Bu Blogda Ara

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Sertab Erener Röportajı



Canım alaturka çektiğinde ilk seçeceğim albüm olur mu? Olmaz elbet. Ama Sertab’ın bunca yıldır gönlünden geçeni yapacak, söyleyecek kadar kredi biriktirmiş olduğunu da kabul etmek gerekir. Kaldı ki Farsça bir kelime olan Sertab’ın Türkçe anlamı ‘inatçı’ iken, onu hangimiz durdurabilirdik ki?


Milliyet Sanat dergisi için Sertab Erener'le hem alaturka albümünü, hem de bilmediğimiz Sertab'ı konuştum. Bu cümlenin üzerini tıklayarak röportajı okuyabilirsiniz.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Eurovision 2012 Günlüğü 15 (Son)


“SENEYE YİNE EĞLENECEĞİZ”


Bir Eurovision heyecanı daha bitti. Yağmurlu ve puslu bir İstanbul öğleden sonrasında, günlüğün son sayfasını yazmak üzere bilgisayar başındayım. Basın merkezinde gereğinden fazla çalışan klimaların ve son gün 24 saat süren uykusuzluğun hediyesi soğuk algınlığım nedeniyle, ancak oturabildim bilgisayar başına.

Yarışma gecesi basın merkezinde daha önce hiç olmadığı kadar hareketli saatler yaşandı. Bilet almadığı için geceyi salondan değil, basın merkezindeki dev ekrandan izleyecek gazeteciler ve televizyoncular salonu doldurmuştu. Yazı yazanlar, çekim yapanlar, haber geçenler, kendi aralarında sohbet edip gecenin tahminlerini yapmaya çalışanlarla arı kovanı gibi işliyordu basın merkezi.


Canlı yayına yaklaşık 45 dakika kala salona girdik. Bu sene farklı bir uygulama yapıp, çeşitli ülkelerden gelen “fan”ları sahneye yakın bölgelerdeki alanlara dağıtmışlardı. Aralarda da yerli halktan bilet alıp gelenler vardı. Böylece “fan zone” tabir edilen  yerler “fan zone” olmaktan çıkmıştı. Sanırım bu giderek rayından çıkan, özellikle şuursuzca bayrak sallama ritüeliyle ekrana yansıyan ve artık görüntü kirliliği yaratmaya başlayan “fan” coşkusunun önünü kesmek için özellikle yapıldı. Başarılı da olmuşlar. Biz yine coştuk, kudurduk salonda ama ekranda izleyince gördüm ki sahne önünde neredeyse yok denecek kadar az bayrak gözüküyor.


Final gecesi oturduğumuz yerin şarkıcıların sahneye çıkmak için salona geldiği koridorun hemen yanında olması bize başka bir eğlence çıkardı. Hani yayın sırasında her ekibin performansından hemen önce kameraya el salladıkları bir sekans vardı ya, işte o tam bizim önümüzde cereyan ediyordu. Her ekip bir önceki ekibin şarkısı yarılandığında koridoru kullanarak yanımıza geliyor ve orada sırasının gelmesini bekliyordu. E bizde bu durumda bütün ekiplere sahneye çıkmalarından hemen önce gaz vermeyi kendimize görev edindik. Hangi ülke olduğuna bakmaksızın hepsini alkışlar, tezahüratlar, bayrak sallamalarla uğurladık sahneye. Önümüzde Alman, yanımızda Rus, sıranın başında Sırp, gerimizde İspanyol “fan”lar ve çok sayıda da Azerbaycanlı vardı ama hiç fark etmedi. Başından sonuna bütün şarkıcılara gaz verdik.


İşin puanlama kısmında salondan çıkıp basın merkezine gittik. Çünkü provada da görmüştük ki oylama sırasında sahnedeki “led” ekranlara ilk beşte giden ülkelerin isimleri yansıyordu. Genel puan tablosu ise sadece sahnenin her iki yanında asılı duran ekranlara yansıyacaktı. Yani biz de dâhil, salonun büyük kısmı oturduğu yerden genel tabloyu göremeyecekti. Oysa biz kimin kime kaç puan verdiğini tek tek görmek istiyorduk. Hem meraktan, hem de gazeteye haber geçerken puanları tek tek yazmak gerektiğinden.

Salondan çıkmanın tek riski vardı. Olur da birinci olursak, tekrar içeri girip coşkuya ortak olma şansımız kalmayacaktı. Bu ihtimal vardı elbette ama düşüktü. Biz de çıktık. Şakır şakır bir yağmur altında koşarak kendimizi basın merkezine attık.


Daha önce de sık sık vurguladığım gibi, bu yarışmada tahminleri pek tutan biri olmamama rağmen bu sene ben bile fazla yanılmadım. Galiba hepimizin ortak yanılgısı Norveç ve İngiltere oldu. Bu iki ülkenin son iki sırayı paylaşması şoke ediciydi. Buna karşın pek de önemsemediğim Estonya’nın bizimle aynı puanı alması beni şaşırttı. Çok iyi bir şarkıyla yarışan İzlanda’nın sonlarda kalması da enteresandı.

Kıbrıs’ın bu kadar geride kalmasını beklemiyordum. İsveç, Rusya, Sırbistan ve Azerbaycan aşağı yukarı tahmin ettiğim sıralara oturdular. Bütün iyimserliğime rağmen Türkiye’nin ilk beşte olmasını beklemiyor ama illa ki ilk onda kalacağımızı söylüyordum. Allahtan yanılmadım.


