Bu Blogda Ara

31 Temmuz 2012 Salı

Cenk Taşkan'ın Öyküsü


"Majak ve Cenk birbirinden zerre kadar farklı değildi, hiç olmadı. Her ikisi de müziğe sevdalıydı, her ikisi eşi benzeri az bulunur bir incelik, zarafet ve nezaket taşıyorlardı yüreklerinde. İster "Cenk Abi" diye hitap edin, ister "Majak Beyciğim"... İster Türkçe şarkıları dağlamış olsun kalbinizi, ister Ermenice..."

"Beni Benimle Bırak", "Anılar", "Gerisi Vız Gelir" ve daha niceleri... Türk popüler müziğinin en önemli bestecilerinden Cenk Taşkan'ın öyküsünü bu cümlenin üzerine tıklayarak okuyabilirsiniz. 


30 Temmuz 2012 Pazartesi

Bu Raund Kimin?



Sibel Can ve Ebru Gündeş, uzun süredir aynı firmanın şarkıcıları olmalarına rağmen, albümlerini nedense hep  birbirlerine çok yakın tarihlerde yayımlıyorlar ve tarz ve tür olarak çok benzeşen bu albümler ister istemez yarıştırılır hale geliyor. Geçtiğimiz yıl da bu böyle olmuş, ama her iki şarkıcının albümü de hayal kırıklığı yaratmış, beklentilerin çok altında kalmıştı. Ne enteresandır ki, bu sene her ikisi de çareyi eski şarkılara sığınmakta buldular ve yine iki albüm, Emre Plak tarafından birbirlerine çok yakın tarihlerde piyasaya sürüldü.

SİBEL CAN – “MEŞK”

Sibel Can bir röportajında söylediğine göre, babasının eski bir defterine kaydettiği şarkıların peşine düşmüş ve çoğunlukla yetmişlerin ilk yarısına ait bu şarkıları, orijinal hallerini fazla değiştirmeden, yeniden seslendirmek istemiş.


Buraya kadar yeni bir hikâye ve yeni bir fikir yok ortada. Eski şarkılarla albüm yapanların anne babalarına ithâf etmek/hediye etmek için bu işi yaptıklarını söylemeleri neredeyse klişe oldu. Eski şarkıları şu veya bu sebeple yeniden söyleme fikrinin ise çoktan suyu çıktı. Hatta bu uğurda Muazzez Ersoy ve Işın Karaca gibi travmatik sonuçlar da yaşadık. Ne var ki ta eskiden beri eski şarkılar büyük yüzdeyle, satmayan/dinlenilmeyen albümlerin can simidi oldu, olmaya da devam ediyor.

Şimdi tüm bu gerçekler ortadayken, Sibel Can’ın duygusal gerekçelerine ne derece inanırsınız, orası size kalmış. Ama “Meşk” adı verilmiş bu albümün çok önemli bir farkı var ve bu fark artık hepimizin içine fenalıklar getiren “cover” albüm projeleri arasında “Meşk”in ayrı bir rafta durmasını sağlıyor. Hatta sırf bu yüzden, yeni şarkılardan oluşan bir albüm gibi de tınlıyor, öyle sanılıyor.

Bu albümde çok akıllıca bir iş yapılmış ve yıllardır ezber edilen, Türk filmlerinden bilinen, daha önce defalarca kez söylenen şarkılar yerine, nispeten az bilinen, kıyıda köşede kalmış, bugünlere pek de ulaşmamış şarkılar seçilmiş. Ne zaman bir “cover”la karşılaşsam, söylenir durur, “Daha ne şarkılar var geçmişte, neden hep aynı şarkıların etrafında dönüp duruyoruz ki?” derdim. İşte kastettiğim tam da buydu. Sibel Can ve ekibi, bilerek ya da bilmeyerek başka türlü bir “cover” albüm yapmışlar ve iyi de olmuş.


Seversiniz sevmezsiniz o ayrı ama kabul etmek lazım ki Sibel Can kendi türünde gayet iyi şarkı söyleyen, sesi şarkılara, kendisi sahneye çok yakışan bir şarkıcı. 1987’den bu yana sayısız albüm yayımladı ve her albümü belirli bir satış rakamının üzerinde kaldı. Seveni ve dinleyeni çok. Özel hayatındaki çalkantılar, iniş çıkışlar, bir dönem en sevenini bile bıktıracak derecede bir magazin figürü haline gelmesi, girdiği polemikler, bugün dahi etrafında kameralar çalıştığında takındığı abartılı sempatik ve samimi haller filan bir yana, albümlerinde müzikal anlamda belli bir çizgiyi yakalamış ve yıllar boyunca da bunu sürdürebilmiş bir isim. Bundandır ki her yeni albümü “Acaba bu defa ne yapmış?” merakıyla ilgi görüyor. Tıpkı Ebru Gündeş gibi. Bu açıdan baktığınızda, bu kulvarda üçüncü bir isim daha yok. Hele ki doğru da bir iş yapmışlarsa, tadından yenmiyor.

“Meşk”de on iki şarkı var. Albüm “Kader Bağladı Bizi” ile açılıyor.  1973 yılında Handan Kara tarafından plak yapılan ve aynı yıl çekilen “Aşkların En Güzeli” adı Yeşilçam filminin de tema müziği olarak kullanılan bu şarkının hemen ardından 1974 tarihli bir Kamuran Akkor şarkısı, “Ne Gelen Var Ne Giden” alıyor sırayı. Bu şarkıyı 1983 yılında Ferdi Özbeğen de yeniden seslendirmişti.


1974 tarihli “Çok Hoppasın”, Yunanca bir şarkıdan uyarlanmış ve Handan Kara tarafından plağa okunmuştu. Ardından gelen “Kabahatim Büyüktür” ise Azeri bir şarkının Neşe Karaböcek uyarlaması olarak 1981’de yayımlanan “Yedi Renk” adlı Karaböcek albümünde yer almıştı. Bugüne dek “Sen Gelmez Oldun” ve “Günün Birinde” gibi iki “hit” çıkarmış “Yedi Renk” albümünden keşfedilen üçüncü şarkı oluyor bu.

