Bu Blogda Ara

21 Kasım 2012 Çarşamba

"Acıların Kadını" Bergen

Burada okuyacağınız bir yazı dizisidir. Bergen'in "Acıların Kadını Bergen" adıyla kitap haline getirilmiş hayat hikayesi ise bir belgesel-romandır ve bu yazı dizisinden farklıdır. Romanı kitapçılardan temin edebilirsiniz. 


Bazı hikâyeleri yazmak zordur. Ne yazsanız eksik kalacak, parçalar bir türlü yerine oturup bir bütüne ulaşamayacaktır; daha kalemi elinize aldığınız ilk anda anlamışsınızdır bunu. Hayal gücünüzden katacağınız hiçbir şey yoktur çünkü o hikâyeye. Yaşanmıştır, gerçektir. Ve kahramanı çoktan ölmüş, onun hayatına tanıklık edenlerse bir daha konuşmamak üzere susmuş ya da susturulmuştur.




"Acıların Kadını" Bergen'in müthiş hayat hikayesi...


20 Kasım 2012 Salı

Dizi Müzikleri

“BENİ… BENİ… BİHTER’İNİ!”


“Benim ölmemi istiyor musun? Beni kaybetmeyi göze alabiliyor musun? Beni… Beni… Bihter’ini!”

Sarıyer’de panjurları sıkı sıkıya kapatılmış, sahil yoluna açılan demir kapısına asma kilit takılmış o yalının önünden ne zaman geçsem, Bihter’in son sözleri çınlıyor kulaklarımda. Sonra bir el silah sesi, merdivenlere yığılan Nihal’in haykırışı… Fonda yükselen kemanlar… Aşk, ihanet ve ölümün son notalarında dolaşan acıklı fon müziği.


Aşk-ı Memnu’nun son bölümü yayınlanalı tam tamına iki yıl olmuştu ki, geçtiğimiz günlerde dizinin müziklerini içeren albüm piyasaya sürüldü. Ajda Pekkan’la düet söylediği “Bir Günah Gibi” dışında albümde yer alan bütün besteler Toygar Işıklı’ya ait. Işıklı Aşk-ı Memnu’dan sonra da boş durmadı elbette. Son iki yılın en parlak iki dizisinde, Fatmagül’ün Suçu Ne ve Ezel’in müziklerinde de onun imzası vardı. Bugünlerde Kuzey Güney dizisinin müziklerini yapmakta olan Toygar Işıklı halen dizi sektörünün en çok aranılan bestecilerinin başında geliyor. 


Bugünlerde piyasaya çıkan Uçurum dizi müzikleri albümüyle Alp Yenier ve dijital ortamda satışa sunulan bir dolu dizi müziğiyle Aytekin Ataş da dikkatleri üzerine çekti.

Birkaç yıl öncesine kadar “Ben CNBC-E’dekilerden başka dizi izlemiyorum şekerim,” demek topluluk içerisinde sizi havalı gösterebilirdi. Oysa bir süredir sözgelimi Kanuni’nin bir gece önce kiminle halvete girdiğini bilmemek insanı cemiyet içerisinde fena halde mahcup edebiliyor. Eskiden bir araya geldiklerinde komşularını çekiştiren umutsuz (ve de mutsuz) ev kadınları artık dizi karakterlerinin dedikodusunu yapıyor. Ofislerde sabah mesaileri bir gece önce izlenilen dizilerin gündemiyle başlıyor. Dükkân önlerine atılan sandalyelerde Ramiz Dayı, Polat Alemdar, Komiser Rıza konuşuluyor. Lise öğrencisi erkek çocuklar cep telefonunu Kuzey gibi tutuyor, genç kızlar Feriha’nın küpesini takarak onun gibi bir hayat yaşamayı umuyor.


Dizilerin hayatlarımızda bu kadar yer etmesinde kuşkusuz müziklerinin payı büyük. Daha fazla reklam alabilmek adına neredeyse gerçek hayatla birebir ağırlıkta akan o sahneleri gerçek hayattan daha heyecanlı, coşkulu, romantik, hüzünlü ya da neşeli kılan, fonda çalan müzikler oluyor çoğu zaman. Akşam iş çıkışı durağın mahşeri kalabalığında beklerken, bir sonra gelen metrobüse binip binemeyeceğinize dair yaşadığınız gerilime tremolo çalan davulların eşlik ettiğini düşünsenize. Ya da hoşlandığınız kadın ya da adamdan gelen telefon mesajını açtığınızda fonda aniden ‘70’lerin en romantik şarkılarından birinin çalmaya başladığını… İş yerinde yetiştirmeye çalıştığınız bir iş için dakikalarla yarışırken mesela, o koşturan temposuyla “Görevimiz Tehlike”nin müziği duyulsa ortamda…  

Dizilerde yaşanan kurmaca hayatları, o hayatların sahte kahramanlarını büyük heyecanlara, maceralara, entrikalara kapalı, profesyonel senaryoların kusursuz diyaloglarından, özenli cümlelerinden nasibini almamış tatsız tuzsuz ve neşesiz hayatlarımızla takas ederken, müziklerini de bu içselleştirmenin ayrılmaz bir parçası haline getirdiğimiz bir gerçek. Bundandır ki son birkaç yıldır bir şarkının tanınıp duyulması için bir dizide kullanılması yetiyor. Denilebilir ki bu bağlamda diziler, kliplerden ve hatta radyolardan bile daha fazla işe yarıyor.


