düşünebilirsiniz. Doğru olmayabilir ama ben düşündüm.

Keşke Aslı Hünel bu albümdeki şarkıları seslendirirken biraz daha özen gösterse, albümün kapağındaki damganın hakkını verseymiş. Albüm tadından yenmezmiş o zaman; en azından bizim kuşaklar için…


JALE PARILTI – “MAKAMLARIN SULTANI”

Yine Seyhan Müzik etiketiyle çıkan bir diğer alaturka albüm ise Jale Parıltı’nin “Makamların Sultanı” adlı yeni albümü.


Jale Parıltı uzun yıllardır müzik piyasasının içinde. O da tıpkı Aslı Hünel gibi alaturka eğitimi almış olmasına rağmen başından beri ağırlıklı olarak “fantezi” müzik denilen türde şarkılar söyledi, albümler yaptı. Hatta bir dönem türkü de okudu. Ayakta kalmanın giderek zorlaştığı müzik dünyasında Flash TV senin, Bakırköy Felek Fasıl Restoran benim dolaşan, şarkı söyleyen Parıltı evlendikten sonra, eşi A.Kadir Şeker’in prodüktörlüğünde yıllardır istediği tarzda bir albüm yapma şansını yakalamış.

A.Kadir Şeker, Gülen Medya adını taşıyan bir menajerlik, tanıtım ve müzik yapım firmasının sahibi. Hal böyle olunca Kadir Bey eşi için hiçbir masraftan kaçınmamış ve şimdilerde pek de görmeye alışık olmadığımız türden pahalı bir prodüksiyon yapmış.


Albümde iki disk var. Birisi Jale Parıltı’nın solist olarak yer aldığı alaturka şarkılardan oluşan “Makamların Sultanı” albümü, diğeri ise “Vesile” adı verilmiş, keman, kanun, klarnet, ney, ud ve yaylı tambur sololarından oluşan 11 parçalık nefis bir enstrümantal albüm.

Konsepte son derece uygun şık bir kartonet içerisinde sunulan bu iki diskin yanı sıra, bir de kitapçık çıkıyor kutunun içinden. “Müziğin İnsan Sağlığı Üzerine Etkisi” adını taşıyan bu kitapçıkta, müziğin ve makamların hastalıkları ve insan psikolojisini iyileştirici etkisi üzerine çeşitli kaynaklardan derlenmiş yazılar var. Meraklıları için de, konuya yabancı olanlar için de BİR HAYLİ dikkat çekici böylesi bir kitapçığı albüme ilave etmek neresinden baksanız epeyce yüksek maliyet getirmiş olmalı. İşte bu noktada, kitapçığın son sayfasında yer alan sponsor logoları açıklayıcı oluyor.


“Vesile” albümünde yer alan parçaların her birinin karşısına bir isim yazılmış. Mesela birinci sırada yer alan rast makamındaki kanun solonun karşısında Leyla Elfin yazıyor. Leyla Elfin aslında Jale Parıltı’nın bu albümün kayıtları sırasında karnında taşıdığı kızının adı. İkinci sıradaki A.Kadir Şeker Parıltı’nın eşi. Sonraki isimlerse albüme katkıda bulunan sponsor kişi ya da kuruluşların isimleri. İlk bakışta onları enstrümanları çalanlar zannediyorsunuz, çünkü öyle bir algı uyandırıyor ama belli ki parçaların ithaf edildiği kişiler bunlar.

Gelelim “Makamların Sultanı”na…

Albümde çok bilinen alaturka şarkıların yanı sıra bir kaç yeni eser de var. Böylece bir denge sağlanmış, kolaycılığa kaçılmamış. Yeni şarkılar arasında özellikle “Aşk Davası” dikkat çekici.


Şarkılar usta müzisyenler tarafından çalınmış. Düzenlemeleri yapan İlker Tekyaygil ve Hatem Tutuş da bu avantajı iyi kullanmışlar. Jale Parıltı’nın yorumunda yer yer arabesk-“fantezi” geçmişinin izleri belirginleşiyor. Aslı Hünel için yazdığım şeyin aynısını yazacağım yine. Keşke bütün bu özen ve emeğin üzerine Jale Parıltı da daha sade, daha usulüne uygun bir icra tekniğini tercih etseymiş.

Albüm kartonetinde  “Güzide Toranoğlu”, “Pir Sutan Abdal” gibi yazım hataları, söz ve bestecilerin yerlerinin yanlış yazılmış olması gibi kusurlarsa bu prodüksiyonun titizliğine gölge düşürüyor. “Tadı Yok Sensiz Geçen” şarkısının herkesin bin yıldır ezber ettiği sözlerinde Parıltı’nın “sarıldım kadehlere” bölümünü “sarıldım anılara” şeklinde değiştirmesi ise neresinden baksanız biraz ayıp kaçmış.


Önceki şarkılarını, tavrını ve imajını bilenleri şaşırtacak kadar değişmiş Jale Parıltı. Sadece dış görünüşünü ve müziğini değil dünya görüşünü de değiştirdiği çok belli. İşin o kısmı kendisinden başkasını ilgilendirmez elbette. Müzikal anlamda daha önce bulunduğu yerden birkaç basamak yukarı çıktığı rahatlıkla söylenebilir.   Alaturka sevenlerin dinlemekten keyif alacağı, başından sonuna sıkılmayacağı bir albüm çıkmış ortaya. Jale Parıltı, çok iddialı albüm isminde olduğu gibi “Makamların Sultanı” olmaya terfi eder mi bilinmez ama bu albümün önümüzdeki dönemde etkisinin daha fazla hissedilmesi muhtemel alaturka furyasında kayda değer bir iş olarak anılacağı şimdiden kesin.