1974 tarihli Semiramis Pekkan şarkısı “Unuttu Unuttu”yu, “Acıyorum Sana Ben” takip ediyor. 1971 yılında Hem Gönül Akkor, hem de Sevim Tanürek’in plağa okuduğu bu şarkının o plaklardaki adı “Bu Gece Kısmet Kime?” idi aslında ama her nedense bu albümde ismi değiştirilmiş.

Yine 1971 yılında Gönül Akkor tarafından plak yapılan “Ne Oldu Sana”nın peşi sıra 1974 yılında hem bestecisi Suat Sayın, hem de Handan Kara tarafından plak yapılan “Kaybolan Baharım” geliyor. Bu şarkının bir de Ferdi Tayfur versiyonu var ama çok karışık, çok dolambaçlı, içinden çıkılamaz bir “puzzle”a dönmüş Ferdi Tayfur diskografisinde şarkının Türkiye’de yayımlandığına dair bir kanıta rastlamadım. Tayfur’un Almanya baskısı kasetlerinde kullanılan bu kayıt, muhtemelen yetmişlerin ikinci yarısında yapılmış.


1971 yılında “Nerede Akşam Orada Sabah” adıyla Gönül Akkor tarafından seslendirilen bir başka şarkı da bu albüme “Meclis Tamam” adıyla girmiş. İlk olarak 1972 yılında Neşe Karaböcek tarafından plak yapılan “Senin İçin”, 1979 yılında Esengül’ün, ölümünden hemen sonra piyasaya sürülen “Hayat Dolu Gençliğe Veda” albümünde  “Çıra Gibi Yanıyorum” adıyla yer almıştı. Muazzez Abacı’nın 1974 yılında yayımlanan üçüncü 45’liğinde yer alan “Bitmeseydi O Gece”nin, bir de 1975 yılında yapılmış Neşe Karaböcek kaydı var.

“Şeytana Uyduk Bir Kere” ise sırasıyla Suat Sayın, Yaşar Özel, Gönül Akkor ve Zeki Müren tarafından plak yapıldı. Şarkıyı 2000 yılında Müslüm Gürses, 2007 yılında ise Muazzez Ersoy da seslendirdi. Yani “Meşk”in en fazla söylenmiş ve en yakın tarihe kadar gelmiş şarkısı bu ve bu şarkı da albümü kapatıyor zaten.

Düzenlemeleri yapan Selim Çaldıran’ın şarkıların orijinal hallerine sadık kalmış olması kadar, Sibel Can’ın tüm şarkıları dozunda bir üslupla söylemiş olması da albümü başından sonuna rahat dinlenebilir hale getiriyor. Albüm dinleyeni yormuyor, hafif ve ferah bir tat bırakıyor. Sibel Can albümü “Çok Hoppasın”la tanıtmaya başladı ki çok doğru bir seçimdi. Kendi adıma “Ne Gelen Var Ne Giden Var”ın ikinci şarkı olarak seçilmesinin de bir başka doğru seçim olacağını düşünüyorum.  


Kapak fotoğraflarındaki Nur Yerlitaş kostümleri, ayarı tutturulamamış Photoshop’lu resimler filan tam da Sibel Can’dan beklendiği gibi. Ne bir eksik, ne bir fazla. Sonuçta böyle bir konsept standardı var bu tür albümlerde ve daha fazlasını beklemenin de bir anlamı yok.

Bu albüm Sibel Can’ı bir sonraki albüme dek rahat rahat götürür. Televizyon programlarına, sahnelere, ekstralara çıkarır, maliyetini kurtarır, kâra bile geçirir. Eh, bu da ona yeter zaten.

EBRU GÜNDEŞ – “13,5”


Ebru Gündeş 1993 yılından beri müzik piyasasının bilfiil içinde ve bugüne dek on iki albümü yayımlandı. Her albümünden en az birkaç “hit” çıkardı ve popla arabesk arasındaki o ince çizgide türünün en başarılı örneklerini verdi. 2011 tarihli “Beyaz” adlı son albüm ise yüzünü tekrar popa ve popüler “rock”a dönmüş müzik dinleyicisi için fazla ağır, fazla karanlık geldi. Bundan mıdır bilinmez, o da yeni albümünde bir dönemin “hit” pop şarkılarını yeniden seslendirmeyi seçmiş. “13,5” adı verilmiş albümde on şarkı ve bir de “remix” var.

1988 yılında kaydedilmiş Sezen Aksu şarkısı “Seni İstiyorum”la açılan albüm, Gündeş’in 2002 yılında yayımlanan “Yol” adlı Çelik albümünde Çelik’le düet söylediği “Sen Yoluna Ben Yoluma” adlı şarkının yeni versiyonuyla devam ediyor. 1997 yılında Tarkan’ın, hemen ardından da Müslüm Gürses’in seslendirdiği “İkimizin Yerine” ve 2007 yılında Mustafa Ceceli, 2009 yılında da Sezen Aksu tarafından seslendirilen “Unutamam”ı, 1993 tarihli Kenan Doğulu “hit”i “Yaparım Bilirsin” takip ediyor.


Albümün altıncı sırasında yer alan ve ilk kez 1994 yılında Emel tarafından seslendirilen “Hovarda”yı 2010 yılında Onur Kırış yeniden söylemişti. Ferda Anıl Yarkın’ın 1995 yılında yayımlanan ikinci albümüne adını vermiş “Sonuna Kadar” ise, ilk kez bu albümde yeniden seslendiriliyor.

Sırada bu defa 2000 yılından bir Sezen Aksu şarkısı, “Kahpe Kader” var. Hemen ardından yine Sezen Aksu’nun sesinden tanıyıp sevdiğimiz,  1988 tarihli “Unut”u dinliyoruz Ebru Gündeş’ten. Bu şarkı 2005 yılında Lara, 2006 yılında Gökhan Sezen tarafından seslendirilmişti. Candan Erçetin’in eski bir Enrico Masias şarkısına getirdiği yeni yorum “Söz Vermiştin Bana”, 2000 tarihli ilk kaydından sonra ilk kez Ebru Gündeş tarafından yeniden seslendiriliyor.

Ve albüm “Unutamam”ın “remix”iyle sona eriyor. Albümdeki en anlamsız iş bu “remix” olmuş, zira şarkının “remix”e gelir hiçbir yanı yok. Böylesi can yakıcı bir şarkıyla neden dans etmek istesin ki insanlar?