İster eski bir şarkının orijinali ya da yeniden seslendirilmiş hali olsun, ister dizi için yeni bestelenmiş bir şarkı olsun, her şart ve durumda dizilerin en dramatik sahnelerinde karşımıza çıkan şarkıların her biri birer potansiyel ‘hit’. Aliye dizisinin neredeyse 30 yıl sonra yeniden meşhur ettiği Ayten Alpman şarkısı “Ben Varım”ı hatırlayın. Ya da o kadar uzağa gitmeyin, Adını Feriha Koydum (yeni adıyla Emir’in Yolu) dizisinin üçüncü sezon birinci bölümünde kullanılan 20 yıllık Sezen Aksu şarkısı “Dua”nın, dizinin yayınlandığı gece sosyal medyada nasıl çılgınca paylaşıldığına bir bakın. Her kelimesi Sivas katliamının acısını taşıyan, bu maksatla yazılmış o canım şarkıyla hayatın gerçeğine uyanmak yerine, dizi karakteri Feriha’nın ölümüne hicranlanmaya içiniz elveriyorsa tabii.


Reytinglerde başa güreşmiyor olsalar da, edindikleri kemik izleyici kitlesi ve sosyal medya desteğiyle dizi sektörünün alternatif popülerleri haline gelen Leyla İle Mecnun ve Behzat Ç. müzikleriyle de diğerlerinden farklı kulvarda koşuyorlar. Uzun süredir dizi müziği piyasasının içinde olan ve ilk albümünü 2012 yılı içinde yayınlayan Mehmet Erdem’in parlak çıkışında Leyla İle Mecnun’un payı büyük. ‘90’lardan bu yana Türkçe ‘rock’ müziğin fenomenlerinden biri olan Pilli Bebek’in kurucusu Cem Kısmet ise Behzat Ç. dizisinin müziklerine imza atarak başka türlü bir popülerlik yakaladı. Geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan ve hem dizinin, hem de uzantısı olan sinema filminin müziklerini içeren çift diskli albümün çok satanlar listesine girmesi boşuna değil.


Başta Aliye ve Bir İstanbul Masalı olmak üzere, bir dönem hemen her dizide sesini ve müziğini duyduğumuz Kıraç da dizi müziği piyasasının aranılan isimlerinden. Cem Karaca’nın suyunun suyu şarkı söyleme stili ve müzikal tarzı, her dinleyene hep “Aaa ben bu melodiyi bir yerden hatırlıyorum,” dedirten bestecilik marifetiyle Kıraç, dizi müziklerinin kulağa tanıdık gelme gerekliğini tastamam karşıladığından olsa gerek, sektörde adı ilk telaffuz edilenlerden biri oldu yıllar boyunca. Keza Toygar Işıklı da mırıl mırıl şarkı söyleme tekniğini ve artık alamet-i farikası haline gelen “yaeeeiii yeaaaaa” vokallerini (Yaprak Dökümü’nü hatırlayın) aşağı yukarı her müziğini yaptığı dizide kullanıyor.


Çemberimde Gül Oya, Öyle Bir Geçer Zaman ki, Senden Başka, Hatırla Sevgili gibi adını doğrudan bir şarkıdan alan, içeriğinde eski şarkılar barındıran diziler işe emsallerinden bir adım önde başlayıp, o nispette de önde gittiler haliyle. Eski şarkıların, özellikle Yeşilçam filmlerinden ezber edilmiş şarkıların potansiyel bir takipçisi her zaman var çünkü. Nitekim bütün kurgusunu bunun üzerine kuran Seksenler dizisi, sıradan bir ‘sitcom’dan beklenmeyecek bir başarı kazandı.


Perihan Abla ve Mahallenin Muhtarları gibi iki efsane dizinin müziklerine imza atmış Özkan Turgay’ın söz konusu dizilerin her bölümü için konuya uygun bir şarkı yazdığını da unutmamak lazım. “Nisan 1, Nisan 1, nasıl aldandın Şakir?” şarkısını bunca yıldır hâlâ aklından silip atamamış bir kuşak var bu ülkede. İstanbul’un Boğaz semtleri üzerinden, bir zamanların sıcak komşuluk ilişkilerine, dostluklarına ve topyekun mahalle kültürüne selam çakan Süper Baba ve Baba Evi’nin Yeni Türkü imzalı müzikleri ile İkinci Bahar’ın İncesaz ve Vedat Sakman’ın eli değmiş müzikleri ise neyse ki iyi hatırladıklarımızdan.


Dizi furyası, biz yerine yeni bir eğlence bulana dek devam edecek, o belli. Daha nice Hatice Sultanlar, Aliyeler aldatılacak, nice Şehrazatlar, Melihalar dünya evine girip muradına erecek. Bu uğurda kim bilir daha kaç Bihter, kaç Memati ölecek... Şimdiden kestirmek mümkün değil. Kesin olan bir şey varsa o da şudur ki; diziler de günün birinde tıpkı Yeşilçam filmleri gibi en çok müzikleriyle, şarkılarıyla hatırlanacak.   

