Bu Blogda Ara

21 Mart 2013 Perşembe

Dinlediklerim Mart 2013

SADE – “ÇOCUKLUK HAYALLERİ”


Temelleri 2003 yılında atılan Sade, 2010 yılı Rock’n Dark yarışmasında birinci olarak adını duyurmuştu ilk kez. Ankara kökenli grubun yıllardır süre gelen albüm hayalini gerçeğe dönüştürmesi bu yarışmanın itici gücüyle olmuş. Sade’nin “Çocukluk Hayalleri” adını taşıyan ilk albümü geçtiğimiz aylarda We Play etiketiyle yayımlandı.

Sade, Deprem Gürdal ve Ertuğrul Kulaksızoğlu’ndan oluşan iki kişilik bir grup. Albümün Ankara’da yapılan kayıtlarında gruba davulda Erman Erdoğan, gitarda Seyfi Sarıaslan, piyanoda Ozan Dündar ve üflemeli sazlarda Renato Lupu ile Kumsal Germen de eşlik etmiş. Albümdeki tüm şarkıların söz ve müzikleri Deprem Gürdal’a ait. Düzenlemelerde ise grubun yanı sıra Volkan Yırtıcı’nın da imzası var.


Öncelikle şunu söylemek lazım ki özellikle yeni grupların isim konusunda bir parça dikkatli davranması gerekiyor. Her şey için internetin referans alındığı bir dönemde bir arayışta kolayca bulunamayacak isimler ciddi bir dezavantaja dönüşebiliyor. Sade maalesef böyle bir isim. Aynı isimli dünyaca ünlü bir şarkıcı var mesela. Sosyal paylaşım siteleri de arama motorları da bizim Sade’ye öncelik vermiyor doğal olarak. Şahsen ben grubun Facebook sayfasını bulabilmek için internette epeyce bir dolandım (“muziksade” imiş meğerse profil adı.) Sade için artık çok geç ama yeni kurulacak gruplar için bu durumun altını çizmekte fayda var.


10 şarkıdan oluşan bu ilk albümde Sade, eski ve yeni şarkılarını bir araya getirmiş. Aynen adı gibi, sade, temiz, dinleyenin kulağını yormayan bir müziği var Sade’nin. Albümün pop-“rock” çizgisinde ilerlemesi de hedef kitlesini genişletebilir. Bu anlamda albümün çıkış şarkısı “Benden Güzeli Yok”un grup için iyi bir başlangıç olduğu söylenebilir. Aynı çizgideki “Yerine Konmuyor” bu çıkışı devam ettirebilecek, kolay akılda kalıcı, marş tempolu bir şarkı. Latin etkileri taşıyan, ucundan kıyısından Santana tadı hissettiren “Kafe” ve Akdeniz yürüyüşlü “İki Gün” de popa daha yakın duran şarkılar. “Kelepçe”, grubun 2008 yılında katılıp birinci olduğu Jack Daniel’s müzik yarışmasında seslendirdiği şarkıymış. Grup bu birincilik sonrası “Global Müzik Festivali”'ne davet edilmiş ve Nashville'de geçirdiği süre zarfında daha önce Barbra Streisand, U2, Julio Iglesias, Shania Twain ve REM gibi ünlü isimlerle çalışan prodüktör David Barbe ile şarkıyı tekrar kaydetmiş. Ancak albümde dinlediğimiz kayıt o değil haliyle.


“Lazım Değil” ise grubun Rock’n Dark’ta birincilik getiren performanslarında seslendirdikleri şarkıymış. Şarkı özellikle zamanın aşk tanımına “çakan” sözleriyle dikkat çekiyor. “Sevmesen Bile”, “Kapılıp Gidersen” kanayan yürekli, viraneli, ateşli, sevdalı “soft-rock” şarkılar sevenlere göre. Klasik “rock” yürüyüşünde bir şarkı. Albümün adına gönderme yapan “Çocuk” ise İngiliz “rock” müziğinin klişelerinden yol alıyor.

Albümün kapak fotoğrafı hem merak uyandırıcı, hem de dikkat çekici. Albüm künyesinin yazılı olduğu sayfadaki tasarımda yazıların ve yan yana dizilen şarkı sözlerinin zor okunuyor olması ise tasarımın kusurları.


Bütününde eli yüzü düzgün, başından sonuna rahat dinlenilebilir bu albümün dinleyene müthiş bir yenilik, bambaşka bir “sound” ve çok orijinal şarkılar sunduğunu söylemek mümkün değil. Yeni grupların büyük çoğunluğunda karşımıza çıkan bir durum bu. Evet her şey iyi ama “Sade’yi diğerlerinden ayıran ne?” diye sorsanız, eveleyip gevelerim belki ama net bir cevap verebilmem biraz zor.    

ONLAR – “BİZ HARİÇ HERKES”


Onlar da tıpkı Sade gibi Ankara kökenli ve iki kişiden oluşan bir grup. Uğur Ersözlü ve Doğan Aşkıner’den kurulu Onlar’a albüm kayıtlarında çok sayıda müzisyen eşlik etmiş. Müziğine illa ki bir tanım gerekirse tek başına “rock” sözcüğü yanıltıcı olabilir. Pop da var, “rap” de, tango da. Neyse ki başından sonuna tutarlı, kulağa hoş gelen bir ‘ortaya karışık’ durumu bu.