Tamamen ticari düşünülmüş ve hem Gündeş’in sesine yakışacak, hem de albümü sattıracak şarkılar seçilmiş. Kendi adıma beni en çok şaşırtan şarkı “Yaparım Bilirsin” oldu. Kırk yıl düşünsem bu şarkıyı Ebru Gündeş’e söyletmek aklıma gelmezdi. Keşke albümde benzer birkaç sürpriz daha olsa. Ama yok. “İkimizin Yerine” ve “Kahpe Kader” başta olmak üzere, albümün tamamı Ebru Gündeş’ten duyunca şaşırmayacağınız şarkılardan oluşuyor. Bence albümün en büyük “hit”i ise “Sen Yoluna Ben Yoluma” olacak gibi gözüküyor.  


Ozan Doğulu ve Selim Çaldıran’ın düzenlemeleri albümün en büyük artısı olmuş. Bu iki usta aranjör, Ebru Gündeş’in artık kanıksanan ağır ve ağdalı tarzını epeyce hafifletmiş. Tempo yükselmiş, gençleşmiş ve çok da iyi olmuş. Şayet Gündeş de buna ayak uydurmuş olsa, ortaya çıkan işin beğeneni çok daha fazla olabilirmiş. Ne çare onun tekniğinde hiçbir değişiklik yok. Yine ağır prozodi hatalarıyla, yine yer yer gereğinden fazla sertleşen, efelenen, şarkı sözlerini olmadık yerlerde dramatize eden üslubuyla şarkı söylüyor. Biliyorum onu sırf bu üslubu nedeniyle seven sayısı hiç de az değil. Ama bu tarzda ısrar ettikçe, daha fazlasına kapılarını tamamen kapatmış oluyor. En azından bu albümde konsept gereği farklı olabilirdi/olmalıydı.

Ayten Alpün imzalı kartonet fotoğraflarında çok neşeli, hep gülen, genç bir Ebru Gündeş portresi çizilmiş. Kapak tasarımındaki pek fena yazı fontu haricinde, görsel anlamda da şık ama standartların dışına çıkmayan bir kartonet bekliyor albümü satın alanları.


Doksanlı yıllar müziğinin yükselen değer olduğu bu günlerde, çoğunluğu o döneme ait şarkılarla dolu bu albümün beklenen ilgiyi görmesi de şaşırtıcı olmayacak. Gündeş kariyerinin başyapıtlarından biri olarak anılmayacak belki ama belli ki günü kurtaracak bir albüm bu.

Madem söze kıyasla başladık, öyle de bitirelim. Sibel Can ve Ebru Gündeş… Bu raundu kazanan kim mi? Hâlâ bu soruyu soruyorsanız, yazıyı bir kez daha okuyun bence. Ya da okumayın. Onun yerine albümleri dinleyin. Sonra herkes kendi kazananını kendi tayin etsin.

TEMMUZ 2012

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Nükhet Duru Röportajı


 
YHT: İleride Türk pop müziğinin tarihi içerisinde Nükhet Duru’ya ayrılan sayfaya neler yazacaklar sizce?  En çok neyin yazmasını istersiniz ya da?..

ND: Kıymetini bilemedik :)
 
Nükhet Duru'nun çok yakında piyasaya çıkacak yeni albümünü ve daha bir çok şeyi, Milliyet Sanat dergisi Temmuz 2012 sayısı için konuştuk.
 

25 Temmuz 2012 Çarşamba

İzlediklerim


MULTİTAP – “MUTLUYUM”


Multitap’ın geçtiğimiz yılın Ekim ayında piyasaya çıkan “Özel Birisin”, “Mutluyum” adlı şarkıya çekilen kliple tekrar gündemde. 2010’da yayımlanan ilk albüm “Takım Oyunu”ndan dört şarkıya klip çekilmişti. Bu albüm ise neredeyse gündemden düşecekken, ikinci kliple tekrar yükseliyor.

Muhammed Ali Cihan, Sertaç Özgümüş, Taçkın Bilal ve Selim Siyami Sümer'den kurulu Multitap, Türkçe popüler müzikte pek de her dakika duymadığımız türden şarkılarla karşımıza çıkıp adından bahsettirdi iki sene önce. Uzun süre birlikte çalıştıkları Bedük’ün ne kadar etkisi vardı bilinmez ama, elektronik öğeler, sentetik unsurlar içeren, biraz “britpop”, biraz “synthrock” sularında gezinen, yanı sıra esprili ve neşeli şarkı sözleriyle de eğlendiren bir gruptu Multitap. Elbette başta Muse olmak üzere bir çok yabancı şarkıcı ve gruptan şu veya bu şekilde etkilenmiş gözüküyorlardı ama Türk pop müziği için orijinal oldukları pekâlâ söylenebilirdi.

(Bu arada yeri gelmişken, bütün müzisyenler birilerinden etkilenerek yola çıkarlar ve zaman içerisinde kendileri olurlar (istisnalar elbette hariç; onlara deha diyoruz zaten.)Bu o kadar da “tu kaka” bir şey değildir, iş ki taklide saplanıp kalmasın, sonu intihale varmasın. Bu ayrımı iyi yapmak lazım.)


İkinci albümde ise işin elektronik kısmını ve hatta eğlencesini de daha geri plana çektiklerini gördük. Hatta iki parçayı “rap” sosuna bulayarak, farklı denemelere de girişmişlerdi. Çıkış şarkıları “Ben Anlarım”, onları daha önce tanımayanları ya da “Çıbık”ı, “Battaniyem”i dinleyip de pek hoşnut olmayanları bile kolayca tavlayacak, daha genel geçer, “easy listening” bir şarkıydı. Ama nedense arayı biraz uzattılar.