MART 2012

21 Mart 2012 Çarşamba

Arzu'nun "Zaman Tüneli"


O, Türk popunun gelmiş geçmiş en güzel kadınlarından biriydi... Şarkıcılık perfomansı, sesinin güzelliği ve yeteneğiyle aranılan bir solist, beğenilen bir şarkıcıydı. Bir gün bir hastalığa yakalandı ve yıllar sonra hastalığıyla dalga geçtiği "Kemo Ağa" şarkısıyla, hiç de alışık olmadığımız bir halde karşımıza çıktı. 


Arzu Ece'nin bugüne dek katıldığı bütün Altın Güvercin ve Eurovision Şarkı Yarışmaları şarkılarını ve diskografisinin hiç bilinmeyenlerini de içeren, 70'lerden bu yana süregelen müzikal macerasını okurken müthiş bir hayata tutunma, her şeye rağmen ayakta kalma hikâyesini de birlikte okuyacaksınız.
Herkesin bir hikâyesi var. Çoğu zaman hayatın telaşesi içerisinde kendi hikâyemizi yaşayıp giderken yanımızdan yöremizden teğet geçen hikâyeleri ya görmüyor/göremiyor ya da görmezden geliyoruz. Ancak neden sonra fark ediyoruz aslında hepimizin hayatının/hikâyelerinin birbirinden ayrılmaz bir biçimde iç içe geçtiğini. 

Okuyacağınız, Arzu Ece’nin hikâyesi. Ama pekâlâ sizin, benim ya da bir başkasının hikâyesi de olabilirdi. Kim bilir kimlerin hikâyelerinde kendi hikâyelerimizin cümleleri saklı. Belki de en çok bu yüzden okumalı, görmeli, dinlemeli başkalarının hikâyelerini.

11 Mart 2012 Pazar

Radyo Günleri


Woody Allen’ın hem yazıp hem yönettiği “Radyo Günleri” diye bir film vardı. Seksen sonlarında seyredip çok etkilendiğim bu film, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerika’nın Brooklyn bölgesinde yaşayan Musevi bir ailenin öyküsü üzerinden radyonun altın çağını anlatıyordu. Radyonun neredeyse hayatın merkezi haline geldiği, dünya savaşın pençesindeyken yokluk ve sıkıntı çeken insanları radyo programlarının oyaladığı yıllar…
Ben o yıllara yetişemedim ama ben çocukken bu ülkede de radyonun etkisi (filmdeki kadar olmasa da) az buz değildi. En azından radyo henüz televizyona yenilmemişti. 


Benim kuşağımın en unutulmaz radyo deneyimi hiç kuşkusuz “Okul Radyosu”ydu. Hiç kaçırmazdık. O zamanlar böyle sabahtan akşama devam eden okullar yoktu. Bir sene sabahçıysanız, ertesi sene öğlenci olurdunuz ve yarım gününüz mutlaka size kalırdı. Bundandır ki “Okul Radyosu” da günde iki kez yayına girerdi; sabahçılar öğleden sonra, öğlenciler sabahları dinleyebilsin diye.

Çeşitli eğitici ve öğretici, ama bir o kadar da eğlendirici bölümlerin yer aldığı, okulda gördüğümüz derslerin hafifletilmiş ve radyoya uyarlanmış bir şekilde karşımıza çıktığı bu programın içinde sınıflara özel bölümler bulunurdu. Mesela üçüncü sınıftayken birinci sınıfların bölümünü dinleyince çok basit bulur, beşinci sınıfın bölümünü ise acaba anlar mıyız diye merakla dinlerdik.

“Okul Radyosu” okul hayatımızda da önemli yer tutardı. Bir gün önce dinlenilenler, bir gün sonra okulda hem arkadaşlar arasında konuşulur, hem de öğretmen tarafından dersin bir yerinde mutlaka gündeme getirilirdi. 


Aslında şimdi düşününce fark ediyorum ki, seksen ve doksanlarda “Susam Sokağı” ne ise, yetmişlerde “Okul Radyosu” o imiş bizim için. Bizden sonra “Okul Radyosu”nu  dinleyerek büyüyen çocuklar başka çocuklar da oldu mu onu bilmiyorum çünkü ben henüz büyümüştüm ki radyo televizyonla baş edemez hale geldi.

Hafta sonları yayınlanan ve stüdyoda seyircili olarak canlı kayıtla gerçekleştirilen programları severdim bir de. Ama en çok radyo tiyatrolarını severdim.


Bazen edebi eserlerden uyarlanmış, bazen de özellikle radyo için yazılmış olurdu radyo tiyatroları. Genellikle on beş gün, bir hafta boyunca sürer, her gün aynı saatte, “arkası yarın” şeklinde, bölüm bölüm yayınlanırdı. “Yalan Rüzgarı”nın, “Cesur ve Güzel”in ya da ne bileyim “Köle Isaura” türevi Latin Amerika dizilerinin ucuz, basit, sıradan ve içi boş dünyalarıyla oyalanmaya başlamazdan çok evvel, radyo tiyatrolarıyla sadece seslerin ve efektlerin yarattığı hayal dünyalarında dolaşır, zenginleşir, dolardık.

O zamanlar jest ve mimiklerinden ziyade sesleriyle oynamayı oyunculuktan sayan bir ekolden yetişmiş tiyatro oyuncularımız vardı ve bu nedenle seslendirdikleri radyo tiyatroları da alabildiğine düzgün diksiyonlu, hatta bu nedenle biraz yapay, ama fevkalade etkileyici olurdu. 


Çocukluğumun bir döneminde ben de nice çocuk gibi radyo cihazının içinde minik insanlar olduğunu ve bütün o seslerin onlardan geldiğini zannettim. Onları görebilmek için radyoyu sökmeye niyetlendiğim de çok oldu ama çok sevdiğim o cihazın bozulabilme ihtimalinden ürktüğüm için buna hiç cesaret edemedim.