Öncelikle albümün Fethi Karaduman imzalı kapak fotoğraflarının ve Çağdaş Çıtır ile Kutan Ural tarafından yapılmış kartonet tasarımının, son dönemde yayımlanmış albümler içerisinde en iyisi olduğunu söylemeliyim. Çok yaratıcı, albenisi yüksek, esprili tasarım ve fotoğraflar şahsen bana daha albümü dinlemeden “Ne acaba bu, nasıl bir grup?” sorusunu sordurdu. Bu bile tek başına bir albüm için önemli bir katma değer.


Onlar’ın solisti Doğan Aşkıner’in sesi kulağın kolay alışacağı seslerden değil. Buna karşın özellikle pes seslere hakimiyeti, vurguları ve tamperamanıyla gayet iyi bir şarkıcı dinliyoruz.

Klarnetin hüzünlü sesi ve fena halde romantik sözleriyle “Dön Artık” belli ki boşuna albümün çıkış şarkısı olarak seçilmemiş. Bir de bunun üzerine “BDD”ye (“Belki Dönersin Diye”nin kısaltması) klip çekilirse aynı etki sürdürülür gibi gözüküyor. Caz tınıları taşıyan “Bahane”, tango ritmindeki “Kasvet”, aynı zamanda albümün prodüktörü de olan Veyasin’in “rap” bölümünü seslendirdiği, “R&B” etkili “Bıktım”, elektroniğin ön plana çıktığı “Hâlâ” albümün farklı renklerde şarkıları. “Hâlâ”nın sadece gitar eşliğinde seslendirilen akustik versiyonu albüme sakin ve etkili bir kapanış yapıyor.


“Hatice-netice” kafiyesine dayanan sözleriyle “Hatice” biraz ‘80’li yıllar Türkiye’sinde Marşandiz, Lokomotif misali grupların TRT denetiminden kolay geçsin diye yaptıkları çocuksu şarkılarını anımsattı bana (“Leydi Leyla”, “Şinasi Bey”, “Marşandiz Dansı”, “ABC” gibi. Muhtemelen Onlar bu şarkıların hiçbirini bilmiyordur; o da ayrı.) “Var mısın?” ve “Seçim Zamanı”nda yine ‘80’li yıllara, bu defa MFÖ tadıyla dönebilmek mümkün. “Kelebek” diğer şarkıların yanında vasat duruyor. “Yalnızım” ise düzenlemesiyle albümün en sert duran “rock” şarkısı.


Özetle üzerinde epeyce çalışıldığı, farklı bir “sound” yaratmak için kafa patlatıldığı dinledikçe hissedilen bir albüm bu. Ne ki bütüne baktığınızda grubu bir anda geniş dinleyici kitleleriyle buluşturacak bir farklılık, bir enteresanlık, vurucu bir “hit” var mı? Yok. Bunu bir ilk albümde yakalamak kolay mı? Elbette değil. Ama bunca kalabalığın arasında fark edilmek de kolay değil. Onlar’ın bu anlamda biraz daha zaman ihtiyaçları olacak sanırım.

MAJESTE – “MAJESTE”


Alper Gemici ve Kerem Ozan Şahin’in 2007 yılında başlayan müzikal ortaklıklarının sonucu Majeste’yi doğurmuş. Gemici ve Şahin’in yanı sıra Buğra Kılıçak ve Cengiz Tural’ın da çaldığı Majeste’nin kendi adını taşıyan ilk albümü yakın bir tarihte Pasaj Müzik etiketiyle yayımlandı.

Majeste kendi müziğini “alternatif pop” olarak tanımlıyormuş. Aslına bakarsanız “düpedüz pop” diye tanımlamak da mümkün. Şarkı sözleri ve besteler değil ama düzenlemeler ortalama pop çizgisinin üzerine çıkıyor albümde; bu da “alternatif” sıfatını takmak için yeterli midir bilemem.


Albümün çıkış şarkısı “Hadi Sil Baştan”, ben diyeyim Tarkan, siz deyin Murat Boz imlasında bir şarkı. Nitekim grup bu şarkının avantajıyla dikkat çekmekte zorlanmadı. Ne ki bu hevesle albümü bir koşu gidip satın alanlar benzeri bir ikinci şarkı daha bulamayacaklar. Belki Kenan Doğulu şarkılarını anımsatan “Ali Veli” aynı hedef kitle için ikinci bir “hit” olabilir.

Grubun solisti Kerem Ozan Şahin’in şarkı söylerken nefesini doğru kullanma konusunda ciddi bir problemi var ve bu bütün şarkılarda kelime/cümle aralarında gürültülü nefes sesleri olarak dinleyiciye geri dönüyor. Mevcut teknolojik imkânlarla bunu en aza indirgemek mümkün ama her nedense yapılmamış. Eğer kafayı buna takarsanız (ki kulak daha çok duyuyor o zaman ister istemez) bütün şarkıları ama özellikle “Kötü Rüya”yı dinlemek epeyce yorucu olabilir.


“Anlatmak zor bir anda, bir başı açığım ben İran’da” cümlesiyle dikkat çeken, “reggae” ritmindeki “Bana İnanma”, yersiz kafa seslerine rağmen “Alsancak’ta” ve düzenlemesiyle kulak dolduran “İyi Biri Değilim” albümün nispeten iyileri. Ama bütüne baktığınızda, albüm şarkıcılık ve şarkı yazarlığından çok aranjörlük başarısı ile ayakta duruyor gibi.

