Bu Blogda Ara

26 Nisan 2012 Perşembe

Bunları da Dinledim...


BİZ – “MÜZİK İSTİYORUZ”


Biz’in kuruluşu 2008 yılına kadar dayanıyor. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de gruplar genellikle başladıkları kadroyla devam edemezler yollarına. Zaman içerisinde çeşitli sebeplerle elemanlar değişir, biri gider, biri gelir. Biz’de de öyle olmuş. Geçtiğimiz Mart ayında yayımlanan ilk albüme kadar geçen süreçte çeşitli mekânlarda sahneye çıkarken zaman zaman farklı müzisyenlerin de eşlik ettiği grup, Mehmet Güren, Damla Pehlevan ve Osman Konuray’dan oluşan nihai kadrosuyla albümü oluştururken, bir dönem gruba dâhil olmuş ya da eşlik etmiş müzisyenlerden de destek almış.

“Müzik İstiyoruz” adını taşıyan ilk Biz albümü Emre Nişancı prodüktörlüğünde son dönemde dikkat çekici alternatif albümlere imza atan We Play tarafından yayımlanmış. Son bir yılda Türkçe “rock” kategorisinde doksanlar ve sonrasının “indie rock”ını, “rock” müziğin daha az sert, daha melodik ve daha “easy listening” işlerini sevenleri memnun edecek çok sayıda albüm yayımlandı. “Müzik İstiyoruz” da bunlardan biri. Hatta denilebilir ki böyle bir liste yapacak olsak, en üst sıralara koyabileceğimiz albümlerden biri.


Albümde bir şarkı hariç bütün söz ve müziklere imza atan, grupta gitar çalıp vokal yapan Mehmet Güren bu türün dünya üzerinde örneklerinden hiç de aşağıda kalmayacak nitelikte şarkılar yazmış ki bu da Biz’i daha yolun başında avantajlı kılan en önemli unsur. Grubun çok net bir müzikal tavrı var ve bunu çalarken ve söylerken de olabildiğince iyi ifade edebilmişler. Zaten işin en önemli tarafı da bu. Her “rock” grubunun ilk albümü bu kadar kendinden emin olmayabiliyor.

Yer yer Pixies, Nirvana, yer yer Placebo, Coldplay, Muse etkileri hissedilen Biz’in müziğinde en dikkat çekici hususlardan biri de Mehmet Güren’in vokal tekniği. Güren bu saydığım grupların solistlerinden hiç de geride kalmıyor. Bir şarkı söyleme tekniği olarak nüansları ustaca kullanıyor ve her şarkının harcı olmayan kafa seslerinin üstesinden hakkıyla geliyor.


Albümde bir de Pixies “cover”ı var. Dünyada “rock” müziğin bir dönemine yön vermiş Pixies’i hiç tanımayanların bile ya Placebo “cover”ından ya da “Fight Club” filminden dolayı bildiği bir şarkı olan “Where Is My Mind”ın Türkçe versiyonu “Aklım Nerede?”nin sözlerini de Mehmet Güren yazmış. Mehmet Güren 2003 yılında Numbs adlı grubuyla katıldığı Kasdav Liselerarası Müzik Yarışmasında orijinal versiyonunu seslendirerek Blue Jean özel ödülü aldığı, sonrasında sahnede de sıklıkla seslendirdiği bu şarkıyla olan bağını bu albümde de böylece sürdürmüş.

Bu “cover”ın albümün ön plana çıkan şarkılarından biri olduğunu söyleyebilmek mümkün. Bununla beraber “Bal Gibi” ve “Geri Kalamayız”ın da hem kulağa çabuk yerleşmeleri hem de kolay eşlik edilebilmeleri  nedeniyle onun peşinden gelmeleri muhtemel. İlk klip şarkısı olarak seçilen “İçinden Gelen” albümün en etkili şarkısı değil belki ama grubun müziği konusunda doğru bir ilk izlenim yaratacak güçte bir şarkı.


Vokal distorsiyonuyla dikkat çeken “Gençken Eserdik” ve yetmişler “sound”una yakın duran “Güzel Bir Günmüş” de albümde es geçilmemesi gereken şarkılardan.