Evet, bu sene yine çok net gördüğümüz üzere bu yarışmada siyasetin parmağı var; yok dersem safdillik olur. Ama komşulara oy vermenin ne kadarı siyasetten, ne kadarı yakın müzik kültürlerinin etkisinden onu bilmek çok zor. İşin siyaset kısmına bizim de bulaşmadığımızı kimse söyleyemez. Yoksa 10 puan verdiğimiz Bosna-Hersek’in şarkısının Türkiye’de “single”ı çıksa kaç satar merak ediyorum.

Yine yıllardır kızdığımız Yunanistan-Kıbrıs paslaşmasını artık bizim de Azerbaycan’la yaptığımız bir gerçek. Yapmayalım mı? Yapalım elbette. Ama şöyle de bir gerçek var ki şarkı iyiyse politika filan dinlemeden birinci oluyor. Birinciyi şarkı, diğer sıraları politika belirliyor. Eh zaten bu yarışmada birinciliğin dışındaki derecelerin de kimseye bir faydası yok. O yüzden boşuna politik molitik diye yırtınmayalım. Bizim şarkımız da, şovumuz da gayet iyiydi ama birinci olan şarkı daha iyiydi. Bunu kabul etmek lâzım. Ortada gurur meselesi yapacak bir durum yok.


Canlı yayın bittikten sonra bir saate yakın bir süre Loreen’in konferans salonunu teşrifi beklendi. Salonda adeta bir kamera ordusu ve ellerinde fotoğraf makineleriyle bekleyen sayısız gazeteci vardı. Ve şarkısı çalınmaya başladığında, Loreen nihayet yüzünün yarısını kapatan kapkara saçları ve rengini İsveç bayrağının mavisinden almış elbisesiyle alkışlar eşliğinde salona girdi. Çok mutlu olduğunu söylerken bile fazladan bir sevinç ifadesi göstermedi. Kristal bir mikrofon şeklinde tasarlanmış ödülünü öptü, onunla birlikte poz verdi, onunla birlikte Bakü’ye gelmiş annesi salona çağırılınca onunla kucaklaştı ve annesini ne kadar çok sevdiğini söyledi.


Sonra sorulara cevap verdi. Bakü’yü çok sevdiğini, Azerbaycanlıları çok sıcak bulduğunu, yemeklere bayıldığını söyledi. İsveç’e dönerken yanında götüreceği şeyin, burada karşılaştığı sıcaklık ve iyi izlenimler olacağından bahsetti. Burada kaldığı süre içerisinde duyduğu heyecanı yatıştırmak için bol bol uyuyup, bol bol da yemek yediğini söyledi. Bir de işine odaklandığını. En ufak bir samimiyet yoktu verdiği cevaplarda. Hepsi önceden tasarlanmış ya da o anda uydurulsa bile belirli klişelere yaslanmış sözlerdi. Loreen başından beri böyleydi zaten. Hatta en gerilimli puanlama anında bile, 12 puanlar İsveç’e yağarken bile aynı sakinlikteydi. Uyuşuk gibi ya da ne bileyim uyuşturulmuş gibi. Sebebini bilemem.


Bu arada İsveç’in delegasyon başkanı da Loreen’in yanındaydı ve sorulardan birine cevap verirken şöyle bir cümle kullandı: “İsveç yıllardır bunu bekliyordu. Eminim şu anda ülkemde sokaklarda kutlamalar yapılıyor.”

Bunu özellikle yazdım ki “yarışmayı bizden başka kimse önemsemiyor”cular bir kez daha dersini alsın. İsveç’in göndereceği şarkı ve şarkıcıyı tespit etmek için yaptığı, haftalar süren teknik anlamda gerçek Eurovision’dan neredeyse farkı olmayan “Melodifestivalen”inden hiç bahsetmiyorum bile.


Basın toplantısı sona erdikten bir süre sonra pılımızı pırtımızı toplayıp basın merkezine ve Cyristal Hall’a veda ettik. Basın merkezinde çeşitli vasıflarla akredite olmuşlara ülke delegasyonları tarafından dağıtılacak tanıtım materyallerinin konulduğu bir bölüm vardı. Gelip geçerken akreditasyon kartınızın numarasını söylüyorsunuz. Görevliler sizin kutunuzu kontrol ediyor ve artık ne konulduysa, broşürdür, tanıtım CD’sidir, hediyelik eşyadır, size veriyor. İşte o kutularda bir sebeple alınmayan ve biriken materyaller, meraklılarına dağıtılıyordu biz çıkarken. Upuzun bankonun önünde tıklım tıkış bir kalabalık, dağıtılanları kapışıyordu. Gülümseyerek baktık son kez kapıdan çıkmadan. 


Sadece tatlı telaşlı koşturmacalara, yarışma heyecanına, burada edindiğimiz dostlara, ahbaplıklara, güle oynaya  geçirdiğimiz tüm o zamana değil, Azerçay’ın nefis kara çaylarına, baklavalara, kurabiyelere, şekerlemelere, her defasında mangal başında uzun uzun sıra beklesek de, kesinlikle buna değen ızgara tavuklara, etlere, hatta fazla tatlı, fazla aromalı Gülistan meşrubatlarına veda ediyorduk. Hepsini özleyecek, kolay kolay unutamayacaktık.