Sonra günün birinde ansızın kendimi radyonun içinde buldum. Artık o minik insanlardan biriydim ben de. Üstelik özel radyolar furyası yeni başlamış ve radyolar tıpkı Woody Allen’ın filmindeki gibi gündelik hayatlarımızın baş köşesine oturmuştu. 


Bu bir yeni hevesti, bir sonradan görmelikti ve elbette geçecekti. Nitekim geçti de… Ama benim radyo günlerim o zaman bu zaman hiç bitmedi.
 
Zaman zaman (tıpkı bugünlerde olduğu gibi) ara vermiş olsam da, radyonun içinde olmanın hazzı ve heyecanı yıllar boyunca bende bir dirhem eksilmedi. Ve program yaptığım dönemlerde beni dinleyenlerin hayatlarına neler katabileceğimi, nasıl izler bırakabileceğimi hep bildim. Hep bunun farkında olarak geçtim mikrofon karşısına ya da bilgisayar başına metin yazmaya.

Yıllar boyunca yaptığım bütün programları hep aynı cümleyle bitirdim: “Şarkılar hayatınızda hep olsun, müziksiz kalmayın, hoşça kalın!” Bu yazıyı da bu cümleyi biraz değiştirerek noktalamak isterim: “Radyo hayatınızda hep olsun, radyosuz kalmayın, hoşça kalın!”     

ARALIK 2011

10 Mart 2012 Cumartesi

Dinlediklerim 2

YAYA – “BAY A.’NIN HİKÂYESİ”


Ata Akdağ, Mert Alkaya, Ferhat Hasanoğlu ve Taner Keleş’ten kurulu Yaya, 2007 yılında kurulmuş bir grup. Her biri daha önce farklı şarkıcı ve gruplarla çalışmış bu dört müzisyen bir araya geldiklerinde, Türkiye’de daha önce çok az sayıda örneği görülmüş bir müzik türünün, bir ekolün peşinde koşmaya başlamışlar.

Aslında bu bir Ata Akdağ projesi. Daha sonra adını Flört olarak değiştirecek Kim Bunlar grubunda yer alan, bir süre Feridun Düzağaç’la birlikte çalışan, Yaya’da ise hem solist olan hem de “keyboard” çalan Akdağ, “Bay A.’nın Hikâyesi” adını verdiği bu ilk albümün/projenin de mimarı aynı zamanda. Albümün bütününde anlatılan hikâye ve her biri hikâyenin bir parçası olan 12 şarkının söz ve müzikleri de ona ait.


Yaya’nın müziğini progresif senfonik “rock” olarak tanımlamak mümkün. Cazdan ve klasik müzikten de etkiler taşıyan, gerek müzikal yapısı, gerekse enstrüman icra teknikleriyle karmaşık, kompleks, deneysel, ilerici bir tavrı olan bu müzik türünün progresif kısmına çok örnek verilebilse de Türk popüler müzik tarihinde, senfonik “rock” diye tanımlanabilecek çok az sayıda iş yapıldı bugüne dek. İlhan İrem’in “Pencere”, “Köprü”, “…Ve Ötesi” üçlemesi, Cem Karaca’nın “Safinaz”ı, Barış Manço’nun “Yeni Bir Gün” albümünde “Yeni Bir Doğdu Merhaba”yla başlayan ve birbirine bağlı beş parçadan oluşan çalışma, Zuhal Olcay’ın Vedat Sakman ve Mehmet Teoman’la yaptığı ilk albümü “Küçük Bir Öykü Bu” şimdi ilk aklıma gelenler.


“Bay A.’nın Hikâyesi”, adından da anlaşıldığı üzere, başından sonuna bir hikâyeyi anlatan 12 şarkıdan oluşan bir albüm. Kolay anlaşılır, kolay algılanır bir hikâye değil bu. Metaforlar ve gerçek üstü öğelerle örülmüş, çok boyutlu, çok açılımlı, alegorik, masalsı bir hikâye. İçinden aşk da çıkarabilirsiniz, politik göndermeler de. Bembeyaz bir örtünün, hiç eksilmeyen karın altında kalmış, belki de aslında hiç var olmamış bir köyün en saygını Bay A.’dan yola çıkarak o köye, o köyün var olduğunu sandığımız coğrafyaya, o coğrafyada yaşanan hayatlara dair şarkılar dinleyene bir “easy listening” rahatlığı vaat etmiyor. Progresif “rock”ın doğası gereği, eğlenirken, coşarken ya da kahrolurken, içerken size eşlik edecek, kolayca eşlik edilebilecek şarkılar değil bunlar. Müziği sadece müzik olduğu için dinleyen kulaklar istiyor.


Dolayısıyla bu albümü “şu şarkı iyidir, bu şarkı daha iyidir, ötekisi fena değildir,” diye yazmak, yorumlamak anlamlı olmaz. Albümü bir bütün, hatta tek bir şarkı gibi düşünmek, şarkıları sırasını değiştirmeden dinlemek gerekiyor. Tabii bir de hikâyeye daha çabuk vakıf olmak için 16 sayfalık kitabını okumak. Bu kitap albüm kartonetinde yok ancak grubun internet sitesinden (www.yayamuzik.com) ulaşabilirsiniz.


Türün bir başka olmazsa olmazı da konseptin tamamlayıcısı albüm kartonetleri kuşkusuz. 33 devirli plakların CD’lere kıyasla devasa boyutlardaki kartonetleri, geçmişte yapılmış işlerin kapak tasarımlarının da birer sanat eserine dönüşmesini kolaylaştırmakta idi. CD kartoneti boyutlarında o etkiyi yakalamak mümkün olmasa da, bu albümün Ayşegül Özen imzalı tasarımında kullanılan buzul görüntüsü, sonsuzluk ve hiçlik çağrıştıran detaylar ve buz beyazı tonlar, albümün içeriğine son derece uyumlu olmuş.  