Albüm kapağının ilk bakışta “Hah buyurun bir grup daha çıkmış”dan öte bir fikir vermediğini, kartonet tasarımının da aynı nedenle gayet sıradan durduğunu söylemeliyim.

Bu yazı www.sahiplen.com tarafından Yavuz Hakan Tok adına koruma altına alınmıştır. Kaynak gösterilmeden ve izinsiz kullanılması kanunen suç teşkil etmektedir.  

MART 2013 

11 Mart 2013 Pazartesi

Hani Bana Ödül?

2012 "TÜRKİYE MÜZİK ÖDÜLLERİ" ADAYLARI AÇIKLANDI!


Geçtiğimiz yıl on sekizinci kez dağıtılan Kral TV Müzik Ödüllerinin başladığı yıl hayata gözlerini açanlar şimdilerde yetişkin. Bu on sekiz yılda, bir müzik ödüllerinde olmaması gereken ne varsa hepsi oldu. Şaibeler mi çıkmadı, adaletsiz ödüller mi verilmedi, adam mı kayırılmadı, ödüller bazı firmaların/kişilerin tekeline mi kalmadı, aklınıza ne gelirse… 

Şöyle ya da böyle on sekiz yılı geride bırakmış bir ödül kurumunun artık sadece sayısal olarak değil, statü ve saygınlık bakımından da rüştünü ispat etmesi şart olmuştu. Kral TV’nin Doğuş Grubuna geçmesinden sonra harcanan çaba hep bu yöndeydi. Bunda kısmen başarılı olunduğu da söylenebilir. Nitekim geçtiğimiz günlerde bu yıl yapılacak ödül töreninin tanıtımı için düzenlenen basın toplantısında “Gezegen” Mehmet’in  (Akbay) oturduğu masaya MÜYAP, MÜYORBİR, MESAM ve MSG başkanlarını/temsilcileri oturtması, toplantının yapıldığı salonda en ön koltuklara sektörün majör firma sahiplerinin/yöneticilerinin sıralanması boşuna değildi. Bu Kral’ın gövde gösterisiydi ve verilen mesaj müzik sektörünün bütün sacayaklarının bu ödül töreninin arkasında olduğu idi. Üstelik bu cesaretle ödül töreninin adı (el çabukluğu marifet) Türkiye Müzik Ödüllerine evrilmişti. Ülker gibi güçlü bir sponsorun ortaklığı da cabasıydı. E daha ne olsundu?..


2012 yılı Türkiye Müzik Ödülleri adayları dün (11 Mart 2013 Pazartesi) yapılan bir basın toplantısıyla açıklandı. Oylamalar ve seçimler yüzde yüz adil ve şeffaf da olsa (ki öyle olduğuna hâlâ ikna olduğumu söyleyemem) bir kez daha tartışılacak bir tablo çıktı ortaya. Toplantıdan sonra fuayede vakit geçirirken hemen yanımdaki masada “Gezegen” Mehmet’in Twitter’da yazılan yorumları okuyup, yanındakilere “Hâlâ şöyle diyorlar, böyle diyorlar,” diye serzenişte bulunduğuna şâhit oldum. Haklı mıydı, haksız mı acaba?.. Ne yapsalar yaranamıyorlar mıydı gerçekten? Eve dönerken Osmanbey-Şişli hattının olağan bir iş günü kalabalığında, erken bahar güneşinin tadını çıkara çıkara yürürken, uzun uzun bunu düşündüm. Bakın neler geçti aklımdan…

Hiç birimiz inkâr edemeyiz. Ödül organizasyonunda çalışan ışıkçısından, sesçisinden, sunucusuna, o gece giyinip süslenip kırmızı halıda yürüyeninden, patlamış mısırıyla ekran başına oturanına, gazetesine haber üstüne haber yapanından, alınan/verilen her ödülü sosyal medyada tartışa tartışa bir hal olanına kadar hepimiz bu refleksleri yıllar boyu Oscar ve Grammy ödüllerini izleyerek kazandık. Hep onlara özendik, onlar gibi olmak istedik. Olabildik mi?.. Elbette hayır. Ama nedenlerimiz vardı elbette.


Bir kere bahsi geçen her iki ödül geleneğinin arkasında da birer akademi var. Oscar ödülleri Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi, Grammy ödülleri ise Kayıt Sanatları ve Bilimleri Ulusal Akademisi  tarafından veriliyor. Ödüllerin kimlere, niçin verileceğini akademisyen düzeyinde uzmanlardan oluşan jüriler belirliyor. Haliyle de kategorileri tanımlayan “best” (en iyi) kelimesi yerli yerine oturuyor. Çünkü sinema da, müzikte de (popüler olsun veya olmasın) nihayetinde birer sanattır ve sanatta iyinin kriterleri bellidir. Çok satmak, çok gişe yapmak, çok popüler olmak bu kriterleri değiştirmez.

Oysa bizim müzik ödüllerinde kaçının sahiden uzman olduğunu hiçbir zaman bilemediğimiz 200 kişilik “uzman” jüri (% 20) ve halk oylaması (% 20) var. Radyolarda en çok çalınanlar (% 20), internette en çok indirilenler (% 20) ve en çok mekanik satış yapanlar (% 20) var. Yani biz “en iyi”yi aramıyoruz aslında. En popüleri, en beğenileni, çalınanı, satılanı arıyoruz. (Yüzdeler adayların belirlenmesinde kullanılan değerlerdir ve Kral TV tarafından resmi olarak açıklanmıştır.)