Bir de orada bulunduğumuz süre içerisinde, fazladan bir hürmet ve samimiyetle bize her türlü kolaylığı gösteren, gazetede de yazdığım gibi, bize Türk olmanın lüksünü yaşatan ve hiç yabancılık çektirmeyen tüm Azerbaycanlıları, henüz serbest piyasa ekonomisinin, vahşi kapitalizmin, bize insanlığımızı unutturan ne varsa onun ağına düşmemiş, o iyi kalpli, tertemiz, kirlenmemiş insanları unutamayacaktık şüphesiz. Kaç taksi şoförü “Konağımız olun,” diyerek para almak istemedi, kaç güvenlik görevlisi bizim Türk olduğumuzu fark edince en geçilmez yerde bile “Siz geçin,” dedi, kaç Azerbaycanlı sohbete “Biz kardeşiz,” diye başladı, anlatmakla bitmez.


Sabah hava aydınlandığında otele dönmek üzere taksiye binmiştik ki, Euro Club’ın önünde ülke otobüslerini görünce karar değiştirip, orada iniverdik. Girişte Bonomo ve ekibiyle karşılaştık, öpüştük, tebrik ettik. Sonuçtan mutlulardı. Ertesi gün ülkede başlayacak tartışmaları şimdiden görebiliyor, duyabiliyordum gerçi ama bence bu gece mutlu olmak onların hakkıydı. Çok çalışmış, çok yorulmuş ve küçümsenmeyecek bir sonuçla bu maceranın sonuna gelmişlerdi. Bu sürecin kısacık bir bölümüne şahit olduğumuz halde, Can’ın ve tüm ekibinin bu işi ne kadar ciddiye alıp, ne kadar emek harcadıklarını görmüştük. Bu konuda kimse aksini iddia edemezdi. Ellerinden geleni yapmışlardı.

Yanılmışım. İçeri girip bir yerlere oturduğumuzda Twitter’da yazılanları kontrol edince tartışmanın hemen o dakika başladığını, ertesi güne bile kalmadığını gördüm. Seneye daha tecrübeli birini göndermeliydik. Zaten Can çok acemiydi. Yurt dışında yaşayan Türkler olmasaydı halimiz dumandı… Vesair vesair…


Bir kere artık oyların yarısı jüriler tarafından veriliyor. Yani o Almanya’da, İngiltere’de yok bilmem nerede yaşayan Türk nüfusa sırtını dayama devri geride kaldı. Yoksa geçen sene Yüksek Sadakat elenir miydi? Jüriler daha profesyonel düşünüyor, müzikaliteye önem veriyorlar. Yani performans şarkıları jürilerden daha fazla puan alıyor. Öyle olmasa bu sene Norveç’in gayet “trendy” şarkısı sonuncu olur muydu? Demek ki Can hem jürilerden, hem de halktan oy almış olmalı ki yedinciliğe yerleşebildi. Yoksa sadece “televoting”le Gülseren bile 93 puan almıştı. Dolayısıyla bu şartlar altında yedincilik az şey değildir.

Gelelim acemilik meselesine… Bir kere Can’ın bir buçuk yıllık bir müzik kariyeri ve bir albümü var. Birinci olan Loreen ise İsveç’de bir yetenek yarışmasında dördüncü olmuş ve bir de “single” çıkarmış bir şarkıcı. Tecrübe bunun neresinde? Eğer kriter tecrübeyse Engelbert Humperdink’in sondan bir önceki sırada ne işi var? İspanya’nın dokuz albüm çıkarmış meşhur şarkıcısı Pastora Sloer’i, Makedonların tüm Balkanlarda tanınan ve 1984’den beri albüm yayımlayan Kaliopi’si, Bulgarların meşhur Sofi’si, Ukraynalıların dillere destan Gaitana’sı, Hırvatistan’ın yine tüm Balkanlarda tanınan Nina Baldric’i az mı tecrübeliydi? Onun için mi hepsi sıralamada Can’ın gerisinde kaldı?


Genç de gider yaşlı da, tecrübeli de gider, az tecrübeli de… Bunların hiç biri kriter değil. Aslına bakarsanız tek bir kriter var, o da iyi şarkı yapmak ve o şarkıyı iyi sunmak. Beğenilirse ne ala, beğenilmezse de karalar bağlamanın anlamı yok. Engelbert amcanın sonuncu olduğu için müziğe küseceğini, köyüne yerleşip pancar yetiştireceğini zannetmiyorum mesela.

Bu tartışmalar bir süre daha gider. Sonra her şey unutulur, seneye kim gitsin anketleri başlar. Bu böyle devam eder. Final gecesinin sonunda birkaç kelam etmiştim Twitter’da. Galiba bu seneki günlüğü kapatmak için de en doğru cümleler onlar olacak: “Hadi itiraf edin, izlerken eğlendiniz. Ve bitti... Bu kadardı işte. Kasmaya gerek yok. Seneye yine eğleneceğiz, emin olun!

28 MAYIS 2012

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Eurovision 2012 Günlüğü 14


BÜYÜK FİNAL... ŞİMDİ!

Saat sabaha karşı beşe gelmek üzere. Biz oteldeki odamızdayız ve kulaklarımızda Eurovision şarkıları çınlıyor. Hayır bir mecaz filan değil; sahiden çınlıyor. Çünkü otelin bahçesinde OGAE’nin Eurovision partisi var ve bu saatte insanlar hâlâ Eurovision şarkılarıyla eğleniyorlar. Sanırım buradan döndükten sonra uzunca bir süre Eurovision şarkılarından ve hatta bizzat kendisinden uzak duracağım. Böyle de bir aşırı doz durumu oldu bu sene.