Yenilikçi, cesur ve etkileyici bir albüm “Bay A.’nın Hikâyesi”. Grup hep bu türde işler mi yapacak, yoksa bu sadece tek albümlük bir deneysel çalışma mıdır bunu zaman gösterecek ama Türkiye’de alternatif  müziğin giderek renkleri çeşitlenen skalasında, bu albüm bundan sonra yapılacak bu tarz çalışmaların önünü açacak gibi gözüküyor.  



ZİFT – “PARÇALAR BU RÜZGÂR”

Yurt dışında 45’likler icat olduğundan beri, formatı ne olursa olsun değişmeyen “single” geleneği Türkiye’de son birkaç yıldır mecburiyetten yerleşmeye başladı. 45’liklerin yürürlükten kalktığı 1981 yılından sonra önce kaset, sonra CD formatında yapılan “single” denemeleri pek de başarı sağlamazken, son dönemlerde dijital satışın ön plana çıkması, albüm maliyetlerinin yüksekliği ve mekanik satış için tıpkı semt pazarı esnafının bir kilosu 10 lira demek yerine yarım kilosu beş lira demeyi tercih etmesi gibi, alıcıya daha cazip görünen fiyat seçenekleri gibi nedenlerle tercih edilmeye başlanan “single” formatı, tam olarak yurt dışındaki mantıkla olmasa bile, yine de yavaş yavaş sektöre hâkim olmaya başladı.

“Yurt dışındaki mantık”dan kastım şu ki; “single” illa ki bir albüm öncesi yayımlanan bir şey değildir. Albümden tamamen bağımsız da olabileceği gibi, albüm yayımlandıktan sonra da bir ya da birkaç şarkıyı “single” formatında piyasaya sürmek mümkündür. Buna şimdilik pek alıştığımız söylenemez.


İşte bu nedenle Zift grubunun geçtiğimiz günlerde yayımlanan “single”ını görünce şaşırmadan edemedim. Zira içinde bu “single”da yer alan iki şarkı da, 2010 yılında yayımlanan ilk albümlerinde yer alan şarkılardı. Diyeceksiniz ki “ben zaten albümü almıştım, şimdi bunu niye alayım?” Bir kere yeterince dinleyiciye ulaşamamış, zamanlama hatası, tanıtım ve benzeri nedenlerle güme gitmiş şarkıları daha kolay satılabilir bir formatta yeniden piyasaya sürmek hiç de fena bir fikir değil. Kaldı ki bu “single”daki şarkıların albümdekilerden farklı düzenlemeleri de var.


Cantek Batur, Olay Andaç, İlker Göçmen, Barış Samir ve Yavuz Yurtgüder’den kurulu Zift’in ilk albümü “Yanlış Şeyler”, 2010 yılının Aralık ayında piyasaya sürülmüştü. Aslında grup doksanlı yılların başında kurulmuş, uzun süre sahnede “cover” şarkılar çalarak deneyim kazanmışlardı. Ancak o zamanlar grubun adı Sally Blue idi. Sonra bir müddet özel sebeplerle dağıldılar ve 2008 yılında Zift adıyla tekrar bir araya geldiler.


İlk albümde 12 şarkı yer alıyordu. 11 şarkının söz ve müziği grup üyeleri Cantek Batur, Olay Andaç ve İlker Göçmen imzaları taşırken, “Ah Bir Ataş Ver” türküsünü de “rock” bir düzenlemeyle seslendirmişlerdi.

Ağırlıklı olarak sert “rock” tınıları içeren, Türk “rock” müziğinin yükselen değeri ergen romantizmi ve arabesk/alaturka öğelere sırt çeviren, daha orta yaşlarda, yer yer depresif, satır aralarında muhalif, belki de doğru kelimenin “olgun” olacağı bir müzik yapan grup, özellikle albüm sonrası adından söz ettirdi ve kendi dinleyicisini buldu. Ne ki bir Gripin, bir Yüksek Sadakat kadar ana akımda adlarından söz ettiremediler haliyle.


“Single”da grubun ikinci klibi de olan “Parçalar Bu Rüzgâr”ın albüm versiyonunun yanı sıra bir de akustik versiyonu var (klip orijinal versiyona çekilmiş.) Diğer şarkı ise yine daha önce albümde de yer alan “Vazgeç”in akustik versiyonu. Albümde bir hayli sert bir düzenlemeyle ve “distortion” vokallerle yer alan şarkı, bu defa daha “soft rock” sevenlerin de dikkatini çekecek bir hale gelmiş.

“Single” kartonetinde kullanılan görsellerin albüm kartonetiyle uyumlu olması da, bütüne ait bir parça hissini uyandırması açısından çok doğru olmuş. Bu da bizim müzik piyasasında yazık ki çok dikkate alınmayan ama aslında önemli bir ayrıntı. Tasarımı yapan Sibel Yokuş’u tebrik etmeliyiz.  


Bu arada bir tebrik de, dünyanın en büyük plak şirketlerinden biri olan, Türkiye’deki ayağıyla da bağımsız yapımlara arka çıkan, genellikle de alternatif işlerin dağıtımını üstlenen EMI için. Özellikle bu yıl ardı ardına yayımlanan bir çok alternatif albüm EMI katalogundan piyasaya çıktı. 
Bu “single” Zift’in müziğini tanımak için iyi bir başlangıç değil belki; önce albümü dinlemek daha faydalı olabilir. Ancak bir taraftan da tam tersi düşünülebilir. Grubun genel geçer Türkçe “rock” kriterlerine göre biraz ayrıksı duran müziğine yumuşak geçiş yapabilmek için bu “single” iyi bir vesile olabilir.