Mekanik ve dijital satış değerleri MÜYAP tarafından veriliyor. Yani MÜYAP üyesi olmayan yapım şirketlerince yayımlanmış albümleri de devre dışı bırakmış oluyoruz böylece. Kaldı ki MÜYAP’tan alınan değerleri (yani % 40’ı) belirleyen de, yani albümlerini satın alan yahut indirenler de değerlendirmede % 20 pay sahibi olan halkın ta kendisi. Bu noktada jürinin uzmanlığının da şaibeli olduğunu düşünürsek (yani jüriyi de halktan kabul edersek), etti mi size % 80! Geriye ne kaldı? Nielsen’in “en çok çalınan” raporları. Bu raporlar neye göre hazırlanıyor? Radyoların şarkı ve şarkıcıları çalma sıklıklarına göre. Ona kim karar veriyor? Yine halk! Yani en azından biz öyle biliyoruz; halk istiyor, radyolar çalıyor. Anlayacağınız biz aslında % 100 halk oylaması yapıyoruz. Yani çoğunluğun beğendiğini, dinlediğini ödüllendiriyoruz; asla “en iyi”yi değil.


Zaten bugün açıklanan aday listeleri de bu açık ve net ortaya koyuyordu. Mesela yılsonunda sahiden işin uzmanları sayabileceğimiz müzik eleştirmenleri/müzik yazarları tarafından yapılmış “en iyi albüm” listelerini hatırlayalım. Ödüle aday beş albümle o listelerde kesişen sadece bir tek albüm var; o da Göksel’in “Bende Bi’ Aşk Var” albümü. Ne Yasemin Mori’nin, ne Genç Osman’ın, ne Hediye Güven’in, ne de benzerlerinin esamisi okunuyor ödül listesinde. Sadece albümlerde değil, şarkı, şarkıcı hatta klip adayları arasında da hiçbiri yok.  


“En iyi grup” adaylarına bakalım mesela. Bir yanda Kolpa, bir yanda Mor ve Ötesi. Bir yanda Manga, bir yanda Seksendört. Ben bu ülkede bu grupları aynı dalda aday yapacak bir tane “uzman” kişi tanımıyorum. Aynı şekilde Murat Boz ve Volkan Konak’ı birbirine rakip yapmak da hiçbir “uzman”ın işi olamaz.


Tamamen “uzman” jüri tarafından belirlenmiş klip adaylarında ise daha acayip bir durum var. Hem sanatsal, hem estetik, hem de teknik açıdan “Acıyor” klibi belirgin bir şekilde daha iyiyken, hadi diyelim öyle düşünmüyorsunuz, en azından “Yalnız Kuş”la eşdeğerken (ki aynı yönetmenin elinden çıkma ikisi de) neden “Yalnız Kuş” aday sizce? Acaba daha yeni ve dolayısıyla daha popüler olduğu için mi? Peki oldukça vasat bir klip olan “Türkan” niye aday? Klip “iyi” olduğu için mi, şarkı popüler olduğu için mi? Peki nerede bizim “uzman” jüri?..   


Olaya bir de tersten bakalım ve “en iyi” başlığını görmezden gelip, en popülere teslim olduğumuzu kabul edelim. Bu durumda proje kategorisindeki adayların arasında yer alan Badem albümünün Volga Tamöz’ün albümünden daha çok sattığına, daha çok oylandığına nasıl inanacağız? Badem’in albümü çok da iyi bir albümdü; sözüm ona değil. Ama burada bir terslik yok mu sizce de?..


İster “en iyi” deyin, ister en popüler, en sevilen… Bir başka acı gerçek daha çıkıyor bu aday listesinden: Türkiye’de arabesk, alaturka, halk müziği ve alternatif müzik dallarında (hatta bazı kategorilerde “rock” müzikte de) “en iyi” ya da en popüler listelerine girmeye aday bir tek şarkı, şarkıcı ya da albüm yok. (Volkan Konak’ı halk müzikçi, Orhan Gencebay’ın poplaştırılmış şarkılarını arabeskten sayarsanız, “ikiden fazla” diye düzeltebilirim bu genellemeyi.) Ne tuhaf değil mi?..


Yani mesele aday listelerinin adil olması değil. Belki adil ama asla tutarlı değil; “en iyi” hiç değil. “Bu Akşam Bütün Meyhanelerini” diye kadeh tokuşturarak başladığımız geceye “Gangnam Style” dansıyla devam edip, “Dağılmak istiyorum” diye zıp zıp zıplayan, “Batsın Bu Dünya” diye feryat ettikten hemen sonra, “Ankara’nın Bağları”yla göbek atan, “Damat Halayı”yla geceyi noktalayabilen bir milletiz biz. Beğeni skalamızın meşrebi oynak, kafalarımız alabildiğine karışık. Haliyle oylamalara da yansıyor bu.           


Hal böyleyken ödüller aslında ismine de yakışır hale geliyor. Kimilerinin itiraz ettiği “Türkiye Müzik Ödülleri” tabiri neresinden baksanız kulağa doğru geliyor. Yemeyenin malını yerler demiş atalar. Bu ismi sahiplenmesi gereken tek bir kanal vardı aslında Türkiye’de ama o da bu işi bir kere denedi ve caydı. Ödül törenine dekolte giyip gelen kadın şarkıcılar tehdidi olduğu sürece de bir daha deneyeceğini sanmam.   