Geçen sene gezmeye tozmaya da zaman ayırmışken, bu defa gazeteye de yazdığım için tamamen yarışmaya kanalize olmak, her provayı tek tek, ekrandan ayrı, salondan ayrı izlemek filan hafiften bir peklik yarattı bünyede. Neyse ki artık sona geldik. Yarın bu saatlerde yarışmanın sonucunu öğrenmiş olacağız. Ve bu şarkılar bir kez de “after party” de kulağımıza çalındıktan sonra havaalanının yolunu tutacağız.

Bu gece finalin seyircili jüri provasını izledik. Salon yine tıklım tıklım doluydu. Müthiş bir coşku vardı. İzleyici olarak gelen Azerbaycanlılar, özellikle kadınlar, adeta düğüne, nişana ya da ne bileyim bayram ziyaretine gider gibi iki dirhem bir çekirdekler her defasında. Bu da çok doğal, çünkü yarışmaya verdikleri önem çok büyük.


Finalde izleyeceğimiz performansları bir gece önceden izledik izlemesine ama kafamız daha çok karıştı. Ortada sahiden enteresan bir tablo var ve sonucun ne olacağı konusunda herkes başka bir şey söylüyor. Performansları tek tek yorumlamadan önce gösterinin yarışma dışı bölümünden biraz söz edeyim ben en iyisi.

Canlı yayın muhteşem bir şovla açılacak. Müthiş dansçılar, uçan adamlar ve modernize edilmiş bir folklor gösterisi… Göz kamaştıran bir ses ve ışık cümbüşünün ardından geçen senenin birincileri Nigar ve Eldar… Abartısız söylüyorum, izlediğim gösterinin güzelliğiyle gözlerim doldu. Gerçekten çok etkileyici idi. Tüm zamanların en güzel Eurovision açılışlarından birini izlemeye hazır olun.


Oylamalar bittikten sonra, oyların hesaplanması için geçen sürede yine muhteşem bir başka gösteri var. Sahneye bir uçan daire gibi havadan inen Azerbaycan’ın en meşhur pop yıldızı Emin Ağalarov’a eşlik eden dansçılar ve bir tek şarkı süresince yapılan o gösteri de çok etkileyici. Emin burada çok seviliyormuş. Nitekim sahneye çıkınca salonda kıyamet koptu. Şarkısı değil belki ama şarkıya eşlik eden şov izlemeye değer. (Gerçi Türkiye’de TRT o sırada muhtemelen reklam yayınlıyor olacak.) Bu arada Emin Ağalarov’un Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in damadı olduğunu söylemekte de fayda var. Bu organizasyonun en can alıcı dakikalarına konulmasında bunun bir etkisi var mıdır yok mudur onu bilemem.


Dışarıdaki parti bitti sanırım. Müzik sustu. Sadece çıplak sesle bağıra çağıra şarkılar söyleyen bir grup meczubun sesleri yankılanıyor gecede. Söyledikleri şarkılardan belli olduğu üzere, İspanyol Eurovision “fan”ları bunlar. Bu senenin en taşkın "fan"ları İspanyollar zaten. Bu sabahtan beri basın merkezindeki oylama panosunda nasıl çılgınca oylama yaptılarsa artık, İspanya birinci gözüküyordu ki gazeteler çarşaf çarşaf yazıyor kaç gündür İspanya’nın yarışmayı kazanmak istemediğini. Buradaki İspanyollara kalsa, zorla birinci yapacaklar kadını. Neyse, gürültü azaldığına göre artık uyuyabilirim. Yarın şarkılar hakkındaki son izlenimlerimi size basın merkezinden yazarım.

……

İngiltere: Engelbert Amca şanına yakışır bir performans sergiliyor. Şarkı da fevkalade bir balad. Şarkının ikinci yarısında devreye giren paryolar muhteşem. Ama hepsi bu. Seyirci daha ısınmadan, birinci sırada sahneye çıkmayı dezavantaj olacak. İlk onda yer alacağını ama fazla da üst sıralara çıkamayacağını düşünüyorum.


Macaristan: Yarı finalden geçmeyi başararak beni şaşırtan Compact Disco grubu, gecenin tek “rock” performansını yapacak. Belki bu onlara biraz oy getirir.


Arnavutluk: Giderek daha çok sevdiğimiz bu şarkı ne çare ki ilk dinleyişte hazmedilen şarkılardan değil. Jüriden iyi oy almıştır o kesin ama ilk ona girmeyebilir.


Litvanya: Gerçekten lüzumsuz bir şarkı. Finale nasıl kaldı, onu da anlamadım. Eski SSCB bağlılarının diasporası olsa gerek.


Bosna Hersek: Bu şarkı da Balkan ülkeleri diasporasından finale kaldı muhtemelen. Tamam iyi, hoş şarkı da şarkıcı da ama, bildiğin klasik festival şarkılarından. Eurovision bunları aştı artık.


Rusya: Bence birinciliğin en güçlü adaylarından. Olmazsa da ilk üçte olur gibi geliyor.


İzlanda: İyi şarkı, temiz performans ama birinci olacak kadar aman aman değil. Ortalarda bir yerde kalır gibi.


Kıbrıs: Ivi diyorum, başka bir şey demiyorum. Allah sahibine bağışlasın da ben Ivi'yi izlemekten bu şarkıya odaklanamıyorum. Şarkı filan bahane. Bence birinci olsun ki, seneye Ivi’yi bir şekilde yine Eurovision sahnesinde görelim.