KASIM 2012

12 Kasım 2012 Pazartesi

Dinlediklerim Kasım 2012


TEMAS – “BANA BİR YALAN SÖYLE”


2006’da yılında Tolga Yükseloğlu ve Savaş Ateşoğlu tarafından temelleri atılan Temas, Altuğ Özgün ve Murat Kanlı’nın katılmasıyla birlikte kendi şarkılarını yazmak ve çalmak üzere yola çıkmış bir grup. 2009 yılında “Hayata Dokun” adlı ilk albüm piyasaya çıktıktan kısa bir süre sonra solist değiştirmek zorunda kaldılar ve şu anki solistleri Alper Fıratlı gruba o günlerde katıldı. Temas kurulana kadar farklı gruplarda çalan ve sahne tecrübesi kazanan grup elemanlarının ortak noktası ise her birinin müzikten bağımsız işlerde çalışıyor olmaları. Halen iş hayatları ve müziği bir arada sürdürürken, bunun zamansızlık gibi ciddi bir sıkıntı yaratmasının dışında ekonomik olarak onlara sağladığı özgürlüğün müziklerine olumlu yönde katkı sağladığını düşünüyorlar.

Temas’ın ikinci albümü “Bana Bir Yalan Söyle”, geçtiğimiz günlerde We Play etiketiyle yayımlandı. Demirhan Baylan gibi kıdemli bir ismin prodüktörlüğünde ortaya çıkarılan albümde söz ve müzikleri grup elemanlarına ait on şarkı ve bir de “remix” var.


Albümün “Pazartesi” gibi öfkeli bir şarkıyla açıldığına bakmayın; yer yer popa yakın duran, kolay dinlenilebilir bir tarzı var Temas’ın. Şarkı sözleri çoğunlukla şiirli tamlamalar, metaforlarla yüklü. Genel tema ise ayrılıklı aşkların iç döküşleri ve bireysel hesaplaşmalar olarak özetlenebilir. Neyse ki bu temayı, yaygın eğilimin aksine, arabesk ya da alaturka motiflerin kolaycılığından uzak durarak müzikliyorlar.

Albümde son sıralara saklanmış olmasına karşın “Bilinçaltından Su Yürütmek” ilk dinleyişte dikkat çeken şarkılardan. İstanbul’da yaşayan ve sadece Pazartesileri değil, her iş gününün sabahı ve akşamında aynı eziyeti çekenlerin kolayca içselleştirebileceği “Pazartesi” tansiyonunuzu yükseltirse, tam aksi istikamette ruh haliyle bir nevi “Pazartesi”nin panzehiri niyetine, “Kusursuz Bir Gün”e kulak kabartabilirsiniz. “Yelkovan” ve hemen ardından gelen “Gölgeler ve Sessizlik” ise dinleyici nispeten daha kolay yakalayabilecek melodik nakaratlı şarkılardan. Oysa grup kolaya kaçmak yerine “Var Bir Şey”e klip çekmeyi tercih etti. “Var Bir Şey” bir kaçış şarkısı. Bir başka şehre, ya da aslında o şehirde yaşayan birine… Şarkıdaki şehir ise (şahsen kaçmak için aklıma birinci sırada gelmeyecek olan) Ankara.


Grubun müziğine hâkim olan doksanlı yıllar “britpop”u etkisinin en çok hissedildiği şarkılardan biri “Bu Sefer Son “. Bu şarkıda gruba vokaliyle Aydilge eşlik ediyor. Gitarların alıp götürdüğü “Boy Aynası”, yaz gecelerinin ateş başı şarkıları gibi tınlıyor. Albüme adını veren “Bana Bir Yalan Söyle” bence albümün en etkili şarkısı değil. Buna karşın bu şarkının elektronik müziğin popüler akımı “dubstep”le “rock”ı buluşturan “remix” düzenlemesi enteresan bir deneme olmuş. “Kahramanım” ise albümdeki bir başka iyimser (iyi hissettiren) şarkı; özellikle de o kahramanın aslında kendiniz olduğunu düşünürseniz.


Özet olarak; iyi düzenlenmiş, iyi çalınmış ve iyi bir “sound”la dinleyiciye ulaştırılmış şarkılara ve bazı şarkılarda yakalanmış genel geçer kriterlerinin üzerinde seyreden armonik yapıya rağmen, Türkçe “rock” müziğinin ortasından bir yerden ses veriyor Temas. Yani bütününde iyi bir albüm, belirgin bir karakteristiği olmadığı için yeterince etkili olamıyor. Radyoda bir şarkısına rastladığınızda, “Evet bu Temas” diyerek kolayca ayırt edemeyebilirsiniz mesela. Ya da albümü başından sonuna bir kez dinlediğinizde, kulağınızda bir ‘Temas müziği’ ayrımı oluşmayabilir.

Sevdiğiniz bir yemeği yemek için herhangi bir lokantaya gitmekle, o yemeği farklı bir lezzetle size sunacağını bildiğiniz bir lokantayı özellikle tercih etmek gibi… Ya da “Açayım da biraz “rock” dinleyeyim,” demekle, “açayım da biraz Temas dinleyeyim,” demek arasındaki ayırım gibi... Temas’ın bu handikapı aşıp aşamayacağını ise kuşkusuz zaman gösterecek.