MART 2012


6 Mart 2012 Salı

Dinlediklerim

BARIŞ SARIDEDE – “FARZ-I MİSAL”


Türkiye’de şarkı yazmanın değil ama, yazdığınız şarkıyı servis etmenin, insanlarla paylaşmanın, duyulmasını, dinlenmesini sağlamanın epeyce masraflı bir çaba olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yani paranız yoksa, ya da maddi bir desteğiniz, sırtınızı dayadığınız bir firma, bir sponsor, bir ağabeyiniz, dayınız vesaireniz yoksa, yazdığınız şarkıları ancak siz dinler, en fazla eşinize dostunuza dinletirsiniz. Diyeceksiniz ki “artık internet var, koyarım You Tube’a, My Space’e olur biter”. (Burada bahsettiğim profesyonel kayıt. Yoksa kurşun kalemi masanın üzerine vurarak bile ritim tutup şarkı kaydedebilirsiniz elbette.)

Masraflarınızı karşılayacak büyük firmalar, yapımcılar bulmak demek, şarkılarınızı onlara beğendirmek demektir her şeyden önce. Bu da taviz vermek demektir. Müziğinize ticaret karıştırmak, ana akıma, genel geçere benzemek, kendi kararlarınızı kendiniz verememek, istenilene boyun eğmek demektir.


İşte bu noktada bağımsız müzik yapım firmaları girer devreye. Tıpkı yayıncılık, sinema ve benzeri sektörlerde olduğu gibi, müzikte de arkasında büyük ve yaygın ağlar, gruplar, tekeller, holdingler bulunmayan, kendi yağıyla kavrulan, az harcayan, az kazanan, zaten kazancı/ticareti birincil amacı ve hedefi saymayan bağımsız, küçük firmalar.

Sekiz Müzik, tam da yukarıda bahsettiğim türden bir müzik yapım firması. 2005 yılında müzisyen Serdar Ekiz tarafından stüdyo olarak kurulan Sekiz Müzik, o günden beri çeşitli müzik yapımlarının, reklam müziklerinin ve albümlerin üretildiği bir merkez iken, 2010 yılında yapımcılık niteliğini de bünyesine eklemiş. Yakın bir zamanda piyasaya çıkan Barış Sarıdede albümü de Sekiz Müzik’in yapımcı olarak imza attığı ilk albüm olma özelliğini taşıyor.


Barış Sarıdede’nin “Farz-ı Misal” adını verdiği ilk albümünde söz ve müziği kendisine ait dokuz şarkı var. Barış Sadrıdede sadece bir tek şarkının sözlerini Semra Sarıdede ile birlikte yazmış.

Başından sonuna dek su katılmamış bir “rock” albümü bu. Sarıdede Türkiye’de “rock” müziğin son dönemde kapıldığı arabesk/alaturka rüzgârından her nasılsa etkilenmemiş. Buna karşın başından beri bu tür müziğin temel sorunlarından biri olan batı menşeli “rock” müziğe özenme/öykünme hatta yer yer birebir taklidi olma tuzağına da düşmüyor. Sarıdede’nin müziğinde zurnada peşrev de yok, Müslüman mahallesinde salyangoz da. Tam dozunda, olması gerektiği kadar yerli bir “rock” müziği var.

Barış Sarıdede’nin müziğini melodik “rock” olarak tanımlamak mümkün. Albümün “sound”u da bunun üzerine kurulmuş zaten. Gitarların ve davulun başrolü hiç kaptırmadığı, buna karşın gürültü patırtı da yapmadığı, tek tek, tane tane duyulduğu temiz, sağlam, belli ki kısıtlı imkânlarla yapılmış olmasına karşın bir ilk albüm için olabildiğince iyi tınlayan bir “sound” bu.


Buna karşın Sarıdede’nin şarkılarında “rock” müziğin temel izleklerinden biri olan şu veya bu şekilde taraf olma, karşı durma, bir siyasi fikrin ya da duruşun peşinden gitme kaygısı pek yok. Daha bireysel dertlerin, açmazların ve en çok da aşkın etrafında dönüyor bütün şarkı sözleri. Siyasi olmak ya da olmamak elbette bir zorunluluk değil, bir tercihtir. Eğer böyle de içini doldurmanız gereken bir iddianız yoksa, kimsenin bir itirazı olamaz. Buradan bakınca meseleye, zaten yeterince melodik şarkılar, sözleri itibariyle de popa evrilmeye çok müsait duruyor. Belki bu anlamda “pop-rock” tabiri albümü daha iyi tanımlayabilir.

Albümdeki bütün düzenlemeleri Barış Sarıdede yapmış, bütün akustik ve elektrik gitarları da kendisi çalmış. Gitar çalmayı Türkiye’de “gitarın ana yurdu” diye adlandırabileceğimiz Yüksekkaldırım’da, Galip Dede Caddesinde çalışırken öğrenmiş. Daha önce bir grupta çalmış, bir albümde de aranjör ve besteci olarak çalışmış. Hayatını bilişim sektöründe kazanıyor iken müziğe yatırım yapması ise tamamen bir müzisyen ruhu taşıması ile ilgili. Örnekleriyle sabittir ki, bu ruhu taşıyorsanız şayet, ne yaparsanız yapın eninde sonunda bir yerden çıkar ve yolunuzu değiştirir.


Albümün bütününde zaman zaman solistten bile rol çalan davulu Hüseyin Öngen çalmış. Bas gitarda ise albümün yapımcısı da olan Sertaç Ekiz var. Ekiz yapımcılığın da önce, yıllar boyunca bir çok ismin orkestrasında, sahnede ve albümlerde bas gitar çalmış, aranjörlük yapmış bir müzisyen. Bu albümde de bas gitarın hissedilir etkisi Ekiz’in başarısı.