Bu arada atlamamak gereken bir başka mevzu daha var. Film ve dizi müzikleri ödülleri, söz konusu film ve dizilere değil, müziklerine veriliyor ve o müziklerin birer bestecisi var. Ama aday listelerinde her nedense adları yok. 


Sözün özü, en azından MTV ödüllerinde olduğu gibi aday belirleme safhasında gerçekten uzman bir jüri görev yapmalı diye düşünmüyor değilim. Ama bizim memlekette o da pek akıl karı değil gibi. Bir kere geçmiş yıllardaki şaibelerin beş on katı şaibe çıkar (Eurovision örneğini hatırlayın.) Başlarız hemen jüride kim kimin arkadaşıydı, kim kimin sevgilisiydi, kim kimi niye seçtiyi didiklemeye. Daha da fenası var. Bizim “uzman”lar alternatif ve “rock” müzikten başka müzik dallarını pek görmezler. Sürekli yabancı müzik, ama en çok “rock” dinleyen, Türkçe pop (arabeski, alaturkayı filan saymıyorum bile) dinlemeyi ve yazmayı bir tür basitlik, yozluk olarak gören, en fazla aynı barlarda takıldıkları alternatif ve “rock” müzisyenleri tanıyan bu kitlenin (evet evet müzik yazarlarımızdan/eleştirmenlerimizden bahsediyorum; bir de çok daha elitist akademisyenlerimiz var ki oraya hiç girmiyorum) seçeceği adayları ben saymayayım şimdi; siz tahmin edin (ya da gazetelerdeki yılsonu değerlendirmelerini tekrar hatırlayın.)


Bizim uzmanlar öyle el alemin akademisyenleri gibi popüler olanla olmayanı aynı kefede tartıp, “iyi” olmayı tek kriter kabul etmezler ki. (Mesela “Dağılmak İstiyorum” gerçekten iyi bir pop şarkısıydı ama yılsonu değerlendirmelerinde hangi müzik yazarının listesinde gördünüz?) E böylesi bir ödül töreninin magazin değeri, televizyondaki izlenme oranı, aldığı reklam payı ne olur ki en fazla?.. Hem ona o zaman Türkiye Müzik Ödülleri denir mi?.. Hop, döndük mü yine başa?..


“E peki ne yapalım, çözüm ne o zaman?” dediğinizi duyar gibiyim. Bu noktada aklıma geçenlerde bir müzik yazarının yazdığı yazı geldi. Sanırım hayatımda duyup duyacağım en saçma “TEZ”di bu: Neymiş, internet üzerinden müzik dinlemeye yarayan yasal “streaming” siteleri bir müddet sonra müzik eleştirmenlerini ortadan kaldıracakmış. Çünkü o siteler kullanıcının müzik zevklerini tanıyıp, ona göre önerilerde bulunuyorlarmış. Bakın bu saçma “TEZ”den yola çıkarak adayları ve ödül verilecekleri belirlemeyi tamamen bilgisayarlara bırakabiliriz. Verileri yükleriz, “en iyi” kriterlerini de yükleriz, en popülerler zaten belli. Basarız tuşa, çıkar ödül sahipleri; ne şaibe kalır ne bir şey. Ne halkın tutarsızlığı, ne uzmanların fazla tutarlılığı sorun olur. Aday gösterilmeyen, ödül alamayanlar da “Hani bana adaylık, hani bana ödül?” diye veryansın edip durmazlar belki o zaman. Ne de olsa bilgisayarlar karşısında boynumuz kıldan ince.

Bu da mı saçma oldu?.. Neyse… Daha iyi önerisi olan varsa buyursun yazsın, benden bu kadar!

Bu yazı www.sahiplen.com tarafından Yavuz Hakan Tok adına koruma altına alınmıştır. Kaynak gösterilmeden ve izinsiz kullanılması kanunen suç teşkil etmektedir.  

MART 2012

2 Mart 2013 Cumartesi

Dinlediklerim Şubat 2013


NEDİM KURU – “ANI YAŞA”


Geride bıraktığımız son beş yılı epeyce sıkıntılı geçiren müzik sektörü, yasal dijital platformların yaygınlaşmasıyla yeni bir çıkış yolu bulmuş gibi gözüküyor. Bu sıralar ardı ardına yayımlanan yeni albümler de bunun bir işareti olsa gerek. Özellikle de ilk albümlerde gözle görülür bir artış var bu ara. Nedim Kuru’nun Arpej Yapım etiketiyle yayımlanan ilk albümü de bunlardan biri.

Muğla’da geçen üniversite yıllarında bir grup kurup sahne programları yapmaya başlayan Nedim Kuru, eğitimini tamamlayıp memleketi İstanbul’a döndükten sonra da müziğin peşini bırakmamış. Nedim Kuru’nun “Anı Yaşa” adı verilmiş ilk albümünde söz ve müziklerini kendisinin yazdığı 8 şarkı yer alıyor.