Fransa: Uzak doğulu fiziğiyle soğuk Fransız şarkıcı ve akrobatları, sıkıcı bir şarkı eşliğinde 19 Mayıs gösterileri yapıyorlar. Üst sıralara çıkarsa, bilin ki şarkıcının pek meşhur olması sebebiyledir.


İtalya: Nina Zilli basın toplantılarında en çok konuşan şarkıcı olarak olarak has İtalyan olduğunu göstermekle kalmadı, yakında çıkacak albümünün ilk şarkısıyla yarışmaya katılmayı tercih ettiğini anlatarak da yarışma üzerinden ün yapma çabasında olduğunu bilerek ya da bilmeyerek ilan etti. Buna itirazımız yok ama bu Amy Winehouse “sound”u ve saçlarıyla iş biraz taklide kaçıyor. Yine de ortanın üstüdür muhtemel derecesi, ben size söyleyeyim.


Estonya: Sakin sakin gelip şarkısını söyleyen ve giden mahçup delikanlı finale kalamaz diye düşünüyordum ama beni mahçup etti. Tam bir performans şarkısı, oğlumuz da gayet başarılı. Kuzey ülkeleri yağdırırsa puanları (ki yağdırır, orası kesin), orta halli bir derece alır gibi.


Norveç: Yarışmada güncel pop müziği ortalamasını en çok tutturmuş şarkılardan biri. Tooji’nin de sahne ışığı yüksek. İlk sıralarda yaşanacak çekişmenin ortaklarından biri olacaktır muhtemelen.


Azerbaycan: Çok iyi bir şarkı, çok iyi bir şarkıcı. Azerbaycan’a ikinci kez birincilik getirirse şaşırmamak lazım belki de ama bu defa rakipler çok güçlü. Çok Batılı bir şarkı olmasına rağmen Azerbaycan’ın yerel müziği de çok dozunda bir şekilde şarkıya yedirilmiş. Bu şarkıda Sabina’nın beyaz elbisesi, üzerinde yapılan ışık oyunlarıyla renk değiştiriyor ve enteresan bir görsel şov yaratılıyor. Oylamada çekişmenin ortaklarından biri olursa şaşırmayın.


Romanya: Bu şarkı da benim çok bayılmadıklarım arasında olmasına rağmen Balkanlardan epeyce oy alır gibi görünüyor. Kadın solist jüri provasında şarkının bir yerinde tekledi. Bu jüri oylarını olumsuz etkileyebilir.


Danimarka: O kadar mütevazı bir şarkı ve şarkıcı ki, sadece bu yüzden oy alması mümkün. Akılda kalıcı, güzel bir şarkı aslına bakarsanız ama başa güreşeceğini zannetmiyorum.


Yunanistan: Bu tip fingirdek şarkılar daha ziyade Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerde ve Balkanlarda prim yapar ama Kuzey ülkelerinden puan alması biraz zor görünüyor. Sıralamada ortalarda kalır büyük ihtimalle.


İsveç: Burada o kadar kesin favori gösteriliyor ki, bu hepimizin üzerinde olumsuz etki yarattı. Bir de şarkıcı Loreen’in ukala tavrı bizi iyice sinir etti. Yine de şovu çok etkileyici ve yarışmanın bütün dinamikleri gözetilerek yapılmış şarkı ilk dinleyişte etki bırakıyor. Bu da birinci olması için yeterli sebep. Umarım olmaz ama muhtemelen olacak.


Türkiye: Daha umutlu konuşmak isterdim ama yerimizi ilk on içerisinde görebiliyorum sadece. Bunda kimsenin bir suçu yok. Can’ın şansına bu sene çok kuvvetli rakiplerle karşı karşıyayız. İlk beşe girersek sevinelim, ilk üçü hayal etmeyelim derim.


İspanya: Bilmiyorum buradaki İspanyolların mı gazına geliyoruz ama önceden hiç sıralamamda olmayan bu şarkı, dün geceki provada ciddi etki bıraktı. Şarkıcı çok iyi, şarkının melodik ve armonik yapısı da çok sağlam. Jüriden yüksek oy alacak şarkılardan biri. İspanya içinde düştüğü ekonomik krizden dolayı yarışmayı kazanmak istemiyor ya, buradaki tanıtım faaliyetlerini ve hatta sahne şovunu da minimum düzeyde tutmuş. Öyle ki vokalistler bile ancak şarkının yarısından sonra sahneye çıkıyor. Sanırım yarım yevmiye vermek için öyle yapmışlar.


Almanya: Bir mütevazı şarkı daha. Bir parça Bryan Adams şarkılarını anımsatıyor bana. Her Avrupalı kulağın, hatta bizim bile sevebileceğimiz melodik bir yapısı var. Şarkının adı: “Standing Still”, yani “Yıkılmadım ayaktayım.” Eh bu bile tek başına puan almaya yeter. Farkındayım, herkese aynı şeyi yazar oldum ama galiba bu şarkı da orta sıralarda bir yer bulur kendine.


Malta: Çok sempatik bir genç adamın, akılda kalıcı nakaratlarıyla öne çıkan bu şarkısı, diğerlerinin arasında zayıf kalıyor. Bence yeri sonlara yakın olur.