Türkiye’de Haluk Levent ve türevleriyle bir akım haline gelmiş ikinci nesil Anadolu-“rock” (Cem Karaca, Barış Manço, Erkin Koray ve benzerlerinin kötü kalite fotokopileri)’ın iki klişesi, bu albümün en büyük hataları. Ortada o tarz bir müzik yok aslında. Gelin görün ki albümün kapak resimleri, o güneş gözlüğü ve o gitarlı pozlar buran buram ikinci nesil Anadolu-“rock”  tadında. Bir de Barış Sarıdede’nin zaman zaman gereğinden yüksek perdelerde dolaşan (“Güneş Girer Penceremden”de olduğu gibi) vokal tekniği de albümü yer yer başka bir kulvara doğru çekiyor. Şarkıların bu kadar bağır çağıra hiç ihtiyacı yok aslında.


Bağımsız bir müzisyenin, bağımsız bir firmayla birlikte kotardığı, emek, sabır ve gayretle ortaya çıkarılmış, belki iddiasız ama bir o kadar da dozunda bir “rock” albümü “Farz-ı Misal”. Kıyametler koparması, çok satması, dillere dolanması bugünün şartlarında, kısa vadede pek kolay görünmüyor. Ama pekâlâ Sarıdede’nin bundan sonra yapacaklarının teminatı olarak görülebilir.


ÖZGÜR KURUM – “ISRAR ET”

Besteci Abdullah Nail Bayşu’nun 1965 yılında kurduğu Bayşu Plak, o zamandan bu zamana aralıklarla da olsa müzik sektörüne hizmet ediyor. Özellikle doksanlı yıllarda “Bay Müzik” adıyla epeyce çok sayıda albüme imza atan firma bünyesinde Cin Ali Project etiketiyle yayımlanan ilk albüm 2010 yılında piyasaya sürülen “Zurnistanbul” olmuştu. Geçtiğimiz aylarda ise bu defa bir “single” yayımlandı.


Son birkaç yıldır bestelediği dizi müzikleriyle ismini duyuran ve 2009 yılında T&A Project’le beraber “Dizi Müzikleri” adı verilmiş bir de albüm yayımlayan Özgür Kurum, bu defa sadece kendi adıyla, iki şarkılık bir “single”la dinleyici karşısına çıktı. Cin Ali Project etiketli bu “single”da iki şarkının birer de farklı “mix”i bulunuyor. Şarkı sözlerini kendisi yazan Özgür Kurum, “Israr Et”in bestesini Arıkan Sırakaya ile, “Hep Aynı” nın bestesini ise Taner Ayan ve Arıkan Sırakaya ile birlikte yapmış. İlk şarkının düzenlemesinde Zafer Paydaş ve Melani Soysal’ın, diğerinde ise sadece Zafer Paydaş’ın imzası var.

Müzik yapımcılığında babasından aldığı bayrağı taşımaya devam eden Naci Bayşu’nun ismi, “single” kartonetinde “projektör” olarak anılmış. “Producer” ve “executive producer” ayrımını bir türlü yapamadığımızdan, her ikisine de zaman zaman “prodüktör”, zaman zaman da “yapımcı” dediğimizden ve üstüne üstlük teşbihte hata olmayacağını atalarımız kim bilir ne vakit söylediğinden, bu tanım çok da şık ve manidar olmuş. Ben “bir yapımcıdan ziyade, bir yol gösteren, bir ışık tutan” diye anladım bu yakıştırmayı, ama doğru ama yanlış.


”Single”ın uygulayıcı yapımcısı ise Zafer Paydaş. İskender Paydaş’ın kardeşi olan Zafer Paydaş da tıpkı ağabeyi gibi popüler müzik içerisinde farklı ve yetkin bir imza olma yolunda ilerliyor. Bu “single” bunun en son habercisi kabul edilebilir.

Özgür Kurum’un dizi müziklerinden çok çok önce, 2001 yılında ilk BBG (Biri Bizi Gözetliyor adlı TV programı) meşhurlarımızdan Tarık’ın albümünde yer alan “Suna” adlı bestesiyle adını duyurmuştu. Kurum’un Karacaoğlan’ın dizelerinden bestelediği “Suna”, Tarık rüzgârının hızını artırmakla kalmamış, ve o yılın en çok dinlenen ve söylenen şarkılarından biri olmuştu. Dizi müziklerinde ise pop temalı, “rock” görünümlü şarkılar üretti Kurum.


“Dizi Müzikleri” albümünde sekiz şarkıya hem söz yazarı, hem besteci, hem de şarkıcı olan imza atan Özgür Kurum’un yayımlandığı dönemde bir hayli de ilgi gören o şarkıların bazıları ise belirli matematik kaygılar içeren, özellikle bir dönem imza attığı dizi müzikleriyle bu alanda neredeyse bir standart oluşturan Kıraç’ın yolundan giden işlerdi. Örneğin klip de çekilen “Senden Başka” tam da böyle bir şarkıydı. “Senden başka, artık düşemem aşka…” türevi klişelerle sürüp giden şarkı sözleri, pop desen değil, “rock” desen değil bir altyapı üzerine haykıran bir şarkıcı.


Bu “single” ise bambaşka bir Özgür Kurum çıkarıyor karşımıza. Time Out dergisinin reklam servisinde mesaili bir işi varken, müziğe devam edebilmek gayesiyle istifa eden Kurum’un müziği ne kadar ciddiye aldığını, hikayesini hiç bilmeseniz bile, sadece bu iki şarkıyla hissedebilmeniz mümkün.