ALTAN GÜNGÖR – “HER TELDEN”


Henüz ortaokul öğrencisiyken müzikle haşır neşir olmaya başlayan Altan Güngör, Ankara’da geçen üniversite yıllarında bir yandan eğitimine devam ederken, bir yandan da profesyonel olarak müzik yapmaya devam etmiş. İsveçli piyanist Maria Peterson’la tanışması, Altan Güngör’ün bugün elimizde duran albümünün de ilk basamağı olmuş. Güngör’ün Z Müzik etiketiyle yayımlanan ilk albümü, “Her Telden” adını taşıyor.

Albümde on şarkı var; dokuzunun söz ve müziği Altan Güngör’e ait, bir şarkı ise Yusuf Akbuga imzası taşıyor. Düzenlemelerde ise Altan Güngör, Maria Peterson’un yanı sıra yine İsveçli müzisyenler olan  Juan Ochoa Echervarria ve Mario Ochoa’nın imzasını görüyoruz. Albümün kayıtları da İsveç de yapılmış ve müzik direktörlüğünü de dünyaca ünlü Berklee Müzik Okulunda dersler vermiş, bir dönem Tina Turner ile de çalışmış olan Juan Ochoa Echervarria üstlenmiş.


Albüm kartoneti için kaleme aldığı yazıda “Çocukluğumda dinlediğim 45’liklerdeki popüler şarkılardan, üniversite yıllarımda çaldığım “rock” konserlerine, ülkemin dört bir yanına yaptığım yolculukların türkülerinden, dünyanın herhangi bir köşesinde kulağıma çalınan ritimlere ve şehrin caz tınılarına, farkında olup olmadan biriktirdiğim her türlü duygudan ve sesten çıktı bu albüm.” diyor Altan Güngör ve daha albümü dinlemeden, neyle karşılaşacağınız konusunda ciddi bir ipucu veriyor. Evet, tam da bu bir cümlenin özetlediği gibi olup bitiyor her şey. Ya da albümün o ilk bakışta çok klişe gelen adı gibi…

Albüm Latin-caz etkileri taşıyan “Düşlerim”le başlıyor, İspanyol ritimleriyle yürüyen “Kork”la devam ediyor. Hemen ardından bu defa “Ha-Yat” adı verilmiş bir “rock” şarkı dinliyoruz. “Ha-Yat”la Tonozu çözüp Akdeniz-Ege sularına yelken açmışken, tasavvuf müziğinden izler taşıyan “Mevlana’ya Türkü” ile kendimizi bir anda Anadolu’da buluyoruz. Hemen ardından gelen “Ler” ise Amerikan Western müziğinin iklimine götürüyor bizi.

Pop-“rock” sularında yüzen “Söyle”yi, “blues” etkili “Utanma” takip ediyor. Albümün tek İngilizce sözlü şarkısı “You” İngiliz popu etkisinde bir şarkı. Bir caz standardı tadı bırakan “Gerçek”in ardından albüm, yaylılarla yürüyen “Zamansız Adam” adlı pop şarkıyla sona eriyor.


On şarkı içerisinde bende ilk dinleyişte ön plana çıkan “Utanma” oldu. Gerek sözlerinin felsefesi, gerekse müzikal yapısıyla bu şarkı farklı bir yerde duruyor. “Mevlana’ya Türkü”nün “intro”sunda Sezen Aksu’nun “Sorma”sından izler var. Albümün açılış şarkısı “Düşlerim” ve sonlara doğru karşımıza çıkan “Gerçek”, “Utanma”dan sonraki favorilerim oldu. 

Bu kadar farklı tarzın ve türün bir araya geldiği bir albümde bir “sound” bütünlüğü yakalamak gerçek bir başarı, öncelikle bunu söylemek lazım. Başka başka müzikal tatlar alırken aynı albümü dinlemeye devam ettiğiniz duygusunu yitirmiyorsunuz ki bu da albümün belki de en kolayca dezavantaja dönüşebilecek en önemli özelliğini avantaja dönüştürüyor.

Şarkıların tamamı çok melodik ve çok kolay kulağı yakalayan armonik yapılar üzerine inşa edilmiş. Bu tanıdıklık hissinin işe yaradığı da söylenebilir. Altan Güngör’ün şarkılarından yer yer Mazhar Alanson, yer yer Bülent Ortaçgil tadını bulmanız çok mümkün. Ne ki albümde belirgin bir şekilde hissedilen bir de kusur var ki o da Altan Güngör’ün vokali. Özellikle pes seslerde sık sık detoneler duyuluyor. Keşke müzikal altyapıya gösterilen özeni vokali için de gösterseymiş Güngör; ortaya çıkan iş çok daha etkili olabilirmiş.   


Bir eleştiri de albüm kapağına getirilebilir. Kartonet tasarımında bazı şarkı sözlerini simgesel olarak destekleyen fotoğraflar kullanılmış ama nedense bu fikir tasarımın bütününde uygulanmadığından amacına tam ulaşmamış. Kapak fotoğrafı ise albümün içeriğine gönderme yapmaktan uzak olmasının yanında soğuk ve itici görselliğiyle albeni yaratmaktan uzak görünüyor.