“Mutluyum”, albümdeki eğlenceli şarkılardan biri olarak ikinci klip için doğru tercihmiş gibi gözüküyor. Ben kendi adıma sıranın hem daha slogan hem de fena halde ergen bir şarkı olan “Kızın Annesi”nde olduğunu düşünüyordum ama “Mutluyum” özellikle klibi şenlendiren bikinili kız sayesinde aynı hedef kitlesini kolayca yakalayacağa benzer. You Tube’da videoların altına yazılan yorumların genellikle kliplerdeki kızların ya da artık nasıl ve ne kadar seksi unsur varsa, hep onların etrafında döndüğü düşünülürse, bikinili bir kız her zaman işe yarar, tıklanma oranını yükseltir gibi görünüyor. Kaldı ki bu serin, ferah ve iç açıcı şarkının gruba bu hedef kitle dışında yeni müdavimler kazandırması da kuvvetle muhtemel.


Grubun yumuşak karnı, solist Selim Siyami Sümer’in vokal tekniği bence. Şarkı sözlerinin heceleriyle şarkının notalarını eşdeğer uzunluk ve kısalıkta okuyarak şarkı söylemek bir şarkıcıya hem çok sayıda prozodi hatası yaptırır, hem de kulakta bıraktığı tat, gitar çalmayı yeni öğrenen gencin çaldığı şarkıya eşlik etmesi ayarında olur. Solist özellikle yavaş şarkılarda bu hataya sıklıkla düşüyor ve bu nedenle  albümde çok etkili olabilecek “Kalbini Bana Ver” gibi çok parlak olabilecek bir şarkı bile sönük kalıyor. Uzaktan duyduğunuzda “Hah işte bu Multitap” denebilecek bir müzikal tavır var belki ama o etkide bir solist karakteristiği yok henüz.      

Elektronik müziğin ruhsuz ve duygusuz doğasını tersine çevirerek yola çıkan grubun, hem şarkı sözleri, hem de müzikal tavır olarak ilk albümden bir adım ileriye gittiği “Özel Birisin”in bir atlama taşı olacağını ve grubun bir sonraki albümünde asıl müziğini bulacağını düşünüyorum. Bir de bunun üzerine Multitap’ın kreatif anlamda belli ki iyi bir ekiple çalıştığı, gerek kliplerinde, gerekse albüm kapaklarında görselliği ve imaj meselesini en iyi kullanan gruplardan biri olduğu düşünülürse, zaman içerisinde daha ikonik ve nevi şahsına münhasır bir gruba dönüşmesi (hem müzik hem de fizik anlamında) şaşırtıcı olmayacaktır.  


MAVİ – “KAPTAN”

TRT’nin TRT olduğu siyah beyaz zamanlarda eğlence programlarına bir Can Etili, bir Necla Akben çıkar, türkü söyler, her söyleyişlerinde de mutlaka ama mutlaka, artık kimse onları takdim eden (Halit Kıvanç olur, Cenk Koray olur, Güneş Tecelli olur) bu türkücülerimizin aynı zamanda avukat olduğu illa ki söylenir de söylenirdi. Sadece onlar mı? Erol Evgin mimardı, Attila Atasoy eczacı, Cantekin diş hekimi. Hepsini bilirdik. Onları sırf bu yüzden daha çok önemserdik. Niye?.. Ben de bilmiyorum. O zamanlar öyleydi.

Mavi’nin aslında avukat olduğunu ise bu yazı için araştırma yaparken öğrendim. Bizim kuşaktan olmayanlar için muhtemelen çok gereksiz sayılacak bu bilgiyi, bizim kuşağa mahsus şartlanmışlıkla illa ki yazmak istedim. Yoksa konumuz avukat şarkıcılar filan değil. Konumuz doğrudan doğruya Mavi’nin yeni “single”ı ve klibi.


2010 yılında kendi adını taşıyan, dört şarkı ve bir “remix”ten oluşan mini albümüyle müzik yolculuğuna başlayan Mavi (Ayşegül Turan), aslında üniversiteden mezun olduktan sonra üç yıl avukatlık yapmış ama sonra rotasını müziğe çevirip hukuku bir kenara bırakmış. İyi de yapmış. Bilen bilir, müzik zerk olunmuşsa damarlarınıza doğuştan, er ya da geç ele verir kendini, ne set, ne barikat ne de hukuk tanır. Aslına bakarsanız müzik doğası gereği hukuksuz da bir şeydir.

Mavi de okul yıllarında fotoğrafçılık, oyunculuk ve yönetmenlikle haşır neşir olurken aslında müziğe bilendiğini muhtemeldir ki ilk bestesini yaptığında fark etmiş olmalı. Bakmayın siz ilk albümünü otuzunu geçtikten sonra çıkardığına ve hatta çıkış şarkısının adının “Otuz” olduğuna. Müzik er ya da geç yolunu buluyor ve insan otuz yaşının şarkısını yirmi dört yaşında da yazabiliyor.


İlk albümüne üç klip çeken Mavi, farklı fiziği kadar genel geçer pop arenasına sırtını dönmüş müzikal tavrıyla da dikkat çekmişti. Çok yetkin bir şarkıcı gibi tınlamıyordu sesi belki ama çok karakteristikti ve kendi yazdığı şarkılarla, özellikle “Otuz”la, kendine ait söyleyecek sözler biriktirdiği, müzik yolculuğunda bize onları dinletmeye niyetli olduğu fark ediliyordu. Belki bu yüzden biraz Nazan Öncel’e, biraz Sıla’ya, biraz da bilmem kime benzetildi ama henüz bu şekilde kategorize edilmek için çok erkendi. Her şeyden önemlisi, devamı gelecek miydi?..

Sorunun cevabını geçtiğimiz günlerde aldık. Aslında bir albüm çalışmasında olan Mavi, son anda verilen bir kararla albümü erteleyip bu defa iki şarkıyla dinleyici karşısına çıkmaya karar vermiş ve ortaya “Kaptan” adlı bu “single” çıkmış.


Önceki çalışmasında aranjör olarak Orkun Tunç ve Taner Yurdunkulu ile çalışan Mavi, söz ve müziği kendisine ait bu iki şarkısının birini Mustafa Ceceli’ye, birini de Hasan Meten’e emanet etmiş bu defa. “Single”da bir de “Kaptan” şarkısının Can Hatipoğlu tarafından yapılmış “remix”i var.