Türk popüler müziğinin skalasında pek de yeri olmayan “R&B” ve “rock” bileşimi bir türü denemiş Özgür Kurum. Büyük de bir risk almış aslına bakarsanız. Çünkü “rock”la bileşimini filan koyun bir kenara, bugüne dek yapılan Türkçe R&B denemelerinin birer özentiden ve taklitten ileriye gidebildiğini söyleyebilmek mümkün değil. Oysa Kurum bu türü hem Türkçe’yle çok iyi anlaştırmış, hem de ortaya çıkan işi üzerine gayet iyi yakıştırmış. Şarkı sözleri başta olmak üzere her şey yerli yerinde. Dahası müzikal değeri hiç yabancı atılmayacak düzenlemelerle şarkıların çizgisi de yukarılara çekilmiş.


“R&B” söylüyor olmanın getirdiği yanlış Türkçe vurgular da olmasa tadından yenilmeyecekmiş. Eskiden bunun tam aksi iddia edilir, hatta yabancı şarkılardan yapılan adaptasyonlarda bozuk aksan makbul sayılırdı. Ama artık biliyoruz ve örneklerini de görüyoruz ki düzgün Türkçe diksiyonla da her nevi yabancı menşeli müzik icra edilebilir. Özellikle “rock”çıların ve sürekli yabancı dilde şarkı söyleyenlerin bayıldığı bu Amerikan aksanlı Türkçe ısrarı Özgür Kurum’un şarkılarında çok sık değil ama yer yer kulak tırmalıyor.

Dediğim gibi Türk popüler müzik skalasında yeri olan, kabul görmüş bir tür değil bu. Bundandır ki algılanması kolay olmayacaktır. Hiç ilgi görmeden bir köşede kalması bile ihtimaller arasında. Ama tıpkı şarkıdaki önerdiği/telkin ettiği gibi “Israr Et”meli Özgür Kurum. Zira eninde sonunda karşılığını bulacak, değeri bilinecek, iyi bir iş yapıyor/yapmış.  

MART 2012

5 Mart 2012 Pazartesi

Bir Süre Kimse 'Cover' Yapmasa!


(Milliyet Sanat Dergisi Şubat 2012 sayısında yayımlanmıştır.)
 

Hiç unutmam, bir ‘cover’ grubu olan Beş Yıl Önce On Yıl Sonra’nın ilk albümü yayımlandığında dinleyip dinleyip içlenmiştik  “Ah eski şarkılar ne güzeldi,” diye… Sene 1981’di ve Beş Yıl Önce On Yıl Sonra “Bambaşka Biri”, “Olmaz Böyle Şey”, “Olmaz Olsun” gibi, en eskisi bilemediniz on yıllık şarkıları yeniden söylüyordu.

O vakit bu vakit başımızı alamadığımız ‘cover’ furyası, halen bütün hızıyla sürüyor. Son olarak Pınar Aylin, “Hit ‘70’ler” adını verdiği albümüyle bu furyaya dâhil oldu.


‘Cover’ şarkılar meşhur ‘rock’ gruplarından nesli tükenmekte olan assolistlere dek herkesin ekmek yediği bir derya deniz. Özellikle yeni lanse edilen bir isim ya da yıldızı ne yapsa eskisi kadar parlamayan bir eski isimse söz konusu olan, albüme alınmış bir ya da birkaç (o da olmazsa bir albüm dolusu) ‘cover’ her derde deva olabiliyor. Yeni bir şeyler üretmek, aramak, bulmak ve beğendirmek bunca zorken, önceden tanınmış ve sevilmiş şarkılara sırtını yaslamayı kim istemez ki? Alan memnun, satan memnun olduğu sürece ne gam!

‘Cover ‘ şarkılar söylemenin gerekçesi her zaman ticari nedenler olmayabiliyor tabii. Vakti zamanında pek sevdiği bir şarkıyı bir de kendi sesinden duymak gibi tamamen duygusal ya da “unutulmuş şarkıları yeni nesillere tanıtmak ve sevdirmek” gibi tamamen kutsal gerekçelerle de bu işe soyunanlar oluyor. Kimine inanıyor, kimine de gülüp geçiyoruz haliyle.


‘Cover’ başlı başına bir deneyimdir aslına bakarsanız. Mesela sahnede, konserlerde ‘cover’ yapmak, bir şarkıyı aslına birebir benzeterek ya da aksine, bambaşka bir hale getirerek icra etmek bir müzisyen için ciddi bir virtüözite jimnastiğidir. Nitekim tüm dünyada olduğu gibi bizde de, rüştünü ispat etmiş müzisyenler bile zaman zaman repertuarlarına ‘cover’ şarkılar alırlar. Bazen bir grup ya da şarkıcı için ‘tribute’ tabir edilen konserler yapılır ve bunu kimse yadırgamaz. Ama oradaki amaç ve sonuç bambaşkadır ki konumuz o değil.

Bir kere maksadınız ne olursa olsun, eski bir şarkıyı yeniden söylediğinizde bir cesaret göstermiş oluyorsunuz ve bu cesaret en hafifinden “Bakın bu şarkıyı ben böyle söylüyorum,” ise, en okkalısından da “Eskisinden daha güzel oldu,” alt metnini taşıyor, siz bunu dile getirseniz de getirmeseniz de. Bunun altından kalkabilmek de öyle her babayiğidin harcı değil.


Sözgelimi Bir Ajda Pekkan şarkısını yeniden söylemeye karar veren birinin aklından hiç mi “Yahu bu şarkı yıllardır Ajda’nın sesinden seviliyor ve dinleniyor. E benim sesim onun yarısı kadar bile değil, yorumculuk desen hak getire. Bu şarkıyı söylemek benim neyime?” diye geçirmez içinden? Hadi geçirmedi diyelim, gelecek eleştirilerden de mi çekinmez?..