Albümün geneli dinleyeni çok mutlu, neşeli, eğlenceli diyarlara götürmüyor, hatta yer yer depresif olduğu bile söylenebilir. Buna karşın başından sonuna dinlediğinizde size kalan bir ferahlık hatta  huzur oluyor. Bu belki de doğru düzgün bir şeyler dinlemiş olmanın kalıntısıdır, eminim desem yalan olur. Ama buradan baktığınızda, kartonetin beyaz zeminini, fotoğraflardaki ormanı, yeşilliği, koşuyor olma halini filan yadırgamıyorsunuz. Ya da en azından ben yadırgamadım, hatta bir parça da o fotoğrafların içinde buldum kendimi.


Biz hakkında internette araştırma yaparken şu gerçeğin bir kez daha farkına vardım ki, bu zamanda grubunuza isim koyarken iki kere düşünmelisiniz. Çünkü kendinizce çeşitli anlamlar yüklediğiniz, bu nedenle çok makul ve de mantıklı bulduğunuz, çok sevdiğiniz bir isim, internet âleminde aleyhinize sonuçlar verebiliyor. Deneyin bakın, Google’da “Biz” diye arattırdığınızda karşınıza grupla ilgili hiçbir şey gelmeyecek.  Ancak “Bizmüzik” yazmanız lazım ki, o da aklınıza gelirse. Bu çok ciddi bir dezavantaj. Yeni grup kuracaklara ya da gruplarına yeni ad arayanlara duyurulur.


KREŞ – “ÇIPLAK”


Kreş’in ilk albümü “Zaman Yok”, 2007’nin yaz aylarında piyasaya çıkmıştı. Müziğini “disko soslu patlamış rock” diye tanımlayan grup, aslında 2001 yılından beri Popcorn adıyla müzik yapmakta ve tanınmakta idi. Serkan Ferat, Ufuk Özcan ve Emrah Atay’dan kurulu Popcorn, 2006 yılında Jack Daniel’s Rock Music Competition’da birinci oldu. Hemen ardından ilk albümleri için stüdyoya girdiler ve bu esnada da adlarını Kreş olarak değiştirdiler.

Grup Çanakkale çıkışlıydı. Önce orada tanınmış, sonra İstanbul müzik piyasasına girmiş ve adım adım ilerleyerek, giderek daha fazla dikkat çeker olmuşlardı. Nitekim albüm yayımlandığında da gerek eleştirmenlerden, gerekse dinleyicilerden epeyce övgü aldı. Bir ilk albüm acemiliğini taşımayan, çok sağlam bir müzikal yapıya ve “sound”a sahip “Zaman Yok”, o yılın en iyi “rock” albümlerinden biri olarak müzik tarihine geçti.


Kreş’i diğer gruplardan ayıran en önemli fark, müziklerini tanımladıkları cümlede yatıyordu aslında. Onlar “rock” kadar elektronik müzik de seviyor ve dinliyorlardı. Bundandır ki ilk albümlerinde iki şarkılarının “remix” versiyonları da vardı ki bu “rock” albümlerinde görmeye pek de alışık olmadığımız bir şeydi.

O zaman bu zaman sahneye çıkmaya devam eden, sahnede hem “cover” yapan hem de kendi şarkılarını söyleyen grup için söylenen şeylerden biri de sahne performanslarının albüm performanslarından bile iyi olduğuydu. Bazen öyle olur. Bazı müzisyenlerin sahne “aura”ları o kadar güçlüdür ki, televizyonda izler ya da albümden dinlerken ne olsa yetmez izleyen/dinleyene. Kreş de böyle bir grup. Özellikle grubun kurucusu, solisti ve gitaristi Serkan Ferat’ın sahne enerjisini canlı canlı görmeden grup hakkında ne söyleseniz eksik kalır.


Kreş’in yeni albümü “Çıplak”, uzun bir aradan sonra, nihayet geçtiğimiz Mart ayında piyasaya çıktı. Ali Güçlü Şimşek prodüktörlüğünde kaydedilen albüm sıkı bir “sound”a sırtını yaslamış söz ve müziklerle grubun bu kadar uzun süre beklemiş dinleyicilerini hayal kırıklığına uğratmıyor.

Albümde her bir şarkı bir sonrakinin bittiği yerden devam ediyor ve bu haliyle albüm başından sonuna bir “senfonik rock” albümü tadı veriyor dinleyene. Sadece bu efekt değil, şarkıların müzikal bütünlüğü ve tutarlılığı da bu etkiyi yaratıyor.