Makedonya: Yine buraya gelmeden önce hiç dikkatimizi çekmeyen, ama sahnede izledikten sonra gözümüzde değer kazanan bir başka şarkı. Solist Kaliopi tüm Balkanlarda çok popüler olmasının da avantajıyla öne çıkabilir.


İrlanda: Son sıralara aday bir şarkı bence. Çok vasat, ikizlerin enerjisine yetmeyen şarkıyı, fıskiyeli şov bile kurtaramaz.


Sırbistan: Yine epeyce popüler bir şarkıcı ve iyi bir şarkı. Birinci olmaz muhtemelen ama 2004 yılında İstanbul’da çok benzer bir şarkıyla Zeljko’nun ikinci olduğunu da unutmamak lazım.


Ukrayna: İngiliz Guardian gazetesinin esprili Eurovision yorumlarında bu şarkı için şöyle yazmışlar: “Şarkı biraz daha uzasaydı, sanırım şarkıcı kadın infilak edecekti!” Sahiden öyle. Abla sahneye geliyor, gidene kadar bağıra bağıra bir hal oluyor. Enteresan şovuna rağmen sonlarda yer alacağını düşünüyorum çünkü bağırması bir yana, şarkı çok sıkıcı.


Moldovya: Şovun Laurel-Hardy filmlerini hatırlatan, yani neresinden baksanız 1920’lerin 30’ların espri anlayışına sırtını dayayan şebekliğine aldırmazsanız, iyi bir şarkıcı ve fıkır fıkır Balkan bir şarkı var ortada aslında. Bu yüzden de ortalama bir puanla, ortalama bir derece alması beklenebilir.


Gördüğünüz gibi kafalar çok karışık. Buraya ilk geldiğimiz gün havaalanından otele doğru giderken, şehrin muhtelif yerlerine asılmış dijital panolarda “Eurovision’a 8 gün kaldı,” yazıyordu. Bu sabah baktım, “Eurovision’a 8 saat kaldı” yazıyor. Zaman çabuk geçti gerçekten. Bir harala gürele, bir koşuşturmaca derken finale saatler kaldı. Günlüğün bir sonraki sayfasını yazarken artık sonuçları biliyor olacağız. Bizi müthiş bir gece bekliyor. Bence siz de açın televizyonlarınızı, Twitter da bulunsun başucunuzda. Hem izleyin, hem yorum yapın, yazılanları okuyun, eğlenin, tadını çıkarın. Senede bir hafta yaşanıyor bu eğlence. Kasmayın, tadını çıkarın!

Büyük final sonrası yorumları İstanbul’dan yazarım artık. Şimdi gidip valiz toplamam gerekiyor. Takipte kalın! 

26 MAYIS 2012

25 Mayıs 2012 Cuma

Eurovision 2012 Günlüğü 13


FİNALDEYİZ AY BALAM!


Ve finale sadece bir gün kaldı. Dün gecenin heyecanı anlatmakla bitmez. Zaten televizyonda izlediyseniz, sizde ister istemez bu heyecana ortak olmuşsunuzdur. Ancak bizim için heyecan biraz daha fazlaydı. 25.000 kişilik salonun hep birden “Türkiye Türkiye” diye tezahürat yapmasının yarattığı coşku bir yana, geçen seneki acı tecrübemiz de aklımızın bir köşesindeydi. Son zarfa kadar heyecanla bekleyip, sonra ellerimizin boş kalmasının neasıl bir şey olduğunu biliyorduk. Bir üstüne hiç beklemediğimiz bazı ülkeler finale kalınca, ister istemez “Acaba?” diye düşünmeden edemedik. Neyse ki korktuğumuz olmadı. Can Bonomo finalde!


Dün öğleden sonra basın merkezine geldiğimizde burası bir hayli hareketliydi. Bu hareketlilik bütün gün ve hatta gece boyu devam etti. Her ülkeden televizyoncuların kameraları sürekli çalıştı. Türkiye’den TRT birkaç farklı kanalından canlı yayın yaptı. Azerbaycan televizyonları ana haber bültenlerinde basın merkezine canlı yayınla bağlandılar.

Azerbaycanlı ve Türk destekçilerin iki ülkenin bayraklarıyla birlikte “Azerbaycan – Türkiye” tezahüratları atarak basın merkezini çınlatmaları görülmeye değerdi. Bir de üzerine gece salonda yaşananlar eklenince, sanırım diğer ülkelerden gelenler bize ciddi ciddi sinir oldular. Çünkü laf aramızda kalsın ama Azerbaycan’da her yerde Türkler kayırılıyor. Mesela dün sabaha karşı Euro Club’a gittiğimizde kafede yiyecek bir şey kalmamıştı. Biz de çok açtık. Garson bizim Türk olduğumuzu görünce ne yaptı etti, tabaklar dolusu yiyecek bulup getirdi. Çevremizdeki masaların şaşkın bakışları arasında bir Türklüğümüzün sefasını sürdük.


Gece Bonomo’nun şovu gayet iyiydi. Hayatında ilk kez 25.000 kişi önünde şarkı söyleyen birinin bir parça heyecanlı olması çok doğaldı elbette. Bugün bu konuda Twitter’da yazılanları görünce bir anlam veremedim. Bu bir şarkı yarışması evet. Ama daha ziyade bir televizyon şovu. Son televizyon teknolojilerinin, ses ve ışık sistemlerinin gövde gösterisi. Dünya üzerinde milyonlarca insanın aynı adnda canlı yayınla izlediği başka bir müzik organizayonu daha yok. Bu yarışmanın dünyada bir benzeri de yok. Olaya böyle bakmak lazım.