Üstelik iddia bazen daha da büyüyebiliyor: “Şarkıları yepyeni bir hale getirdik, filarmoni orkestralarına çaldırdık.” Peki acaba şarkı bunu istiyor muydu?.. Mesela orijinal versiyonu son derece eğlenceli olan, bugün bile nerede çalınsa eğlendiren, eşlik ettiren “Ah Nerede”yi seksenlerin ilk yarısının müzikal anlayışıyla düzenleyip, içine anlamsız sözler ilave ederek tatsız tuzsuz bir hale getirmek “yepyeni hale getirmek” olarak değerlendirilebilir mi?


Albümde bilmem ne filarmoni orkestrasının çalması, düzenlemelerin hakikaten sağlam bir armoni yapısı taşıması filan gerçek olabilir belki ama iyi malzeme kullanmanın her zaman iyi yemek pişirmeye yetmediği de bir başka gerçek olabilir. Tıpkı Pınar Aylin’in albümünde olduğu gibi.

Albümünüzde illa eski şarkıları yeniden söylemek istiyorsanız, öncelikle şarkının orijinal versiyonuyla rekabet (ve dahi kavga) etmeyi bırakacaksınız. Hele ki kulaklara yer etmiş bir şarkıysa, çok az örnek vardır ki orijinalinden başarılı olsun. İnsanlar sevdikleri şarkılara sadıktırlar ve bu genellikle ilk duydukları versiyondur. “Ah ben şunun şurasını değiştireyim, aman şuraya da yeni sözler ekleyeyim, burası fazla bunu çıkartayım,” demeye başladığınız zaman sadece şarkının söz yazarı ve bestecisine değil, şarkıyı onca yıldır sevmiş herkese ihanet ediyorsunuz demektir ki emin olun bunu asla hoş görmeyeceklerdir. Beğenmiyorsanız söylemeyin, illa söyleyecekseniz de değiştirmeyin.


Şarkıyı ilk söyleyenden daha iyi (ya da en azından onun kadar iyi) bir şarkıcı olduğunuz gerçeği de her zaman durumu kurtarmaya yetmeyebilir. Sesiyle sadece kadehleri değil  insanları da titreten Işın Karaca’nın döve döve söylediği arabesk şarkılar, orijinallerini bilenlerin kulağına hoş geldi mi mesela? Bana gelmedi. Dinlerken kaçıp gitmek, canımı kurtarmak istedim.

Belki şarkıların orijinallerine sadık kalmak, fabrika ayarlarıyla fazla oynamamak akılcı bir çözüm olabilir. Nitekim bugüne dek yapılan en başarılı ‘cover’ albümleri arasında sayabileceğimiz iki Göksel albümü (“Mektubumu Buldun mu?” ve “Hayat Rüya Gibi”) belki de en çok bu nedenle başarılı oldu. Göksel’in bir Neşe Karaböcek şarkısı (“Günün Birinde”) ile çıktığı ‘cover’ yolunda, yeniden seslendirdiği şarkıların üzerine çıkıp tepinmemesi doğru bir tercihti. Gerçi bu durumda da, birebir kopyalanmış orijinal düzenlemelere vakti zamanında imza atan aranjörlerin isimlerini zikretmemek biraz ayıp oldu ama, neyse...


Bir de Candan Erçetin’in yine yakın zamanda yayımlanan Fransızca-Türkçe kaynak kitap niteliğindeki ‘cover’ albümü “Aranjmanlar 2011” var.

Işın Karaca, ilk arabesk albümünü piyasaya sürdüğü günlerde “Kim Bilir”i Kibariye’den sonra ilk kez kendisinin söylediğini iddia etmişti. Oysa bunun böyle olmadığını herkes biliyordu. İnternette yapacağınız basit bir arama bile şarkıyı yıllar boyunca kimlerin söylediğini ortaya çıkarabilirdi. Hatta çoğunu dinleme şansınız da vardı. Yani artık o şarkıların unutulmuşluğu, mazide kalmışlığı, dolayısıyla gizemi, büyüsü filan yoktu sanıldığı (ya da Işın Karaca’nın sandığı) kadar.


Candan Erçetin de benzer bir sanrıyla olsa gerek, şöyle bir cümle kurmuş “unutulmuş” şarkıları yarı Fransızca orijinalleri yarı Türkçe versiyonlarıyla seslendirdiği albümünün kartonet yazısında: “Bu kayıtların gelecek kuşaklara kaynak teşkil etmesi ve değerli olan müziğin her daim hatırlanması ümidiyle…”

Bu cümlenin “ve” bağlacına kadar gelen kısmı için Candan Erçetin’e hatırlatmak da fayda var ki, bu albümdeki şarkıların bir ikisi hariç neredeyse tamamının orijinal plak kayıtları (üstelik hem Türkçeleri hem de Fransızcaları) halen CD formatında piyasada bulunabiliyor. Yani onlar çoktan beridir zaten gelecek kuşaklara kaynak teşkil ediyorlar. Hani kendini yormasaydı keşke diye söylüyorum.


Tıpkı Candan Erçetin’in albümünde olduğu gibi Pınar Aylin’in albümünde de daha önce en az bir kere ‘cover’ yapılmamış şarkı çok az. Yani ‘cover’a da tamam ama bir de ‘cover’ın ‘cover’ı (suyunun suyunun suyu) durumu var. Ülkede ‘cover’ denilen mesele aslında hepi topu otuz şarkı arasında dönüyor desem abartmış olur muyum bilmem. 

Şarkılar da çok yoruldu, biz de. Keşke bir süre kimse ‘cover’ yapmasa da, biraz dinlensek. 

ŞUBAT 2012