Şarkıların tamamında hem kendi varoluşuyla, hem hayattaki yeriyle, hem de içinde yaşadığı toplumun gel-gitleriyle hesaplaşan, tam da bugün yaşamakta olduğumuz hayatların ta içinden çıkıp gelmiş genç adamların soluğunu duyuyorsunuz. Sahte, abartılı, ‘politik gönderme olsun, albümde bu da bulunsun, biraz da sert görünsün’ türü kaygılardan uzak, ne hissetmişlerse onu yazdıkları, söyledikleri çok belli adamlar bunlar.

Albümde özellikle zımba gibi gitarları ve çarpıcı sözleriyle ön plana çıkan “Özgürlük” ve yine aynı sebeplerle ilk dinleyişte dikkat çeken “Dalgacı” gibi şarkılar varken ilk klibin “Gül Açan Dudaklar”a çekilmesinin nedeni ticari kaygılar olsa gerek. Söz konusu şarkı, albümün en iyi değil belki ama tartışmasız en romantik şarkısı.


Bir de klip mi değil mi belli olmayan, “Laf Aramızda” adlı şarkı için Sedat Doğan tarafından yapılan bir çekim var ki internette, ben kendi adıma buna neden gerek duyulduğunu hiç anlamadım.


Albüm kapak fotoğrafları ve görsel konsepti de Sedat Doğan’a aitmiş. Bir sanat ürününe görsel tasarım yapabilmek, tabiri yerindeyse yakışan bir elbise giydirebilmek için sadece iyi fotoğraf çekebilmek yetmeyebiliyor. Hatırlarsanız Sedat Doğan, eşi Işın Karaca’nın “Arabesque” albümünün fotoğraflarını da Maldiv adalarında çekmişti. Arabesk bir albümün kapağını süsleyen bu fotoğraflar, arabesk kelimesinin kara mizahında kullanılan viski-çiğköfte ikilemini hatırlatır nitelikteydi.

Durum o derece vahim olmasa da, Kreş’in albüm kapağını süsleyen fotoğrafların, fotoğrafların çekildiği ortamın, bu görsel konseptin ve dahi o klibimsi şeyin toplamda albümü ne kadar yansıttığı, neyi anlattığı, nasıl anlattığı çok belirsiz. Ya da ben anlamadım. Anlayan varsa bana da anlatsın.


“Rock” müziğe sonradan heves etmiş, günümüz Türkçe “rock”ının romantik prenslerinin resimlerini masa üstlerine duvar kağıdı yapmışların kulağına çok kolay dinlenebilir gelmeyecek bir müzik Kreş’in müziği. Ama beklentiniz daha yüksekse şayet, bu albümü de tıpkı bir önceki Kreş albümü gibi arşivinizde özel bir yere koymamanız için hiçbir sebep yok.

NİSAN 2012


 

21 Nisan 2012 Cumartesi

Eurovision 2012 Günlüğü 5


İKİNCİ YARI FİNALİN ŞARKILARINI TAKDİMİMDİR

İkinci yarı finalin ilk sırada yarışacak ülkesi Sırbistan. Sırbistan’ın temsilcisi Zeljko Joksimovic bu yarışmaya ülkesi adına ikinci kez katılıyor. 2004 yılında İstanbul’da Sırbistan’ı temsil eden ve ikinci olan Joksimovic, 2008 yılında da yarışma Sırbistan’da yapıldığında bu defa sunucu olarak Eurovision sahnesine çıkmıştı. Sadece Sırbistan’da değil, hemen hemen tüm Balkan ülkelerinde ve Avrupa’nın bir bölümünde tanınan, hatta popüler olan bu Sırp şarkıcı ve bestecinin bu sene yarışacağı şarkı "Nije Ljubav Stvar" adını taşıyor.


Makedonya adına yarışmaya katılan Kaliopi, ülkesinde bir hayli meşhur bir besteci ve şarkıcıymış. 1966 doğumlu olan ve müzik kariyerine 1976’da başlayan Kaliopi, yarışmanın genel yaş ortalaması içerisinde yaşlı kalanlardan. İlk “single”ı 1984 yılında yayımlanmış, son olarak da 2010 yılında bir albüm yapmış. Makedonya bu sene tıpkı bizim yaptığımız gibi, doğrudan bir şarkıcıya görev verme yoluna gitmiş ve doğal olarak bu isim sevilen bir isim olan Kaliopi olmuş. Şarkısının adı “Crno I Belo” (“Siyah ve Beyaz” demekmiş bu arada.)