Arpej Yapım son dönemde ciddi bir ekip çalışmasıyla ardı ardına yeni isimleri piyasaya sürmeye başladı. Nitekim bu albümde de aranjör olarak yine Alen Konakoğlu ismini görüyoruz. Kayıtlar yine Konakoğlu’nun Kulübe adlı stüdyosunda yapılmış, “mastering” e yine Michael Zimmerling imza atmış. Albümün kapak fotoğrafları da diğer Arpej Yapım albümlerinden ismine aşina olduğumuz Gökhan Palas tarafından çekilmiş. Ben bu yazıyı kaleme aldığım sırada yine aynı ekibin imzalarının olduğu başka yeni albümler de sırada bekliyordu. Son yıllarda müzik piyasasında görmeye alışık olmadığımız türden bir “butik” ekip çalışması bu. Özellikle Nedim Kuru gibi “sıfır kilometre” isimler için bunun büyük bir şans olduğunu düşünüyorum.

Albümü dinlemeye başladığınızda daha ilk şarkıda Nedim Kuru’nun şarkı yazarlığı ve yer yer de şarkıcılık konusunda ne denli Teoman etkisinde olduğunu fark ediyorsunuz. İlk albümlerde böylesi öykünmeleri genellikle dert etmediğimi, hatta doğal bulduğumu daha önce de söylemiş olmalıyım. Sanatın her dalında, üreten herkesin bir çıkış noktası, örnek aldığı, farkında olarak ya da olmadan etkisi altında kaldığı biri ya da birileri oluyor mutlaka. Asıl mesele bu etkinin içinden zamanla sıyrılıp, kendi lisanını ve üslubunu bulabilmek. İşte o bulunamadığında bizim eleştiri okları başlıyor havada uçuşmaya. Dolayısıyla bu etkinin altını çiziyor ve fakat fazla da üstünde durmayarak dinlemeye devam ediyorum.


Albümü kategorize etmek gerekirse pop yanı ağır basan bir “rock” albümü tanımı doğru olur. Gerek sözlerde saklı öyküler, gerek bestelerin kurguları, gerekse Nedim Kuru’nun vokal tekniği bu tanımı işaret ediyor çünkü. Alen Konakoğlu da düzenlemelerini bu doğrultuda yapmış zaten. Büyük ve iddialı sözler söylemeyen, melodik yanı ağır basan, tekrarları kolay akılda kalan şarkılar ardı ardına sıralanıyor. Özellikle ilk dört şarkının bu anlamda kendi dinleyici kitlesini bulması kaçınılmaz. Ben kendi adıma dördü arasından en çok “Yak Hadi”ye kulak kesildiğimi söyleyebilirim.

Tek bir piyano eşliğinde çalınıp söylenen “Belki Yalnızlık Büyütür” albümdeki diğer şarkılardan bir adım önde duruyor. “Yeni Bir Kitap Aldım” ve “İlk Aşk” ortalamanın altında kalan şarkılar. 1 dakika 37 saniyelik “Yalancı Aktör” ise albüme kısa ama etkili bir kapanış yapıyor. (Bu arada kulağıma takılan bir cümle: “Yeni bir kitap aldım, başrole âşık oldum,” diyor şarkıda. Başrol filmlerde olur oysa; kitaplarda kahramanlar vardır. Bunu da yazmasam rahat edemezdim.)   


Henüz yolun çok başında bir müzisyen olarak Nedim Kuru’nun öncelikle şarkı sözü yazarlığı konusunda çalışması gerekiyor. Oturup tek başına film izlerken kendini filmdeki aktörle özdeşleştirmek, paltosu yırtık olduğu halde mutlu ve huzurlu adamdan ilham almak, hayata gülümseyip anı yaşamayı telkin etmek gibi her biri birçok başka şarkının içinden geçmiş klişe temalar Kuru’nun müziğini sıradanlaştırıyor çünkü. Fark yaratmak ve ayırt edilebilir olmak için biraz daha yaratıcı ve özgün cümleler kurmak lazım. Nedim Kuru’nun açık, net ve temiz şarkı söyleme tekniğinde ise çekingenliğin izleri hissediliyor. Oysa pekala daha agresif, daha tutkulu ve daha kendinden emin şarkı söyleyebilir ve sadece bu bile ciddi bir fark yaratabilir.

Bunları bir yana koyarsak, Nedim Kuru’nun iddiasız ama iyi bir başlangıç yaptığı söylenebilir. Bu albümün kıyametler koparmasını, şarkıların bir anda dillere düşmesini beklemek hata olur. Ancak zaman içerisinde üzerine koyacağı yeni işlerle Nedim Kuru’nun kendine pop-“rock” kulvarında bir yer edinmesi şaşırtıcı olmaz.

İLKER PEHRİZ – “BİZİM ODAMIZ”


Ankara kökenli bir müzisyen olan İlker Pehriz, orada başladığı müzik yaşantısına 2002’den itibaren İstanbul’da devam etmiş. O zamandan bu zamana çeşitli mekânlarda sahneye çıkan Pehriz’in ilk albümü “Bizim Odamız”, geçtiğimiz günlerde Arpej Yapım etiketiyle yayımlandı.

6 şarkının bulunduğu albümde tüm söz, müzik ve düzenlemeler İlker Pehriz’e ait. Kayıtlar üç ayrı stüdyoda yapılmış, “mix” ve “mastering” ise Mustafa Kemal Öztürk ve Ferhat Fidan’a emanet edilmiş. Badem’in solisti olarak tanıdığımız Mustafa Kemal Öztürk, “Denizkızı” adlı şarkıda İlker Pehriz’e sesiyle de eşlik ediyor. Albümün kapak fotoğrafları ve kartonet tasarımı Berker Dalmış imzası taşıyor. Ne var ki fotoğraflar ve kapak tasarımının kayıtlar kadar başarılı olduğunu söyleyebilmek mümkün değil.