Önceki albümün dört şarkısının dördüne de klip çekmişti. Bu “single”dan da ilk olarak “Kaptan” kliplendi. Ne olmuşsa olmuş ve ilk dört klipteki orta yaşlı, biraz soğuk, mesafeli ve neresinden baksanız hayatla bir derdi, alacağı, vereceği olan, hatta bir parça arıza potansiyeli de taşıdığı hissedilen kadın, bu klipte yerini daha genç, daha sakin, dinlenmiş, huzuru yakalamış bir kadına dönüşmüş. Hem Mavi’nin değişen imajı, hem de klip görüntülerinden yakalıyorsunuz bu dönüşümü. Ama daha önemlisi şarkının bizzat kendisinden. Hesabı bir kerede kapatmış, geride bıraktıklarına dönüp bakmadan yeni bir yola çıkmış kadının hikâyesi çok sahici. Kadın ya da erkek, hangimiz niyet etmeyiz böyle bir vazgeçişe, bir başlangıca?.. Geçmişi affetmenin, yola çıkmadan safraları atmanın dayanılmaz hafifliğini kuşanmayı hangimiz istemeyiz?.. Şarkıdaki kadın bunu yapıyor ve sadece onun hikâyesini dinlemek bile, dinleyene iyi geliyor.


Klip ve şarkının birbirini boğmadığı ender işlerden biri olmuş “Kaptan”. Yok eğer şarkının verdiği hafiflik de kesecek gibi değilse sizi, “remix” versiyonuyla dans ederek ipleri iyice koyuvermeniz de mümkün.

“Single”daki diğer şarkı ise iddialı sözleri kadar “retro” düzenlemesiyle de dikkat çekiyor ve Mavi’nin farklı bir şarkı yazarı olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Bu iki şarkının bende yarattığı etki, gelecek albümü daha heyecanla beklemek yönünde oldu. Bir “single” da en çok bunun için değil midir zaten?..

MANGA – “REZALET ÇIKARASIM VAR”


Bu yazıyı kaleme aldığım 2012 Temmuzunun son haftasında şunu söyleyebilirim ki bu yıl bu vakte kadar yayımlanan en iyi “rock” albümlerden biri şüphe götürmez ki Manga’nın “e-akustik”i oldu. Önceki albümlerinden bildiğimiz şarkılarına getirdikleri farklı yorumların yanı sıra üç de yeni şarkı barındıran bu albüm, adeta grubun kendi müziğiyle hesaplaşması, hatta yumruk yumruğa dövüşmesi gibiydi. Grup o güne dek getirdiği müzikal tavrını, çizgisini ve kazandığı dinleyici kitlesini gözünü kırpmadan tepetaklak edivermişti ve bu neresinden baksanız alkışlanacak bir cesaretti.

Evet “e-akustik” ismi beklentileri başka bir yere çekti ve bu nedenle içeriğinin adıyla çeliştiğini söyleyenler oldu ama bence bu, albüm hakkında konuşulması gerekenler arasında bir ayrıntıydı sadece. Albümün bütününü bunun üzerinden değerlendirmek çok yanlış olurdu ve oldu da nitekim. Bence bu albüm hakkında olumsuz birkaç kelam edilecekse, çıkış şarkısı hakkında sarf etmek daha doğru olurdu zira kimyalarının hiç mi hiç uyuşmadığını düşündüğüm Yıldız Tilbe ile Manga düetini kullanarak albümü servis etmek doğru bir tercih değildi.


Her ne kadar Yıldız Tilbe’den bir Amy Winehouse yaratmaya nicedir kararlı olsak da, hepimiz farkındayız ki bu sadece romantik bir hayal. Tilbe günün birinde “Aşkperest” albümündeki Tilbe’ye geri dönene dek de (ki dönebilir mi o da tartışılır) bu bir hayal olarak kalacak. Bugün Yıldız Tilbe denilince gözümüzde canlanan, kulağımızda tınlayan şeyle Manga’nın müziği birbirine teğet bile geçmiyor. Birazcık gerçekçi olan herkes için böyle bu. Bu anlamda “Hani Biz”in çıkış şarkısı olması ticari açıdan bile düşünsek iyi bir fikir değildi ama oldu ve bence albüme zarar verdi.


Mart ayında piyasaya çıkan albümün ikinci klibi “Rezalet Çıkarasım Var” ise nihayet geçtiğimiz günlerde servis edildi. Klip New York’ta çekilmiş. Dünyanın en popüler metropollerinden birinin alabildiğine kaotik havası, şarkının dinleyende yarattığı panik duygusu ve tedirginliği fena halde körüklüyor. Bir yandan şarkı sözünün her bir cümlesini yapasınız, sahiden rezalet çıkarasınız tutuyor, bir yandan da kaçıp gitmek, saklanmak, sinmek, susmak, bu devasa şehirde kaybolmak, yok olmak istiyorsunuz. Yok olmak istediğiniz o şehir mi, yoksa bizzat yaşadığımız hayatın kendisi mi, en fazla ne kadar rezalet çıkarabilmeye gücünüz, cesaretiniz var, varın orasını siz sorgulayın. Şarkı sizi alıp bu soruların ortasına atarak misyonunu yerine getiriyor zaten.


Ben bu albümde en çok bu şarkıyı ve Manga’ya Eurovision’da ikincilik kazandıran “We Could Be The Same”in yeni düzenlemesini sevmiş olabilirim. Şarkının o çok barışçıl sözleri adamın kafasına kafasına vuran sert yapısının nasıl dönüştürülerek kadife bir Beatles şarkısı ruhunu yakaladığına şahit olmak bile başlı başına bir dinleme deneyimi. Kaldı ki benzer şekilde dönüşmüş nice Manga şarkısı var bu albümde. Böylesi serüvenleri yaşamayı seven dinleyici için tam bir şenlik. Klibi izlemekle kalmayın, albümü de baştan sona tekrar dinleyin derim ben.

TEMMUZ 2012

17 Temmuz 2012 Salı

Geç de Olsa... Dinlediklerim


ALPER CENGİZ – “ALPER CENGİZ” 


Memleketin müzisyen tayfasına sorsanız, herkesin bayıldığı, dinlemelere doyamadığı, ama iş icraya gelince benim diyenin gözünün yemediği müzik türleridir “blues”, “soul” ve “funk”. Başka türlü bir şarkıcılık tekniği, enstrüman virtüözlüğü, az biraz bir caz tuşesi, emprovizasyon yeteneği ve daha fazlasını gerektirir çünkü bu birbirine yakın akraba müzik türleri. Bundan olsa gerek, Türkiye’de bu türlerin icracıları parmakla sayılacak kadar az olmuştur hep.