Bu yarışmanın kendi ritüelleri, dinamikleri, adet, gelenek ve görenekleri var. Ne şarkı, ne şarkıcı ne de şov tek başına anlam taşıyor. Hepsinin bütününde, üç dakika içerisinde, Azerbaycan’dan izlanda’ya dek uzanan bir coğrafya üzerindeki farklı kültürlerde, farklı müzik anlayışlarında insanlara kendini, şarkısını, dansını, şovunu sevdirebilen kazanıyor. Bakın, Sertab’ı birinci yapan performansı bir kez daha izleyin. Sahiden kusursuz mu?.. Ya da kusursuzluk bir kriter mi, siz karar verin.


Bir de şu Eurovision’u toptan karalama, küçümseme meselesi var. Hayatında bir kez olsun bu organizasyonu başından sonuna takip etmemiş, yerinde gelip görmemiş, sadece yılda bir kez televizyon karşısına geçip ahkam kesmişler için bol keseden atmak kolay olsa gerek. Burada taş gibi şarkıcılar, taş gibi dançılar, ağzımız açık izlediğim şovlar var. Bazı şarkılar elbette bizim müzik kulağımıza ve algımıza bir dinleyişte hitap etmeyebilir. Kimini severiz, kimini sevmeyiz ama hiç de sanıldığı gibi basit, demode ve ucuz değil burada olan biten. 

Bunu dün geceki basın toplantısında bir kez daha hissettim. Avrupa’nın her köşesinden gelmiş yüzlerce basın mensubu, Eurovision meraklısı, şarkıcılar, prodüktörler, delegasyon üyeleri… Hepsinin bu çatı altında ortak şeylere gülüp, benzer duygularla heyecanlanması, eğlenmesi ve herkesin bu işi bir yandan da ciddiye alıyor olması… “Ben bu yarışmayı önemsemiyorum, “ diyeni anlarım ama “Bu yarışma önemsizdir,” diyenlere neremle güleceğimi şaşırıyorum, kusura bakmayın.


Dün gece finale kalacağımızı bilerek girdik salona. Yine de insan heyecan duyuyor. Bizde duyduk haliyle. Bu sene işin “fan” tarafı biraz zayıf kaldı Geçen sene Almanya’da o her ülkeden gelen, her biri farklı kostümler ve bayraklarla ortalığı şenlendiren Eurovision meraklıları sayıca kıyaslanmayacak kadar az. Var olanlar da daha temkinli sanki. Öyle taşkınlıklar, coşku gösterileri pek yok. Buna karşın salondaki seyirci çok coşkuluydu.

Özellikle canlı yayın başlamadan önce burada çok sevilen televizyon sunucusu (“aparıcı” deniyor Azerice) ve şovmen Murad Dadaşov seyirciyi coşturmak konusunda epeyce başarılı oldu. Bunun aylardır hazırlandıkları büyük bir temaşa, bir şov, bugünün bir bayram olduğunu söyledikçe salon alkışlarla inledi. Azerbaycanlılar bu yarışmayı sahiden çok önemsiyorlar ve bu uğurda hiçbir masraftan kaçınmadıkları gibi, şehri yarışmaya hazır hale getirmek, konukları en iyi şekilde ağırlamak için adeta seferberlik ilan etmişler. İlk günler karşılaştığımız aksilikler yüzünden fazla ayırdına varamadığımız bu gerçeği giderek fazla hissetmeye başladık.


Yarı finalde ülkeler sırayla sahne aldılar. Sonra on dakika boyunca oylama hatları açıldı. Ardından da oyların toplanması için gerekli olan sürede “interval act” denilen gösteri sahnelendi. Birinci yarı finalde bizim Kafkas oyunlarına çok benzeyen, modernize edilmiş bir folklor gösterisi izlemiştik. Bu defa Eurovision’da son beş yıldır birinci olan şarkıcılar, şarkılarını yarım yarım, Azerbaycan’ın otantik enstrümanlarının da eşliğiyle seslendirdiler. Rusya’dan Dima Bilan, Sırbistan’dan Maria Şerifoviç, Norveç’ten Alexander Rybak, Almanya’dan Lena ve Azerbaycan’dan Nigar & Eldar ikilisi sırayla sahneye geldi, sonunda da birlikte Abba’dan Eurovision’un sembolü haline gelmiş şarkılardan biri olan “Waterloo”yu söylediler.

Sanırım bu tarz bir gösteri bugüne dek ilk kez yapıldı ya da ben ilk kez şahit oldum. Açıkçası bu yarışmanın meraklılarını mutlu etmek için bundan daha akıllıca bir şey düşünülemezdi. Şahsen ben çok eğlendim. Tabii biraz sonra başlayacak olan zarf açma seremonisi olmasa, daha da çok eğlenebilirdim.


Finale kalan on ülke, oy oranları göz önüne alınmaksızın, tamamen rasgele bir şekilde açılan on zarftan çıkıyor ve ilan ediliyor. Geçen sene benzer bir heyecanı yaşamış ve son dakikaya kadar zarflardan birinden çıkmayı umut etmiş ve fena halde hayal kırıklığı yaşamıştık ki aslında umudumuz da zayıftı. Bu sene ise neredeyse emin olduğumuz halde karnımıza ağrılar girdi. Bir de Türkiye’yi sona bırakmazlar mı?.. 