Hollanda’nın bu seneki Eurovision temsilcisi Türk asıllı bir Hollandalı. Adı Joan Franka ama aslında Ayten Kalan. Ayten Hollanda’da düzenlenen National Song Festival’de birinci olarak ülkesini temsil etmeye hak kazanmış. Kostümleri ve imajında bir Kızılderili havası var ki malum Kızılderililerin de aslında Türk olduğu söylenir. Zaten kızın Türk olduğuna dair başka da bir bağlantı kurmanız pek mümkün değil; o derece Joan yani. Neyse biz yine de Bakü’de Joan’a hemşeri muamelesi yaparız. Kan çeker ne de olsa.


Malta’yı be sene Kurt Calleja, ülkesinde yapılan ulusal finallere ilk kez 2010 yılında katılmış. Pek bir netice elde edememiş ama hemen ardından 2011 yılında tekrar katılmış ve bu defa üçüncülük kazanmayı başarmış. Bu üçüncülüğün getirdiği şöhretle de ilk “single”ını piyasaya sürmüş. Malta yarışmayı ciddiye alan ülkelerden biri. Nitekim yerel finallerinde Avrupa’nın 10 ülkesinden katılımcılarla bir jüri oluşturmuşlar. Hatta bu jüride bizim TRT Müzik kanalının koordinatörü İsmail Güngör de yer almış (Güngör jüride Kurt’e birincilik verenlerden biriymiş.)


Kurt Calleja yakınlarda vefa borcunu ödemek için memleketimize geldi. Şevval Sam’ın TRT Müzik kanalındaki programına Can Bonomo ile birlikte katılan Kurt, şakaları, esprileri ve samimi tavırlarıyla kendini pek sevdirdi. (Aşağıda Ege'nin programın kulisinde Kurt'le çektirdiği resmi görüyorsunuz.)


Belarus’un bağrından yetişen Dmitry and Vladimir Karyakin kardeşlerin kurduğu Litesound grubunun üçüncü elemanı bir İtalyan şarkıcı: Jacopo Massa. Grup Belarus’ta düzenlenen Eurofest’e ilk kez 2006’da katılmış. 2008 ve 2009’da da şansını denemiş ve hatta 2009’da üçüncülük kazanmış. 2010 yılında ilk albümünü piyasaya sürmüş ve nihayet bu sene yine aynı yarışmada ülkesini temsil etme hakkını kazanmış. Aslında yine kazanamayacakmış çünkü final gecesi ikinci olmuşlar. Ne var ki sonradan “televoting” sisteminde bir alavera dalavera yapıldığı ortaya çıkınca birinci diskalifiye edilmiş ve temsil görevi “We Are The Heroes” adlı şarkısıyla Litesound’a  kalmış.


Portekiz’in temsilcisi Filipa Sousa, müzik hayatına 2003 yılında Al-Mouraria adlı grupta başlamış. Aynı yıl Star Academy’nin Portekiz versiyonunun ikinci sezonunda ilk otuza girmeyi başarmış ama sonra elenmiş. 2007’de ise yine aynı yarışmada bu defa ilk en beşe girmeyi başarınca ülke çapında tanınır hale gelmiş. 2008 yılında Portekiz’in geleneksel müziği fado üzerine verilen en prestijli ödül olan Grande Noite de Fado’yu kazanmış. Filipa’nın yarışmada seslendireceği “Vida Minha” adlı şarkı da fado tadında zaten.


Ukrayna her sene yarışmaya taş gibi sesler, şahane şarkıcılar gönderiyor. Böyle bağır çağır stile, ses gösterilerine bayılıyorlar. Belki de bizim Işın Karaca Ukrayna’ya açılmayı düşünmeli. Nitekim bu sene seçtikleri şarkıcı doğrudan bana bunu çağrıştırdı. 2003 yılında Ukrayna müzik piyasasına fırtına gibi bir giriş yapan Gaitana, o vakit bu vakit memleketinin en sevilen şarkıcılarından biriymiş. Bir parça Tina Turner tadı var ama tabii çok daha genç ondan. “Be My Guest” adlı şarkıda Gaitana sürekli sesini yırta yırta “Misafirim olabilirsin,” diyor. Kabul edip etmemek size kalmış.


Bulgaristan bu sene yarışmaya Sofi Marinova adlı meşhur şarkıcısını göndermiş. Sofi Bulgaristan romanlarından. Beş oktavlık sesiyle ve seslendirdiği etnik şarkılarla tanınıyor. Ona “roman bülbülü” ve “roman incisi” gibi isimler takmışlar. Hatta dünyaca ünlü Bulgar şarkıcı Lili Ivanova’nın tahtına da aday görülüyormuş. O derece de popüler yani. 1995 yılından bu yana hem Super Express adlı grupla, hem de solo albümler yayımlayan Sofi’nin “Love Unlimited” adlı yarışma şarkısının nakarat bölümünde her dilden “seni seviyorum” cümlesi var. Hatta ilk dil de Türkçe.