Albümdeki şarkılar genel olarak pop-“rock” sularında yüzüyor. Özelikle albüme adını veren “Bizim Odamız”dan elektro gitar solosunu çıkarsanız basbayağı bir Yalın şarkısı elde edebilirsiniz. Aynı şey “Denizkızı” için de söylenebilir. Nispeten daha “sert” duran şarkılar da Pehriz’in sakin yorumuyla dengeleniyor ve ortaya kolay dinlenilen bir albüm çıkıyor. Buna karşın ne söz ne de beste anlamında ilk dinleyişte dikkat çekecek, güçlü bir şarkı var bu albümde. Başından sonuna dinliyor, sonra üst üste birkaç kez daha dinliyorsunuz ama aklınızda kalan, dilinize takılan bir şey olmuyor. Galiba son dönemde ardı ardına piyasaya çıkan ilk albümlerde karşımıza çıkan en büyük sorun da bu. Genellikle ortalamayı yakalayan, eli yüzü düzgün işler dinleyiciye bir türlü heyecan verici bir yenilik, farklılık vaat edemiyor. Hal böyle olunca da bunca kalabalığın arasından sıyrılmaları pek kolay olmuyor.


Her ne kadar ilk klip “Bizim Odamız”a çekildiyse de, ben size “Uyu”yu önerebilirim bu albümden. Bir ikinci şarkı daha sorarsanız, o da sanırım albümün sonunda yer alan “Penceredeki Çiçek” olur.

SEHER AHMETZADE – “DAHA YÜKSEK”


İlk olarak “Şelale” adlı şarkısına çekilen kliple 2011 yılında dinleyici karşısına çıkan Seher Ahmetzade’nin müzik geçmişi ilkokul yıllarına kadar dayanıyormuş. Yıllar boyunca çeşitli gruplarla ve solo olarak sahneye çıkan müzisyen, bu süre zarfında kendi şarkılarını da yazmaya başlamış. Seher Ahmetzade’nin ilk albümü “Daha Yüksek”, Redrec Müzik Yapım etiketiyle 2012 yılında yayımlandı.

Yayımlandı yayımlanmasına ama Türkçe “rock” müzikte son dönemde yapılmış en dikkat çekici ilk albümlerden biri olmasına karşın yeterince duyurulamadı. Özellikle albümün dijital platformlara girmemiş olması büyük dezavantaj. İşte bu nedenle dijital platformlardaki Müyap tekelinin bir an önce sona ermesi herkes için hayırlı olacak. Zira (bilmeyenler için hatırlatayım) Müyap tarafından belirlenmiş koşulları yerine getiremediği için üyelik alamayan yapım şirketlerinin dijital platformlarda satış yapabilmesi yakın zamana kadar mümkün değildi. Bu sebeple olsa gerek, Seher Ahmetzade’nin albümü sadece müzik marketlerde raflara çıktı. Bu da müziği dijital platformların raflarından takip edenler için albümün yok sayılması demekti ki galiba biraz öyle oldu.


Oysa bu albüm neresinden baksanız iyi bir albüm. Seher Ahmetzade tam da “rock” müziğin nicedir ihtiyaç duyduğu yeni kadın ozan olmaya aday. Çünkü kendi şarkılarını kendi yazıyor, çünkü sıkı bir vokal tekniğiyle şarkı söylüyor ve hem şarkıları hem de şarkı söyleyişi ezik ve depresif değil, tam aksine yırtıcı ve güçlü bir kadının öykülerini dillendiriyor. “Şelale” de “Ama ben artık mutsuzluğun, huzursuzluğun, tatsızlığın, tuzsuzluğun bir parçası olmak istemiyorum,” demesi boşuna değil. “Sen Eksiksin” de “Beni sevmene gerek ihtiyacım yok, gereksizsin” demesi de. “Kahramanlar Pes Etmez” diye bir şarkı bu yüzden var albümde. Ve “Düştüm”de “Kanayan tırnaklarımla tırmandım durdum ve kendim ayağa kalktım, kimse beni kaldırmadı ayağa” demesi de bu yüzden.


Aşktan, hayattan, insanlardan ya da artık her neyse, bir şekilde ve bir sebepten, oracıkta kırılıveren, depresyonlardan depresyon beğenen, evine kapanan, telefonları açmayan, günlerce ağlayan kadınların öykülerine öyle alıştırdılar ki bizi, bu albümdeki şarkı sözleri bile yetiyor şarkıları farklı ve ayrıcalıklı kılmaya. Ama hepsi bu değil. Düzenlemeler ve icralar da yerli yerinde; deyim yerindeyse “taş gibi”. Ne çare bir kusuru var albümün ki tam da burada yazmak lazım: Düzenlemeleri kimlerin yaptığı, enstrümanları kimlerin çaldığı albüm kartonetinde yazmıyor, neden bilmem. İsimlerini bu yüzden üzülerek zikredemiyorum.


Sakin sakin başlayıp ikinci yarısında giderek yükselen “Daha Yüksek”, dinleyeni hakikaten bir şelalenin akışına kaptıran “Şelale”, bir ayakta kalma manifestosu olarak “Kahramanlar Pes Etmez” ve yağmurun içinden geçen şarkı, “Kırık Tebessüm” albüme ilk bakıştaki favorilerim oldu. Dinledikçe daha fazlasını  bulacağınıza da garanti verebilirim.