1995 yılında Ankara’da kurulan Soulstuff, o parmakla sayılacak gruplardan biri olarak anılır yıllardır. Ankara’da popüler olduktan sonra İstanbul, İzmir ve başka şehirlerde devam eden sahne performanslarıyla meraklılarının yakından takip ettiği bir grup haline gelen Soulstuff’ın ülkedeki gelmiş geçmiş en iyi “cover” grubu olduğu konusunda hemfikir olan çok kişi var.


“Rock’n roll”, “soul”, “blues” ve “funk” klasiklerinden oluşan sahne repertuarı ve yüksek performansıyla, canlı müzik mekanlarında dolaşmayı sevenlerin birinci tercihi haline gelen grup, bunca yıldır bir albüm yapmamış, dolayısıyla da adını daha geniş kitlelere duyuramamıştı. Buna karşın Soulstuff’ın kurucusu ve solisti olan ve grup dışında da çalışmaları olduğu bilinen Alper Cengiz’in solo albümünü merakla bekleyenlerin sayısı hiç de az değildi. İşte o beklenen albüm, geçtiğimiz günlerde nihayet dinleyici karşısına çıktı.

Alper Cengiz 41 yaşında. Ankara’da başlayan okul yıllarında önce tiyatro eğitimi alarak sahne tozunu yutmuş, sonrasında aldığı müzik öğretmenliği eğitimi ile de meslek edineceği müziğin teorisini öğrenmiş. Birkaç farklı grupla başlayan müzik macerası, 1995 yılında Soulstuff’ı kurmasıyla ivme kazanmış ve bir süre sonra grubun solisti olarak tanınan bir yüz haline gelmiş. Tabii bu tanınırlıkta Alper Cengiz’in çok enerjik ve çok hareketli sahnesinin, kendine özgü dans stilinin ve vokal tekniğinin de payı büyük.


2007 yılında İngiltere’nin resmi televizyon kanalı BBC’nin düzenlediği “World’s Greatest Elvis” adlı yarışmaya davet edilmiş Alper Cengiz. Elvis şarkılarını en iyi icra edenlerin ve ona en çok benzeyenlerin yarıştığı bu şovda finale kadar kalmayı da başarmış üstelik. Onu belki o günlerde Türk basınında epeyce yer bulan bu haber nedeniyle katıldığı televizyon programlarından ve haber bültenlerinden hatırlarsınız. Ya da belki de bir dönem Soulstuff’ın devamlı orkestrası olduğu Passaporola adlı yarışma programından. Alper Cengiz o programda çalacakları şarkının konseptine göre giyinir, bazen makyaj yapar, öyle çıkardı seyirci karşısına.


Alper Cengiz’in kendi adını taşıyan bu ilk albümü, beş şarkıdan oluşan bir mini albüm aslında. Beş şarkının tamamında söz ve müzikler Alper Cengiz’e ait. Yeni neslin iyi müzisyenlerinin yanında, Turhan Yükseler ve Fuat Güner gibi iki duayen de destek vermiş albüme. Açılışta yer alan “İstanbul” adlı şarkının düzenlemesi Turhan Yükseler’e ait. Batılı bir formda, “blues” sularında dolaşan şarkı, bir ara içinden geçen kanun soloyla da ayaklarını bu topraklara değdiriyor.

Boston Berklee Müzik Okulunda Emir Cerman’ın prodüktörlüğünde kurulan ve doksan ayrı ülkenin müzisyenlerini bir araya getiren Ryhthm of the Universe (Kâinatın Ritmi) proje korosu Van depreminden sonra seslendirdiği “Bizim Eller” türküsü ile Türk basınında yer almıştı. Aynı koro bu defa Alper Cengiz’in albümünde, “İstanbul”un vokallerinde çıkıyor karşımıza. Daha ilk saniyelerinden itibaren şarkıyı alıp götüren de o müthiş vokaller oluyor zaten. Balkan ve Latin esintili şarkılar dışında Türkçe müzikte kulaklarımızın pek de aramadığı “brass”lar ve Batur Yurtsever’in çaldığı bas partisyonları da şahane yürüyor.


Şaire göndermeyle “Hiç de aziz değilsin artık, sana dün bir tepeden baktım,” diyen Alper Cengiz’in Türkçe vokal tekniğinde Fuat Güner ve bir parça da Fatih Erkoç izi hissettim ben, ama yanlış ama doğru.

Albümün çıkış şarkısı olarak seçilen ve klip de çekilen “Rüya” ise ikinci sırada çıkıyor karşımıza. Arda Algül’ün düzenlemesi yetmiş ve seksenler “soft-rock” şarkıları tadında. Türkçede ancak Mazhar-Fuat-Özkan’ın ilk dönem  şarkılarından alabildiğimiz bir tat bu. Hiç bugüne ait değil belki ama iyi ki de öyle. Bu şarkıda Fuat Güner’in de vokal yaptığını söylemeden geçmeyeyim.


“Yalan”, albümün en sert şarkısı. Müzikal anlamda söylüyorum bunu. Yoksa sözlerdeki “barlarda fink atan yarin peşinden dağları aşan ve de heder olan adam” modelinin belli ki kafası biraz karışık. Kolay eşlik edilecek, “Yalan” tekrarlarıyla akılda kalacak, hatta birlikte söylerken “headbang” yapılacak şarkı, ne çare ki sözlerde kelimenin tam anlamıyla çuvallıyor.

Dördüncü sırada yer alan “Yetmiyor”, yine Mazhar-Fuat-Özkan etkisinde bir şarkı. Üçlünün “Geldiler ve “Agannaga” döneminin, yani doksanlar başındaki hicivli şarkılarının bir benzeri “Yetmiyor”. Mesajı çok açık, hatta biraz “kör parmağım gözüne” şeklinde. Şarkının sürprizi ise oyuncu Engin Günaydın’ın baba rolünde karşımıza çıkması. Düzenleme ise Targan Türe tarafından yapılmış.