Slovenya yarışmaya göndereceği şarkı ve şarkıcıyı seçmek için aylar süren bir maraton şeklinde yerel finaller yaptı ve bu sene kazanan Eva Boto oldu. 1995 doğumlu Eva henüz daha 10 yaşındayken Avusturya’da girdiği bir uluslar arası yarışmada birinci olmuş. Henüz albüm filan yayımlamamış ama hayatının büyük bölümünü müzik kaplıyormuş. Eva’nın “Verjamem” adını taşıyan yarışma şarkısının bestecisi Vladimir Graic, 2007’de Sırbistan’a birincilik kazandıran “Molitva” adlı şarkının da bestecisi idi.


Bu sene Hırvatistan’ı temsil edecek olan Nina Badric 1972 doğumlu bir pop şarkıcısı. Sadece ülkesinde değil, Balkanların büyük kısmında meşhur olan ve ana akım pop şarkıları söyleyen Bardic, bundan önce dört kez Hırvatistan yerel finallerine katılmış. Yayımlanmış yedi tane stüdyo albümü bulunan Nina Badric’in yarışmada ülkesini temsile edeceği şarkı “Nebo” adını taşıyor.


İsveç’in temsilcisi Loreen de yetenek yarışması ile adını duyuranlardan. 2004 yılında katıldığı yarışmada dördüncü olarak tanınan Loreen, İsveç’in Eurovision’a şarkı ve şarkıcı seçmek için düzenlediği Melodifestivalen’e ilk kez 2011 yılında katılmış. Bu sene yine aynı yarışmada “Europhia” adlı şarkısıyla birincilik kazanarak İsveç’in temsilcisi olmayı başarmış. Bugüne dek üç “single” yayımlayan Loreen 28 yaşında olmasına rağmen henüz kariyerinin çok başında.


Gürcistan’ı bu sene “I’m a Joker” adlı şarkısıyla Anri Jokhadze temsil ediyor. Dört yaşından beri müzikle haşır neşir olan Anri, sadece şarkı söylemiyor, yanı zamanda söylediği şarkıları yazıyor ve videolarını da kendi çekiyormuş. Bugüne dek dört albüm yayımlayan, dört oktavlık sesiyle tanınan şarkıcı ülkesinde bir hayli popülermiş.  


İkinci yarı finalin on üçüncü sırasında Türkiye var. Can Bonomo, “Love Me Back” adlı şarkısını bir denizcinin aşk öyküsü olarak tasarlamıştı, klipte de bu tema işlendi. Buradan yola çıkarsak sahnede de benzer bir konseptle karşılaşmamız mümkün gibi görünüyor ama bu konuda henüz bildiğim bir şey yok. Can bu aralar hem yurt içi hem de yurt dışında tanıtım turlarına ve konserlerine devam ediyor. 15 Mayıs gibi de ekipçe Bakü’ye gidiyorlar zaten. Geçenlerde konuştuğumda her gittikleri ülkede ilgi gördüklerini, özellikle şarkının içinde geçen ve hemen hemen bütün Balkan ülkelerinde kullanılan “Hayde” kelimesinin ilgi çektiğini söylediler.  


Estonya’nın temsilcisi Ott Lepland, “Estonia Is Looking For a Favourite Song” (Estonya favori şarkısını arıyor) yarışmasının üçüncü sezonunda birinci olarak ülkesini temsil etmeye hak kazanmış. 1987 doğumlu Ott, henüz çocukken, çocuk şarkılarından oluşan dört albüm kaydetmiş. High School Musical’in Estonya versiyonunda rol almış ve 2010 yılında da ilk albümünü piyasaya sürmüş. 2011 yılının Kasım ayında ikinci albümünü yayımlayan Ott Lepland’ın yarışma şarkısının adı “”Kuula”.


1988 doğumlu Max Jason Mai, Pop Idol yarışmasının Slovak versiyonunda ikincilik kazanarak şöhret kazanmış. Sıkı bir “rock”çı, hatta metalci olan Max, Pop Idol yarışmasında ikincilik kazandığı 2009 yılından bu yana Eurovision için adı geçenlerden olmasına rağmen, ancak bu yıl Slovakya’nın resmi radyo ve televizyon yayın kuruluşu RTVS tarafından ülkesini temsil etmek üzere seçilmiş. Max’in İngilizce sözlü şarkısının adı “Don’t Close Your Eyes”.