“Bırakmazlar mı,” dedim çünkü çok belli ki bunu planlamışlardı. Salondaki heyecanı arttırmak, tansiyonu yükseltmek ve haliyle sonunda da coşkuyu patlatmak için Türkiye’nin özellikle sona bırakıldığı çok belliydi. Nitekim gece konuştuğum Bülent Özveren de aynı fikirdeydi. “Aynı şey Türkiye’de olsa, ben de prodüktör olsam, ben de aynı şeyi yapardım,” dedi. Gerçi çok ter döktük, kalp çarpıntısı yaşadık ama salondaki o tezahüratlarını duyduk ya, buna değerdi.


Zaten sadece zarf seremonisinde değil, Can’ın sahneye geliş ve gidişinde ve tabii ki perfomansı esnasında salondaki alkış kıyamet görülmeye değerdi. Gözlerimiz doldu, neredeyse kazanmış kadar mutlu olduk.

Gazeteye haberi yetiştirmek için sadece on dakikam kalmıştı yarı final sona erdiğinde. O kalabalığın içinden depar atarak basın merkezine gelmek zorunda kaldığımdan, çıkıştaki tebrikleri kabul edemedim. Yoksa üzerimdeki Türk bayraklı tişört nedeniyle çeşitli kutlama ve sevinç gösterilerine maruz kalmam yüksek ihtimaldi. Hayatında hiç milli maç bile seyretmemiş, Nükhet Duru’dan başka hiçbir şey için fanatik olmamış birinin Türk bayraklı tişört giymesinden anlayın artık buradaki milli duyguları coşturucu atmosferi ve içine düştüğümüz ulvi hissiyatı.


Canlı yayın bittikten bir süre sonra finale kalanların basın toplantısı yapıldı. On finalist ülkenin temsilcisi hem basının sorularını yanıtladılar, hem de finalde kaçıncı sırada yarışacaklarını belirleyen kura çekimini yaptılar. Türkiye son zarftan çıktığı için, kurada da sondaydı. Yani sona kalan numaraya razı olacaktık ve Can kura çekmeyecekti. Ama enteresan bir şey oldu. Can’dan hemen önce kura çekecek olan Malta’nın temsilcisi Kurt Calleja, kendi kurasını Can’ın çekmesini istedi.


Daha önce bahsetmiştim; Kurt ve Can iki iyi arkadaş. Kurt böyle bir muziplik yaptı, Can da zarfı çekti. İki zarf vardı. Birinde 21, diğerinde 18 vardı ve Can 21’i çekti. Böylece Malta 21, Türkiye 18. Sıraya yerleşti. 18’in şöyle bir durumu var ki, en büyük favori olan İsveç de 17. Sırada yarışacak. Favoriden sonra çıkmanın genellikle dezavantaj olarak görülür. Ben çok önemli olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Her şarkıda sahnenin görseli kadar değişiyor ki, adeta her şarkının ayrı bir dünyası, bir atmosferi  var. Kimsenin öncesinde veya sonrasında olmak zarar ya da yarar getirmez bence.


Bu arada dün geceki basın toplantısı sonrası Eurovision’un resmi kulübü OGAE Türkiye’den Osman Kural’ın Can Bonomo’yla yaptığı röportajı da sizinle paylaşmak isterim. Bu röportaj Can’ın bir taraftan nasıl rahatlamış, bir taraftan da nasıl yorgun olduğunu gözler önüne seriyor. Neyse ki sanıldığının aksine Bonomo Team çok profesyonel ve Can Bonomo markasını gayet güzel yönettikleri gibi, insan olarak da onun sadece yarışmaya odaklanması, yan etkilerden arınması, işini en iyi şekilde yapabilmesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Burada her gün yüzyüze olduğumuz, sık sık oturup sohbet ettiğimiz için yazıyorum bunları. Görünen köy kılavuz istemiyor.


Dünkü tahminlerimde yine onda iki yanılma oldu. Hiç ihtimal vermediğim bayıntı şarkılar kontenjanından Bosna-Hersek ve kararsız kaldığım Estonya finale kalarak beni şaşırttılar. Buna karşın Belarus’u bekliyordum, elendiler. Hollanda’nın temsilcisi Türk kızı Ayten de finale kalamayarak herkes gibi beni de şaşırttı. Burada ona ilgi çoktu. Dün gece ortalarda dolaşan, aynı onun gibi kafasına tüy takmış Hollandalıların yarattığı coşku da bizi etkilemişti. Hatta biz Azerbaycan televizyonunun yayını için kalabalık bir grup halinde beklerken aramıza dalan bir Hollandalı tek tek herkesin akreditasyon kartlarına Ayten’in çıkartmalarını yapıştırırken “Onun babası da Türk,” diyerek Türk diasporasından pay alma niyetlerini açığa vurmuştu ama olmadı.

Şu an basın merkezindeyiz. Akşamüzeri final gecesinin kostümsüz provası yapıldı. Kostümlü jüri provası ise buranın saati ile tam gece yarısı başlayacak ve onu salondan izleyeceğiz. Jüri provası dedim zira jüriler oylarını bir gece önce yapılan kostümlü provaları izleyerek veriyorlar. Yani jüri oyları bir gün önceden belli oluyor ama tabii asla açıklanmıyor. Yarışma sonuçlanana kadar da açıklanmayacak.

Yarın geceki final hakkındaki tahmin ve yorumlarımı bu geceki provayı izledikten sonra yazacağım. Şimdilik bu kadar. Takipte kalın!

25 MAYIS 2012