Mini albümün son şarkısı “Yorgun Gemi”. Yakın zamanda aynı adla bir başka şarkı yapılmış ve hatta klip de çekilmiş iken (Ravi İncigöz tarafından), ben olsam bu ismi ve bu metaforu kullanmayı tercih etmezdim. Bu çekince bir tarafa, albümdeki etkileyici şarkılardan biri “Yorgun Gemi”. Nefeslilerin yerini bu defa yaylılar alıyor ve bu yumuşacık şarkı, sözlerindeki hüzne rağmen umutlu bir yolculuğa çıkarıyor dinleyeni.

Başından sonuna çok belirgin Mazhar-Fuat-Özkan etkisi beş şarkılık bu mini albümün hem en büyük eksisi, ama bir taraftan da artısı. Babaların pek artık bu tarzın yakınından geçmediği düşünülürse, o dönemlerini çok sevmişlerin Alper Cengiz şarkılarında bulacağı çok şey var. Ben kendi adıma çok sevdim bu yüzden. Buna karşın bu albümü bugünün Türkçe “rock” müziğinde bir yere koyabilmek çok zor. “Sound” o kadar başka bir telden çalıyor ki, “Yetmiyor” gibi “teenage” dilinden yazılmış bir şarkının bile bugünün gençlerini yakalaması zor gözüküyor. Yıllardır Soulstuff’ı takip eden, neredeyse gelenekselleşen Hayal Kahvesi konserlerini kaçırmayanlar –ki asıl hedef kitle odur belki de- bu albümden hoşnut kalır mı, işte onu hiç kestiremiyorum.

KOZ – “DEVAM”


Gökhan Durak, Burak Akçaoğlu ve Gökhan Kalafat tarafından 2006 yılında kurulan Koz’un ilk albümü “Beklemeye Devam” 2011 yılında yayımlanmıştı. Sarp Özdemiroğlu prodüktörlüğünde yayımlanan bu albüm, müzikal yetkinliği ve “sound”unun sağlamlığı ile bir ilk albüm gibi tınlamıyor ve emsallerinden birkaç adım öne çıkıyordu. Bununla birlikte solist Gökhan Durak’ın bir “rock”çıdan çok bir popçu gibi şarkı söylemesi, kendi şarkılarını bir kenara koyup ilk çıkışı Yaşar’ın ağır melankolik şarkısı “Kör Bıçak”ın “cover”ıyla yapmaları grubun strateji hataları olmuştu.

İlk albümün piyasaya sürülmesinin üzerinden tam bir yıl geçtikten sonra, geçtiğimiz Şubat ayında Koz, bir “single”la tekrar dinleyici karşısına çıktı. Çok kişi de bu çıkışı ilk çıkış zannetti çünkü grupta önemli bir değişiklik olmuş ve vokal değişmişti.


Bir grubun hem sesi, hem de ön plandaki görsel öğesi olan solistinin değişmesi belki de en zorudur. Enstrümanistlerin değiştiğini sadece yakın takipçiler ve hassas kulaklar fark eder ama solistin değiştiğini herkes fark eder ve bu neredeyse yeni bir grup kurmak anlamına gelebilir. Neyse ki bu defa öyle olmamış.

Albümün promosyon döneminde ön plana çıkarılamamış iki şarkı yeni düzenlemeler ve yeni solist Çağatay Değirmencioğlu’nun yorumuyla yeniden seslendirilmiş ve ortaya “Devam” adı verilmiş bu “single” çıkmış. 


Dolayısıyla ilk albümle organik bağı olan, adını bile oradan ilham alan bir “single” bu. Böyle olması çok da doğru olmuş. Bununla birlikte, muhtemelen olası kıyaslamalardan kaçınmak için, bu iki şarkının albüm versiyonlarını yasal dijital platformlardan kaldırmışlar. Yani daha önce dinlemediyseniz ya da albümü satın almadıysanız, bu şarkıları eski solistin sesinden dinleme şansınız artık yok.

Yeni solist Çağatay Değirmencioğlu’nun ta lise yıllarına dayanan bir müzik macerası var. Pop Star yarışmasının 2004 yılında yapılan ikinci sezonunda ilk ona giren, ancak ilk hafta elenen Çağatay, sonrasında kendi yazdığı şarkılara kendi çektiği kliplerle müzik kanallarında görünmekle kalmamış, 2009 yılında Fanta Gençlik Festivalinde Ege bölgesi birincisi, Miller Music Factory’de ise alternatif “rock” üçüncüsü olarak adından söz ettirmiş. (Pop Star’daki tek performansı olan “Gemiler” şarkısı, “Pop Star 2” adlı albümde yer almıştı. Bahsi geçen klipler ise internette arandığında bulunabiliyor.)


Nicedir kendi albümünü hazırlama derdinde olan Çağatay’ın yolu günün birinde Koz’la kesişmiş ve çok da iyi olmuş. Çağatay Değirmencioğlu hem fiziği, hem de sesiyle gruba önemli bir artı getirmiş zira. Önceki kayıtlarına kıyasla şarkıcılık tekniği açısından da grubun Çağatay’a epeyce artı getirdiği fark ediliyor.

“Single” da klip çekilen ilk şarkı “Kaç Gece” oldu. Melodik yapısı ve yürüyüşüyle bugünün popüler Türkçe “rock” şarkılarına çok yakın duran ve bu nedenle albüm yayımlandığı günlerde de dikkat çeken bu şarkı, albüme son anda girmiş olmasına karşın, grubun en önemli kozlarından biriydi. Yeni düzenlemesi ve yorumuyla daha da etkili olan şarkı, beklendiği üzere grubun adını daha fazla dinleyiciye duyurmak adına epeyce işe yaradı. 


“Single” da bu şarkının bir de “Reprise” olarak adlandırılmış daha “soft” bir enstrümantal düzenlemesi var. Bu düzenlemede özellikle Gürkan Çakmak’ın “duduk” solosu dinlenilmeye değer.