Yarışmada Norveç’i temsil edecek olan Tooji isimli 1987 doğumlu delikanlı, aslında İran doğumluymuş ama o daha bir yaşındayken Norveç’e göç etmişler ve Tooji Norveç vatandaşı olarak büyümüş. 16 yaşında modellik yapmaya başlamış. Norveç MTV’sinde programlar sunmuş. 2008 yılında ise ilk “single”ını yayımlayarak şarkıcılığa soyunmuş. 2012’de Norveç’in yerel finali olarak adlandırılabilecek Melodi Grand Prix’yi kazanarak ülkesini temsil etmeye hak kazanmış.


Bosna Hersek’in temsilcisi Maya Sar 1981 doğumlu. Şöhret olana dek Dino Merlin ve Tony Cetinski gibi ülkesinin meşhur şarkıcılarına vokal yapan Maya, 2010 yılında ilk “single”ını yayımlayarak solistlik kariyerine başlamış. 2004 ve 2011 yıllarında Eurovision’a katılan Bosna Hersek ekiplerinde vokalist olarak bulunan Maya Sar, bu defa ülkesini solist mikrofonunda temsil edecek.


Babası Litvanya’nın ünlü bir “hard-rock” grubunda davul çalan Donny Montell, çocukluğundan itibaren müzikle iç içe büyümüş. Özellikle Freddie Mercury ve Michael Jackson’dan etkilenen Donny, 2009,2010 ve 2011 yıllarında ülkesinde yapılan yerel finallere katılmış, bir kez beşindilik, bir kez de ikincilik kazanmış ve nihayet bu sene birincilik ipini göğüslemiş. Donny’nin şarkısı “Love Is Blind” adını taşıyor.


Geriye kaldı doğrudan final gecesi yarışacak beş büyükler ve geçen yılın birincisi Azerbaycan'ın şarkıları. Onlardan da günlüğün bir sonraki sayfasında bahsedeceğim. Takipte kalın.

NİSAN 2012  

  

7 Nisan 2012 Cumartesi

Dinlediklerim Nisan 2012

UMUT TÖRE BANDOSU – “APANSIZ” 


Umut Töre, “rock” müziğin bugünkü kadar ana akım olmadığı, internet gibi, evinde oturduğun yerde bile dünyaya kendini tanıtmanın mümkün olduğu bir mecranın Türkiye’de esamisinin okunmadığı günlerde, defalarca kadro değiştirmesine ve bir türlü albüm yayımlayamamasına rağmen, konserden konsere, etkinlikten etkinliğe koşarak adını duyuran, bir dönem yaptıkları “demo” kayıtları elden ele dolaşan ve nihayetinde 1999 yılının Roxy Müzik Günlerinde birinciliğe layık görülen beş gruptan biri olmayı başaran Alt Geçit grubunun kurucularından biriydi. Roxy Müzik Günlerinde birlikte çalmak için anlaştıkları Hayko Cepkin, sonrasında albüm yayımlayıp ülke çapında tanındığında ise Umut Töre bu defa onun ekibinde çalıyordu.

Hayko Cepkin ve Umut Töre işbirliği 2005 yılından 2011 yılının Şubat ayına dek devam etti. Umut Töre sadece müzisyen olarak değil, fotoğrafçı olarak da Hayko Cepkin albümlerine imza atıyordu zira üniversitede fotoğrafçılık eğitimi almıştı ve müziğin yanı sıra bu işi de profesyonel olarak yapmaya devam ediyordu.


Umut Töre’nin 2009 yılında kendi şarkılarını çalıp söylemek için kurduğu Umut Töre Bandosu ise bugüne dek çeşitli mekânlarda verdiği konserlerle adından söz ettirmekte idi. Takipçileri nicedir onlardan bir albüm bekliyordu. Ve beklenen albüm geçtiğimiz günlerde Gri Plak etiketiyle piyasaya sürüldü.