Yine de bu çekinceler albümü edinmeye ve tekrar tekrar dinlemeye engel değil. Yeni bir öneri sunuyor çünkü Altan Güngör. Dikkate alınması, gözlerden/kulaklardan kaçmaması gereken bir öneri bu. Ayrıca Güngör’ün bundan sonra yapacaklarının/yapabileceklerinin de güçlü bir teminatı. Kulak verin.

GÖLGE HAYAT – “”GÖLGE HAYAT”


Kiminin çoktandır farkında olduğu, kimininse belki de henüz keşfedemediği gölge hayatlarının hikâyelerini anlatıyor Gölge Hayat. Grubun ismi de bu metafordan geliyor zaten. Gölge Hayat’ın kendi adını taşıyan ilk albümü geçtiğimiz Eylül ayında We Play etiketiyle piyasaya çıktı.

“Rock” müzik camiasında kombinasyonlar sonsuz. Genellikle ismini bir albümle tescilleyen gruplara dahil olmadan önce “rock” müzisyenlerinin büyük çoğunluğu çeşitli sahne gruplarından, “cover band”lerden ya da albümsüz ama meşhur grupların rahle-i tedrisinden geçiyor, bileniyor, deneyim kazanıyorlar. Sonra bir gün birilerinin yolları birileriyle kesişiyor, kafalar uyuşuyor, kuvvetler birleşiyor ve ortaya yeni bir grup kombinasyonu çıkıyor. Gölge Hayat tam da böyle kurulmuş bir grup. 2009 yılında altında bir araya gelen Barış Bal, Taylan Dedeoğlu, Berk Evren ve Koray Alarslan, her biri birbirinden farklı deneyimlerinin gücünü birleştirip adını Gölge Hayat koymuşlar.


Albümdeki on şarkının dokuzu grup elemanlarına ait, bir şarkı ise “cover”. Dokuz şarkının sözlerini grubun solisti Barış Bal yazmış. Besteler ise grubun diğer elemanlarına ait.

Albümün çıkışını bir “cover” şarkıyla yapmak şaşırtıcı değil. Her ne kadar söz konusu şarkı Erol Evgin’in kadife sesiyle kulaklarımıza yer etmiş “Bir de Bana Sor”un epeyce sert (yani bir anlamda ters köşe) bir yeniden düzenlemesi olsa da. Hele ki bu “cover” çıkışlı albümler meselesinin nicedir iyiden iyiye eleştiri konusu olduğu gerçeği de ortadayken. Zira bizim memlekette kulaklar önce ne söylendiğini duyar, sonra nasıl söylendiğini dinler. Hal böyleyken bu karar biraz da Gölge Hayat’ın kendi şarkılarına ihaneti gibi olmuş. Çünkü albümde gruba çıkış sağlayabilecek başka vurucu şarkılar da yok değil.


Gölge Hayat alışılagelenin aksine müziğin sert iklimini davuldan ziyade gitar ve klavyeye yaslamış bir grup. Bunun grubun anotomik yapısıyla da bir ilgisi var aslında zira Gölge Hayat’ta kadrolu bir davulcu yok. Albüm kayıtlarında şu sıralar Yaya’da çalmakta olan Mert Alkaya davulda Gölge Hayat’a eşlik etmiş.

Grubun ne söylediğini değil, nasıl söylediğini öncelikli kafaya takarsanız şayet, duyacağınız “sound”dan memnun kalacağınızı söyleyebilirim. Bir ilk albüm olmasına karşın, ergenliği çoktan geride bırakmış, olgun ve profesyonel bir “sound” ortaya çıkarmış Gölge Hayat. Bununla birlikte albüme açılış yapan “Pembe Rüyalar” özellikle “Sabah treninin son vagonunda” cümlesinde gerek melodik, gerekse vokal tekniği olarak Teoman şarkılarının (mesela “Rüzgar Gülü”nün) çok yakınından geçiyor. İkinci şarkı olarak karşımıza çıkan “Bir de Bana Sor”dan hemen sonra dinleyeceğiniz “Son Çıkış” da “biraz gamsız ol,” telkiniyle albümdeki diğer şarkılarla çelişen bir felsefe taşıyor. Ve dördüncü şarkı “O Yerde” nispeten daha genç duran bir aşk şarkısı. 


Bu dört şarkının arka arkaya sıralanması belli ki tesadüf değil; tamamen ticari bir karar. Oysa grubun müziğini daha iyi tanımlayan ve albümün asıl kozları olarak nitelendirilebilecek şarkılar bu noktadan sonra başlıyor. Özellikle “Yaşamak Bir Gün Daha”, “Uyan”, “Sahte Cennet” ve “Gölgeler Şehri” albümün yükünü çekebilecek güçlü ve etkili şarkılar. Sözlerinin taşıdığı derinlikle de bu şarkılar gruba ve albüme adını veren Gölge Hayat metaforuna vurgu yapıyor.