İkinci şarkı “Çirkin Kız” ise yaşadığımız dünya kurulduğundan beri nasılsa değişmeyen güzellik ve çirkinlik algıları üzerinden dramatik, hatta travmatik bir hikâye anlatıyor. Bu çok görece ve bir o kadar da öğrenilmiş/öğretilmiş kavramları dalgaya almak da bir tercihken, grup bunu bahis konusu çirkin kızın ancak rüyalarda mutlu, gerçek hayattaysa sonsuza dek mutsuz olacağı gerçeğine yaslandırarak  anlatmayı tercih etmiş. Yani aslında istemeden de olsa eleştirdiği düşünceyi doğrulamış.


Çok güzel başlayan, çok güzel yürüyen ve yaylıların da etkisiyle nakarata çok güzel yükselen melodik yapı, düzenleme ve vokal zenginliği ise şarkının olumlu yanları. Sözler konusundaki çekincem bir yana, klip çekildiğinde bu şarkının da yükseleceği aşikar ki duyduğuma göre klip çekmek için Eylül ayı bekleniyormuş.

Koz bir çok yeni yetme “rock” grubunun türediği bugünlerde ayağı yere basan ve derli toplu bir “sound” yakalamış ender gruplardan biri olarak dikkat edilmesi gereken bir yerde duruyor. Hala dinlemediyseniz, bir dinleyin derim.

AMBULANS – “ZİGZAG”


Çok genç bir kadroyla yola çıkan Ambulans, son dönemin dikkat çeken gruplarından. Lise yıllarından beri birbirini tanıyan grup üyeleri 2009 yılında albüm hazırlıklarına başlamışlar ve iki yıla yakın bir sürenin sonunda ortaya “Zig Zag” adı verilmiş ilk albümleri çıkmış. Geçtiğimiz aylarda Pasaj Müzik etiketiyle yayımlanan albümde sekiz şarkı var. Tüm söz ve müzikler grup elemanlarına (çoğunlukla da solist Turan Sarıbay’a) ait.

Grup kurulduğundan bu yana değişikliklere uğramış doğal olarak. Hatta albüm yayımlandıktan sonra da değişiklikler olmuş. Şu anki kadrosunda ise Turan Sarıbay, Özgen Akçetin, Baran Bekiroğlu ve Şafak Ezer var.


Basın bülteninde şöyle bir açıklama var: “Şarkılar sosyal kansere yakalanmış bir gencin ambulansta gördüğü sanrılarla başlayıp, hastaneye kaldırılışı sırasındaki öyküsünü ve aklından geçenleri anlatmaktadır.” Buradan yola çıkarak, bu sekiz şarkının aslında anlatılan tek bir hikâyenin parçaları olduğu düşünülebilirse de bu bir “senfonik-rock” albümü değil. Daha modern, daha genç, bir parça “punk”a kaçan bir tarzı var grubun.

Şarkı sözlerinde yer yer hissedilen eleştirel tavır olması gereken dozun biraz altında. Oysa söz konusu “rock” müzik olunca, bu bana hep tam tersi daha doğruymuş gibi geliyor. Yoksa elbette “Uhh baby, i need you so much” diye de “rock” şarkıları var. Hatta bizde şakır şakır yağmurun altında sırılsıklam, salya sümük olanından yatağın, o da olmazsa odanın soğukluğundan dram çıkaranlara dek türlü “rock” çeşitlemeleri de var. Onlar da olsun, peki. Ama en çok öteki olsun. Kulaklar çatlak sesler de duysun ve mümkünse bu sesler daha ziyade genç olsun ki bizim de umudumuz, ümidimiz korunsun.


Bu anlamda Ambulans bekleneni vermese de, umut vaat ediyor. “Sensizlik ölümden de beter,” klişesinden beslenen ve aşk acısının jilet kesiğiyle inceden dalgasını geçen “Acil Servis Lütfen”le başlayan albüm, “Alışveriş yaptıkça arınma duygusu, dergilerde sunulmuş ideallik duygusu ve modernite olgusu”na ayak uyduramamış genç adamın, uyumlanmak için doktordan ilaç istediği “Bir Şeyler Yazıver Be Doktor”la devam ediyor.

Sonra birbirinin devamı gibi duran ve dinleyene tek bir cümleyle “kendi hayatını yaşamayı” telkin eden iki şarkı, “Kaç” ve “Söyle Ne Zaman” geliyor.

Beşinci sırada yer alan “Yangın Var” albümün ilk klip çekilen şarkısı oldu. Bu şarkının “intro”sunda Sezen Aksu’nun vokalini de duyacaksınız. Duyduğuma göre Sezen Aksu hem grubu, hem de şarkılarını çok seviyormuş. Hatta Nükhet Duru’nun yeni albümüne Ambulans’tan da bir şarkı girmiş bu vesileyle. Sezen bu. Ne yapmış etmiş, bu çok sevdiği albüme kısacık bir vokalle de olsa izini sürmüş.


“Yangın Var” ve ardından gelen “Bugün Cumartesi”, albümün bütünü içerisinde daha az sert duran, “rock”tan ziyade popa gönül vermiş dinleyiciye de sıcak gelebilecek şarkılar. Töre cinayeti eleştirisi yapılan “Vurun”dan sonra albüm seksi sözleriyle dikkat çeken “Alarm”la sona ulaşıyor.

Şarkıların yer yer birbirine benzer yerlerden geçmesi, söz ve müziğin iyi öpüşmediği/örtüşmediği kimi müzik cümlelerinin kulağa çarpması gibi gibi kısa vadede kolayca aşılacak bazı sorunlar dışında bir ilk albüm için hiç de fena olmayan bir “sound” ve gayet temiz enstrüman ve vokal icraları dinliyoruz.


Birbirinden farkı ilk bakışta ayırt edilemeyecek çok fazla “rock” grubunun son dönemde adeta önümüzden resm-i geçit yapmakta olduğunu düşünürseniz, ben olsam Ambulans’ı “eğlenceli grup” diye tanımlamak, “bir teenage” grubu gibi göstermek ve bu uğurda yola en ticari şarkıyla yola çıkmak yerine biraz daha farklılığının altını çizen bir yerden başlamayı tercih ederdim. Belli ki böyle bir potansiyel var ama bilerek ya da bilmeyerek üzerine oynanmamış.

İşin bu tarafını bırakırsak, dinlenilmeye değer bir albüm “Zigzag”. En azından daha iyisini yapabilecek bir grubu dinlediğinizi hissettiriyor ki bu da az şey değil.

TEMMUZ 2012