Gri Plak, Töre’nin tanıtım fotoğrafçılığı sektöründe kurumsallaştığı Gri Tanıtım Hizmetlerinin bir uzantısı olarak, arkadaşlarıyla birlikte, sadece bu albüm için kurduğu bir firma. Umut Töre, ürettiklerini dinleyicilere sunmak için “tüccarlar” diye tabir ettiği müzik yapımcılarına mahkûm olmamak için albümü kendi kurduğu firmadan yayımlamayı tercih etmiş. Bundan sonrasında da aynı düşüncedeki başka grup ve şarkıcıların albümlerini de Gri Plak etiketiyle basma niyetinde. Yani bir tür alternatif ve bağımsız plak şirketi diyebiliriz buna ki bu tip şirketlerin çoğalması dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de müzik sektörü adına büyük önem taşıyor.


Umut Töre Bandosu’nun dokuz şarkıdan oluşan “Apansız” adlı ilk albümündeki tüm şarkıların söz ve müzikleri Umut Töre’ye aitmiş. “Miş” diyorum çünkü bu bilgi, bilerek ya da bilmeyerek albüm kartonetine yazılmamış. Bununla birlikte yeri gelmişken söylemeliyim; albüm, kartonet, fotoğraflar, konsept ve hatta baskıda kullanılan kağıdın tuşesi ile ilk bakışta/dokunuşta yabancı bir albüm izlenimi veriyor. Hem iddiasız ve sade, hem de bir o kadar dikkat çekici.

“Rock” müzik albüm kartonetleri deyince illa ki akla gelen koyu renkli, karanlık imajlara, fazla mana yüklemekten manasız hale gelmiş gotik çağrışımlı bir takım tasarımlara ve benzeri klişelere sırt çeviren bu kartonet tasarımı için Berat Kösemen’i ve fotoğraflar  için de Tuna Uysal’ı tebrik etmeli.

Umut Töre Bandosu, adının Türkçede çağrıştırdığının aksine bir bando değil. Grup bu ismi İngilizce’deki “band” kelimesinin karşılığı olarak seçmiş kendine. Grupta Umut Töre’nin yanı sıra Ehl-i Keyf grubundan ve Açık Radyo’daki “Sarhoş Atlar Zamanı” programından tanıdığımız Akif Burak Atlar, Sakin grubundan tanıdığımız Soner Özışık ve Poyraz Kılıç çalıyor.


Gelelim albümün içeriğine…

Albümün çıkış şarkısı olarak açılışta yer alan “Uzak” seçilmiş. Sanırım bunun sebebi, biraz daha günümüz Türkçe “rock” anlayışına yakın durması. Yoksa albümde daha etkili şarkılar var. Ben olsam daha melodik ve bu sebeple daha akılda kalıcı olan “Yabancı”yı seçerdim mesela.

Sadece iki cümleden oluşan sözleri ve yetmişlerden çıkıp gelmiş “psychedelic” etkisiyle “Tatminsiz” ve yine aynı çizgide yürüyen “Tepetaklak” ilk dinleyişte diğerlerinden sıyrılan şarkılar. Albüme adını veren “Apansız”daki gitar solo, son şarkı olan “Yerindeyim”deki davul yürüyüşü, “Sen Uyurken” ve “Yabancı”nın kulak yakalayan “riff”leri ve grubun müziğini benzeri onlarcasından ayırmamızda etkili olacak mızıka ve melodika sesleri albümden alacağınız müzikal tatlardan sadece bazıları.


Buna karşın albümün çok önemli bir eksisi var ki o da Umut Töre’nin vokali. Bazı şarkılarda, özellikle “Çekirge”de açıkça duyulur bir şekilde detone oluyor, şarkıların ruhunu dinleyene geçirmekte genellikle yetersiz kalıyor, belli ki detone olma kaygısıyla kelimelere yeterince sahip çıkamıyor. Bu nedenle de şarkıların içine ancak bir süre dinledikten sonra girebiliyor, ama yine de uzun süre dinlediklerinize odaklanamıyorsunuz.

Uzun yıllar yabancı dilde söylemiş bir solist için Türkçe şarkı söylemek, hele ki bunu “rock” müzikte yapmak elbette kolay değil. Kaldı ki sahnede çalıp söylemeye alışmış müzisyenler için stüdyo mikrofonu bir kâbusa dönüşebiliyor. Ancak bu sebepleri dinleyicinin bilmesini/kabul etmesini beklemek de yanlış olur. Bu handikap, şarkılarda daha fazla vokal desteği kullanılarak bir nebze olsun aşılabilirmiş aslında ama nedense bu da tercih edilmemiş.