Türkçe “rock” müziğin neredeyse zorunlu hale gelen birkaç vokal tekniği var biliyorsunuz. Neredeyse bütün “rock” erkek vokaller ya Kaan Tangöze usulü alaturka-arabesk, ya Emre Aydın usulü şehirli ergen ve ya da Teoman usulü kırık dökük, romantik serseri. Neyse ki Gölge Hayat bu sıraya girmemiş. Barış Bal’ın vokali birkaç şarkının birkaç cümlesinde Teoman’ı anımsatıyor ama albümün bütününde sözcükleri deforme etmeden, yerli yersiz çekiştirmeden, eğip bükmeden şarkı söyleyen iyi bir şarkıcı dinliyoruz. Bu da gruba bir başka artı kazandırıyor.


Gölge Hayat’ın yolun çok başındayken, ortalarındaymış izlenimi veren bu ilk albümü, Türkçe “rock”ın 2012 hanesinde kayda değer işlerden biri olarak anılabilir.


4 Kasım 2012 Pazar

N'olacak Bu Eurovision'un Hali?..

EUROVISION ŞARKI YARIŞMASI 
2. ÖZEL DANIŞMA KURULU TOPLANTISINDAN İZLENİMLER


Mesut Cemil henüz yayımlanmamış Eurovision kitabımı yazmaya koyulduğum günlerde sıklıkla karşıma çıkan isimlerden biriydi. 1963 yılında vefat eden alaturka müziğin çok önemli icracısı, akademisyeni ve eğitmeni ve dahi Ankara Radyosunda klasik koronun kurucusu Mesut Cemil’in Eurovision’la elbette bir ilgisi olamazdı. İlgisi olan İstanbul Radyosunda adının verildiği stüdyoydu. Seksenlerde birçok yarışmanın startının verildiği, finallerle ilgili toplantıların yapıldığı yerdi orası. Ve 2012 yılının ılık bir Kasım sabahında, yine Eurovision konulu bir toplantı için katılımcı olarak İstanbul Radyosu Mesut Cemil Stüdyosunda bulunmanın benim için böyle heyecan verici bir tarafı da vardı.


Yoksa toplantıdan çok bir şey ummuyordum. Bir kere bu kadar çok katılımcının kendilerine verilen üç buçuk dakikalık sürede görüş bildirecek olmaları akıl karı görünmüyordu. Salondakiler arasında kendi kulvarlarında duayen tabir edilenler de vardı. Ve siz de çok iyi bilirsiniz ki duayenler hep çok konuşurdu. Ya neden orada olduklarına anlam vermediklerim, sanki sadece hatırları kalmasın diye çağrılmışlar ne konuşacak, ne söyleyecekti?.. Kaldı ki toplantının gündemi de ("Eurovision şarkı yarışması için nasıl başarılı ulusal seçmeler yapılır?") sonucunda oluşturulacak bir fikir birliğini ya da kararı işaret etmiyordu. Beyin fırtınası deseniz, o da değil; çünkü o işin tekniği de bambaşka. Anlaşılan o ki bizden karar mercii olmamız istenmiyordu ve biz olsa olsa karar merciine ilham vermek üzere oradaydık. Ve belki bir parça da şaibeleri aklamak, daha önce kapalı kapılar ardında alınan kararların bu defa kapılarını aralamak… Günün sonunda bir baktım ki, biz de tam olarak bunu yapmışız zaten.


Gönül isterdi ki size o gün salonda yapılan her bir konuşmayı tek tek anlatayım; hatta arada makarasını da yapayım, hep beraber bilgilenirken bir yandan da gülüp eğlenelim ama bu defa bunu yapmayacağım zira bu bir dolu laf ü güzafı da kaleme almak olur ki benim tükenmez sandığım kalemim dahi buna yetmeyebilirdi. Zaten gün boyu dönüp dolaşıp varılan birkaç ana durak vardı ki ben de bu yazıda o duraklara şöyle bir uğrasam koca toplantıyı özetlemiş olurum.

Beklentilerin aksine, toplantıda bu sene yarışmaya kimin gideceği hiç konuşulmadı. 2003’ten bu yana (2005 hariç) uygulanmakta olan şarkıcı görevlendirilmesi uygulamasının bize başarı neticeler kazandırmasına karşın daha iyi sonuçlar almak için ne yapılabiliri sorgulamaktı maksat. Başka yöntemler denenebilir miydi ya da denenmeli miydi? Ana tema buydu. Nitekim konuşmalar da bu tema etrafında dolandı durdu.


Çeşitli görüşler atıldı ortaya. Bazısı mevcut yöntemin aynen devam etmesini savundu, bazısı ise ulusal final uygulamasının, yarışmanın herkese açık olmasının daha faydalı olacağını söyledi. OGAE Türkiye Başkanı Osman Kural "Her şey yolunda giderken niçin bir yöntem değişikliğine gittiğimizi anlamıyorum," dedi.. Fuat Güner, Olcayto Ahmet Tuğsuz, Cem Bezeyiş gibi zamanında bu yarışmanın eleğinden geçmiş bazı isimler bunun aslında bir beste yarışması olduğunun altını çizdi. Hatta Ali Kocatepe çıtayı biraz daha yükseltip, bugüne dek Türkiye adına yarışmış besteciler arasında bir ulusal final yapılmasını önerdi, hatta bu işin maliyet tablosunu da kuruşu kuruşuna önümüze serdi. Tabii herkes Kocatepe kadar bilimsel çalışmamıştı. Kimisi sadece duygusal konuşmalar yapmakla yetindi.


TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin’in yakın zamanda ortaya attığı yarışmaya katılmama tercihini de düşünmemiz gerektiği fikrine ise hemen hiç katılan olmadı. Herkes yarışmanın ülke tanıtımı açısından önemli olduğunu ve mutlaka katılmamız gerektiğini düşünüyordu. Katılacağımız şarkının bizden öğeler taşıması, yereli evrenselle buluşturacak formüllerin denenmesi ise sıkça dile getirilen bir konuydu.

Şovun çok önemli olduğunu, bunun sadece bir şarkı yarışması olmasının ötesinde artık bir televizyon şovu olduğu gerçeği de epeyce vurgulandı. Yeşim Doran Taş, Sertab’ın menajeri olarak yarışmaya gittiği 2003 yılında duyduğu bir cümlenin altını çizdi ve “Eurovision is television” dedi. Sadece sahnedeki şovun da yeterli olmadığını, şovun ekrana doğru yansımasının başarılı sonucu getireceğini söyledi. Ve elbette bu işin bir paket halinde düşünülmesi, sadece şarkının ve şarkıcının değil, dansın, şovun, vokalin de ayrı ayrı çalışılması gerektiğini söyledi. Oraya gidenlerin sahne dışında da temsil yeteneğine sahip olması, iyi seviyede yabancı dil bilmesi gerekliliği de vurgulanan bir diğer husustu.


Eurovision şarkı yarışmasının TRT’nin elinde bulundurduğu önemli bir marka olduğu da vurgulandı sık sık. Bu marka değerinin kullanılabilmesi maksadıyla yarışmanın ülke çapında izlenecek ulusal finallerle, haftalar boyu sürecek bir festival havasına büründürülmesi de öneriler arasındaydı. Bu konuda en fazla sayıda örnek İsveç’te yapılan Melodifestivalen oldu. Eurovision Dream Başkanı Ali Durgut (ki bu toplantı için kalkıp ta Kongo’dan İstanbul’a gelmişti; öyle de Eurovision sevdalısıdır) "Ben olsam Türkiye'ye böyle bir yarışma armağan ederdim," dedi mesela. Ne ki Osman Kural “Bu formatın bizde olabilirliği bence mümkün değil çünkü bunun olabilmesi için sağlam bir müzik sektörü gerekiyor; bunları promote edecek, albüm satışlarını, turneleri, deyim yerindeyse gazlayacak sağlam bir müzik sektörü lazım,” dedi. Yerel finallerin müzik sektörüne katkı sağlayacağını düşünenler ise Kural’la aynı görüşte değildi.

Yarışmadan önce diğer ülkelerde yapılacak tanıtımların ve plak şirketi katkısının çok önemli olduğunu savunanların aksine Yeşim Doran Taş’ın “Sony’nin bize sanıldığı kadar katkısı olmadı,” demesi enteresandı. Taş ayrıca sosyal medyanın bu kadar etkin olduğu bir dönemde tanıtım için ülke ülke gezmenin de artık çok önem taşımadığını söyledi.


TRT Genel Müdürünün yarışma safahatında Hadise ve Can Bonomo ile yaşadıkları sorunları isim vermeden de olsa dile getirmesi, son birkaç yıldır neden kadın şarkıcı seçilmediğine dair oluşan spekülasyonların ardındaki gerçeği ortaya çıkarsa da samimiyet dozunun yersiz yere aşıldığını düşündürdü bana. Aynı şekilde Malta’dan ‘tavlanan’ SMS oylarının ve Azerbaycan’la oy alış verişlerimizin de bu kadar açıkça ifade edildiğini duymasak da olurdu. Ne de olsa TRT’nin internet sitesi üzerinden canlı yayınlanan, açık bir toplantıydı bu.

O gün bize verilen bilgilendirme notlarına göre 78 katılımcının konuşma yapması bekleniyordu ama katılmayanlar ve fikri beyan etmekten cayanlar düşünce, Genel Müdürü ve Özveren'i saymazsak, toplam 41 konuşmacı mikrofon başına geçti. Yarışmaya olan ilgimi kendimi bildim bileli "Sabahtan akşama kadar Eurovision konuşsam sıkılmam," faraziyesiyle tanımlarken, bunun gerçekten de böyle olduğunu da bu vesileyle kendime ispatlamış oldum.  

Gelelim benim neler söylediğime… Kelimesi kelimesine aynı değil belki ama, mealen şöyleydi üç dakikalık (buçuğunu kullanmadım) konuşmam:

“Yarışmanın adı Eurovision ŞARKI yarışması ve yarışmayı kazanan da öncelikle şarkıcı değil, şarkılar. Şarkı iyi olduğu zaman on yedi yaşında genç bir kızı da, altmış beş yaşında nineleri de gönderseniz başarılı olabiliyor. Bu yüzden biz eğer illa doğrudan seçim yapacaksak, önce şarkıcı değil besteci seçmeliyiz. Doğrudan seçim yönteminin başarılı olduğu, kolay olduğu bir gerçek. Ama bu biraz da yarışmaya nasıl baktığımızla ilgili. Biz bu yarışmaya sadece kazanmak için gidiyorsak evet, doğrudan seçelim, besteci seçelim ve bırakalım besteci şarkısını kime isterse ona söyletsin. Bu bir seçenek.