Albüm kartonetinde ve “Daha Yüksek” adlı şarkının klibinde Mete Özgencil’in o kendine has, mistik, görselin gerçekliğini ters yüz eden, estetik dozu yüksek dokunuşlarını da es geçmemek lazım. Keşke kapak görseli olarak da Ahmetzade’nin kırmızı elbiseli fotoğraflarından biri kullanılsaymış. Mevcut kapak özellikle koyu renkli tasarımı ve resmi bir algı uyandıran yazı karakteri nedeniyle yeterince çekici değil çünkü.


Umarım ve dilerim ki en kısa zamanda bu albüm dijital platformlarda da servis edilir ve hem dinlenirliği, hem de tanınırlığı artar. Tutun ki olmadı; bu handikapın Seher Ahmetzade’nin yolunu kesebileceğini sanmam. Bu sefer olmazsa bir sonraki sefere onun adı hafızalara kazınacak. Aksini düşünmek için hiçbir sebep yok.

SALT – “TIRNAK İZLERİN”


Salt, “Arap Saçı” başta olmak üzere çok sayıda dillerde dolaşan şarkıya imza atmış Özer Şenay’ın oğlu Deha Özer Şenay tarafından kurulmuş bir grup. Doğduğundan beri müzikle iç içe olan Deha Özer Şenay, yakın zamanda kaybettiğimiz babasından bayrağı teslim almış ve şimdi onun ismini müziğin bambaşka bir kulvarında yaşatıyor.

Deha Özer Şenay’ın yanı sıra Altuğ Coşkun, Ozan Akyüz ve Oğuzhan Atar’ın yer aldığı Salt’ın kadrolu bir davulcusu yok şimdilik ama albüm kayıtlarında gruba davulda Alper Celbiş eşlik etmiş. Grubun ilk albümü “Tırnak İzlerin”, Avrupa Müzik etiketiyle geçtiğimiz günlerde yayımlandı.


10 şarkının yer aldığı albümün süpervizörü İskender Paydaş. Albüm kayıtları da onun stüdyosunda yapılmış zaten. “Mastering” Çağan Tunalı tarafından yapılmış, kapak fotoğrafları ise Mehmet Turgut imzalı. Grup albüm repertuarını oluştururken bir de Teoman’dan şarkı almış üstelik. Anlayacağınız alanında her biri profesyonel isimlerin desteğiyle piyasaya çıkmış bir ilk albüm bu. Haliyle daha şarkıları dinlemeye başlamadan beklentiniz yükseliyor. Ne ki albüm bu beklentinin altında kalıyor.

Özer Şenay’a ithaf edilen albümde 10 şarkının 2’si “cover”. Bunlardan biri Teoman’ın “Rüzgar Gülü”, bir diğeri ise Erkin Koray’ın sesinden tanıyıp sevdiğimiz, daha sonra Ercan Turgut ve Nilgül tarafından da yeniden seslendirilen Özer Şenay bestesi “Sarhoş Gibiyim”. Diğer tüm şarkılarda ise şarkı yazarı Deha Özer Şenay’ın imzası var. Şenay bir şarkıyı Oğuzhan Atar, bir şarkıyı ise Altuğ Coşkun ile ortak bestelemiş. Düzenlemelerin tamamı ise gruba ait.


Daha önce birçok ilk albüm için yazdığım genelleme bu albüm için de geçerli. Salt’ın şarkıları yeni bir öneri sunmuyor; aksine kendisinden önce yapılanları tekrar ediyor. Albümün en büyük dezavantajı da bu oluyor haliyle. Mesela şarkı sözleri genellikle “ten”, “yatak”, “koku” ve “sıcak” kelimeleri ve bu kelimelerin çağrıştırdığı temalar içerisinde gezinip duruyor. Melodik yapılar, şarkıların yürüyüşleri, ney, alaturka keman ve klarnet kullanılması filan da standart Türk “rock”ı klişelerini tamamlıyor. İlla bu çizgiden yürünecekse, Erkin Koray şarkılarının izlerini taşıyan “Mezar Taşı”nın diğer şarkılara göre daha avantajlı olduğu söylenebilir. Bir “cover” olmasına karşın “Sarhoş Gibiyim”i de bu çizgide değerlendirebiliriz. Albümün çıkış şarkısı olan “Tırnak İzlerin” ve Emre Aydın ekolünden “Bizi Hatırla” ve “İstanbul” kendi dinleyici kitlesine hitap edebilecek şarkılar. “Rüzgar Gülü” ise belli ki dikkat çeksin diye albüme konulmuş ama orijinal versiyonunun üzerine çıktığını söyleyebilmek çok zor.


Deha Özer Şenay iyi bir solist olarak albümde üzerine düşeni yapıyor. Aynı şey albümde çalan diğer grup üyeleri için de söylenebilir. Ama şarkılarında daha cesur ve daha özgün bir çizgiyi yakalayana dek Salt’ın benzerleri arasından sıyrılması biraz zor gözüküyor.

Bu yazı www.sahiplen.com tarafından Yavuz Hakan Tok adına koruma altına alınmıştır. Kaynak gösterilmeden ve izinsiz kullanılması kanunen suç teşkil etmektedir.  

ŞUBAT 2012