Her ne kadar bir ilk albüm gibi gözükse de, aslında Türk “rock” piyasasında epeyce ter dökmüş müzisyenlerin bir araya geldiği Umut Töre Bandosu’nun bu albümünü şu sıralar çok yaygın olan “teenage rock” gruplarının ilk albümleriyle aynı kefeye koymak yanlış olur. Nitekim kısıtlı imkanlarla ortaya çıkarılmış “sound”un yetkinliği (prodüktör Naim Korudağ’ın da kulaklarını çınlatalım bu arada) bu ayrımı kolayca yapmamızı sağlıyor. Sadece bu nedenle bile edinilebilecek bir albüm. Tabii acısız Türkçe “rock” dinlemeyi seviyorsanız şayet.

MURAT ERCAN – “UZUN HİKAYE” 


Bilenler bilir; nasıl ki İngiltere’de Liverpool denince başka, Manchester denince başka, Amerika’da Seattle denince başka, San Francisco denince başka türlü bir “rock” müzik gelir akla, Türkiye’de de Kadıköy denince akla gelen “rock” müzik, başka bir anlam taşır. Temeli yetmişlerde atılan, seksenlerde yeraltında büyüyen, doksanlarda ise sesini iyiden iyiye duyurmaya başlayan bir kültürün, bir yaşam biçiminin ve bunun izdüşümü bir müzikal tavrın karşılığıdır Kadıköy yakasında “rock”. Bugün de Türkçe “rock” müziğini ciddi şekilde besleyen bir kaynak olması boşuna değildir. Şaka yollu bir benzetmeyle, bir göndermeyle ortaya çıkan “Kadıköy sound” tabiri, bugün dahi sınırları kolayca çizilebilir bir müzik türünü işaret etmiyor olsa da zaman içerisinde elle tutulur bir gerçeğe dönüşmüştür zira.


Geçtiğimiz günlerde ilk albümü “Uzun Hikaye” ile tanış olduğumuz Murat Ercan da Kadıköy sokaklarında “rock” müzikle büyümüş bir müzisyen. Dönemin efsane grubu Blue Blues Band’de Yavuz Çetin, Kerim Çaplı ve Batu Mutlugil gibi isimlerle birlikte bas gitar çalması, eski Kargo grubundan Serkan ve MŞŞ ile, Athena’dan Gökhan ve Hakan ile, Kurban’dan Umut ile mahalle arkadaşı olması, Virüs adını verdikleri bir grupla “cover” şarkılar çalarak sahne deneyimi kazanması gibi ayrıntılarla dolu geçmişi, onun “Kadıköy sound”un tam ortasında yetişmesine sebep olmuş.

Albüm kartonetinde Murat Beşer imzalı yazı, Murat Ercan’ı (arkadaşları ona kısaca Mercan dermiş) ve onun müziğini o kadar açık ve net cümlelerle anlatıyor ki, üzerine ne söylense fazla gelir. Yazıda Murat Ercan’ın sade ve doğru bir adam olduğundan, “doğal bir durum öykücüsü” olmaktan öte bir iddia taşımadığından bahsediliyor. Daha albümü dinlemeden anlıyorsunuz ki, şarkılardan afili laflar saçılmayacak, havai fişekler patlamayacak, bir ipte birden çok cambaz yürümeye kalkışmayacak. Öyle de oluyor nitekim. Yer yer basit denebilecek kadar sade, iddiasız, kolay dinlenilen, kulağa kolay gelen ve fakat tam da bu nedenlerle dinleyeni ummadığı bir derinliğe düşüren şarkılar bunlar. Tıpkı Murat Ercan’ın öykündüğü şairlerin şiirleri gibi; misal Orhan Veli.


Enteresan bir ses rengi var Murat Ercan’ın. Sesini Dave Matthews’e benzetenler varmış. İlla birine benzetmek gerekirse eskilerden Cantekin’in sesine daha çok benziyor bence. Hatta İpod rastgele şarkılar çalıyor ve ben ekranı görmüyor iken, kulağıma çalınan Murat Ercan şarkısını tanımayıp “Ben İpod’a Cantekin şarkısı mı koymuşum?” diye şaşırmışlığım bile var geçenlerde; o derece yani.

İyi müzisyenlerin elinden çıkmış temiz bir “sound”, iyi bir müzisyenin kendi karakteristiğini belirgin bir şekilde hissettirdiği şarkılar,samimi ve dürüst bir “rock” albümü dinlemek isterseniz, Murat Ercan’ın bu albümü uzun süredir arayıp da bulamadığınız alternatif olabilir.
   

NİSAN 2012