Ama şayet bu yarışmanın Türkiye’de popüler müziğe de bir katkısı olsun, yeni sesler, yeni yüzler tanınsın, yarışma tıpkı yetmiş ve seksenlerde olduğu gibi geniş kitlelerle buluşsun, ilgi çeksin istiyorsak o zaman yerel final yapmalıyız.

Yerel final deyince de şu engel çıkıyor karşımıza. Son yapılan üç yerel finali incelersek… Üçü de herkese açıktı, isteyen katıldı ama finale kalan bestecilerin neredeyse tamamı popüler müzik piyasasında çok da etkin olmayan isimlerdi. Hatta 2005’te gönderilen eserler arasından finale kalacak on şarkı bile bulunamadı ve yedi şarkıyla yerel final yapıldı. Önümüzde böyle bir gerçek var.

Demek ki bu tarz bir şartname yaptığımızda profesyonel bestecilerimiz ve şarkıcılarımız bir sebeple katılmaktan imtina ediyorlar. O halde önerim şu olabilir; son dönemin popüler ve başarılı bestecilerine doğrudan görev vermek. Mesela on besteci seçmek ve bunlara şarkı sipariş etmek. Sonra da o şarkılar arasından seçim yapmak. Bu safhada yine bir şarkıcıya görev verilip hazırlanan besteler arasından bir seçim de yapılabilir, besteciler şarkıcı konusunda serbest bırakılıp, on şarkı ve şarkıcılık bir yerle final de yapılabilir.

Bir başka formül ise İsveç ve Azerbaycan’ın yaptığı gibi önce popstar tarzı bir ses yarışması ile yeni bir şarkıcı bulup çıkarır, sonra ona uygun beste yarışması yapmak ya da belirli bestecilere şarkı sipariş edip birini seçebiliriz.

Tabii bu tarz formüller çoğaltılabilir. Ne şekilde yerel final yaparsak yapalım, altı çizilmesi gereken önemli bir nokta var ki o da seçimi sadece halk oylamasına bırakmamak. Zira şarkıcıların ve bestecilerin hayran kitleleri oylamaların provake edilmesine neden olabilir. Nitekim EBU da “televoting” sistemini benzer bir nedenle, ülke diasporalarını engellemek için yüzde elliye indirdi. Şayet yerel final yapacaksak, oylama mutlaka hem jüri hem halk oylaması şeklinde olmalı.”


Adım kayıtlara Hakan Tok olduğu geçirildiği için (Yavuz’u kullanmamışlar), konuşmacıların alfabetik sıralamasında ortalarda kaldım ve öğleden önceki oturumda söz alanlardan oldum. Şayet konuşmam öğleden sonraya kalsaydı, öğle yemeğinde Borsa Lokantasında bize yapılan servisi ve yemeklerin nefasetini de bahis konusu edebilirdim ki herhalde bunu konuşmasına taşıyan tek kişi olurdum orada (sanırım o beylik laf doğru ve benim kalbime giden yol midemden geçiyor; nitekim toplantı sonrasında yapılan kokteylde de sınırsız çay ve kahve ikramıyla TRT yönetimi beni en az Maltalıları tavladığı kadar tavlamış olabilir.)

İşin şakası bir yana, katılımcılara gösterilen ilgi, kurulan her bir cümlenin dikkatle not edilmesi, tüm TRT sorumlu ve görevlilerin nazik davranışları, toplantı dışında da fikir alış verişlerine devam etmeleri gibi ayrıntılar gayet memnunluk vericiydi. Zaman zaman inceden tiye alsak da (ki o da sevdiğimizden aslında), kusursuz Türkçesi ve hem konuya hâkimiyeti, hem de konuşmacılar üzerinde kurduğu tatlı otoritesiyle Bülent Özveren, sadece iyi bir sunucu ve yayıncı değil, çok iyi de bir “moderatör” olduğunu kanıtladı herkese. Ben şahsen ders alır gibi izledim onu oturduğum yerden.


Ilık bir Kasım sabahı girdiğim İstanbul Radyosu binasından, yağmurlu bir Kasım akşamında, hava kararmaya yüz tutmuşken çıktım. Kafamda ‘deli sorular’ vardı. Daha birkaç yıl önce aylar süren bir tadilattan geçirilen ve bu esnada stüdyoları ve teknik imkânları da yenilenen bu güzelim binayı ve o binayla birlikte aslında Türkiye’de radyo yayıncılığı tarihinin çok büyük bir bölümünü elden çıkarmak da neyin nesiydi?.. Peki ya bu toplantı tarihi Mesut Cemil stüdyosunda yapılan son Eurovision toplantısı mı idi?.. 


İyi de bu sene Eurovision’a kim gidecekti?.. Gün boyu orada edindiğim izlenimler, ikili üçlü gruplarla yaptığımız kulisler, dedikodular, kulağıma çalınan söylentilerin bende oluşturduğu fikir sanki iki isme işaret eder gibiydi. Tamamen yanılıyor da olabilirim, elbette bu isimleri burada zikretmeyeceğim. Ama ikisinden biri giderse de şaşırmam, onu söyleyeyim. 

KASIM 2012