Bu Blogda Ara

25 Nisan 2013 Perşembe

Bu Tören Bizim!

TÜRKİYE MÜZİK ÖDÜLLERİ 2013


“Ünlü İtalyan modacı Fernando Tahterevalli’nin özel tasarımı takım elbisemi giydim, üzerime şişesi 5000 dolarlık Norti Morti parfümümü sıktım ve İstanbul Kongre Merkezine doğru yola çıktım,” diye başlamak isterdim bu yazıya. Ne ki hepi topu bir tane takım elbisem var; onu da düğün bayram, kına gecesi, açılış, davet, kokteyl nerede gerekirse orada giyiyorum. Sevmediğimden değil, ihtiyaç hissetmediğimden bir ikincisini daha almayı düşünmedim son birkaç senedir. Parfüm deseniz; 24 senedir değiştirmemiş, başka parfüm denememişim bile. Hal böyleyken, eninde sonunda böyle bir yazı yazacağımı hesaba katarak, kıyafetim ve parfümümle de bir fark yaratamadığıma göre, önceki yıllardan farklı ne yapsam da yazının ilk cümlesi olsa diye günler öncesinden düşünmeye başladım. Ve sonunda buldum… 

Uzun süredir uzatmakta olduğum efil efil saçlarımı, 18 yıl önce modası geçmiş Antonio Banderas –“Desperado” modeli toplayıp, bozulmasın diye spreyle sabitledim. Orta boy bir servis tabağı büyüklüğündeki afili davetiyenin üzerinden kapı girişinde kullanılacak renk kodlu kartı söküp cebime attım, not defterimi, kalemimi yanıma aldım. Artık Türkiye Müzik Ödüllerine gitmeye hazırdım.


Nasıl bir zamanlamayla vardıysak artık Kongre Merkezine, kırmızı halıdan geçerken bir alkış kıyamet koptu ki sormayın. Kırmızı kordonlarla ayrılmış bölümde birbirini ezmekte olan hayran kitlesinin (şunun veya bunun diyemeyiz, daha ziyade ünlü olan her kişinin hayranı gibiydiler zira) takım elbise üzerine ilk kez uyguladığım saç modelime gösterdikleri bu ilgi itiraf etmeliyim ki heyecan vericiydi. Galiba bundan sonra üzerinde sürekli ilgi hisseden ünlülerin ruh halini daha iyi anlayacak, kim bilir belki de artık sıradan insanlar gibi sokakta rahat rahat yürüyememekten dert yanacaktım… Ki tam da o sırada hemen sağımızda, bizimle neredeyse paralel olarak Murat Boz ve Eliz Sakuçoğlu’nun yürümekte olduğunu gördüm. Sanırım bu alkış ve çığlıkların bir kısmı Boz içindi. Belki de hepsi onun içindi, bilemiyorum. Yine de ben saç modelimi beğeniyordum.


Biz salona girmeden bir dumanlanalım diye kapı girişinde Kendi ve arkadaşlarının hemen berisinde mevzilenmiş, “Yahu bu Kendi de bildiğin Barbie bebeklerin bir boy büyüğü imiş,” diye düşünürken, kırmızı halıdan bu defa da Sinan Bieber geçmesin mi? Uzanan ellere el vurmalar, öpücük atmalar, feryatlar, figanlar… Saçımı değil Banderas modeli, gelin başı bile yaptırıp yürüsem o halıdan, bu ilginin binde birini göremezdim herhalde diye düşündüm o an. Bu durumda Sinan Bieber’ın yeni çıkan albümünü acımasızca eleştirmek için yeterli sebep kendiliğinden doğmuş oluyordu. Düpedüz kıskanıyordum işte; daha ne olsundu!


Neyse biz sonunda yürüyen merdivenlerden inip granit zeminli kokteyl alanında girdik girmesine ama bir de ne görelim?.. Sona kalmış ve haliyle dona kalmıştık. Bu sözü vakti zamanında kim bilir ne sebeple söylemiş atalarımızı her hal ve şartta asla yanıltmadığımız gerçeğinden hareketle, kokteyle geç kalmış davetliler olarak kokteyl salonuna kurulan barlarda sadece su kaldığını öğrenmemiz şaşırtıcı olmadı. E biz de ne yapalım, iki sohbet edelim bari tanıdıklarla dedik.

Bu resmin yukarıdaki paragrafla bir ilgisi yok ama koymasam çatlardım :)
Siz ünsüzler bilmezsiniz, bu etkinlik öncesi kokteylleri bir harikadır. Bütün birbirinin canı ciğeri, en yakın dostu ünlüler, nasılsa yıllardır görüşememiş olmanın (bir önceki kokteylde de aynı seremoni yaşanmıştır oysa) hasretiyle kucaklaşır, yeni telefon numaralarını alıp verir, ağızlar “çok mutlu oldum seni tekrar gördüğüme,”nin altını çizmek üzere kulaklara doğru uzanan eğri büğrü bir çizgi çizer, “acil buluşup bir kahve içelim, ay ne olur arayı açmayalım,”lar havada uçuşurken, şık ve şuh kahkahalar atar, arkalarını dönüp başka tanışlara doğru yol alır, bir yandan da birbirlerinin ne giydiğini göz ucuyla süzmekten ve hafızaya kaydetmekten geri kalmazlar. Bitip gitmiş Aşk-ı Memnu’nun 79 bölüm tekmili birden senaryosunu bir araya getirseniz, bu kadar çok sahte gülücüğün, haset ve şüpheli bakışın, imalı lafın sözün yarısını bulamazsınız, ben o kadar diyeyim size.

Bunu da öyle :))
Ne çare kokteylden de hevesimi alamadım zira konukları salona davet eden anonslar çoktan başlamıştı bile. Hedefimiz sahnenin hemen önüne kurulan localar bölümüydü ama biz salona en yukarıdan girilen kapıların önünde idik. Zorlu bir mücadele, epey engebeli bir yol bizi bekliyordu. Oturma yerlerinin sayısı, renk kodlarına göre ayrılmış davet kartlarını karşılamıyordu anlaşılan. Kırmızı kartı olanlar mavi koltuklara yönlendiriliyor, mavi kartlılarsa turuncu koltuklarda boş yer arıyordu. Yani kapıda ve dahi salonda yapılan onca sıkı kontrol bir işe yaramamış, davetliler yine birbirine girmiş, oturma yeri kargaşası kaçınılmaz bir şekilde bir kez daha yaşanmış ve yayına dakikalar kala halen yaşanmakta idi. Biz o kaostan sağ çıkıp loca kısmına varana dek “Oturun lan artık yerinize artık, yayın başlayacak amk,” diye kaç kez anons yapıldı hatırlamıyorum. Kan ter içindeydim ve saçım bozulacak diye çok endişeleniyordum. Anons tam olarak böyle yapılmamış olabilir; cümleler daha kibardı galiba ama anlatılmak istenen tam olarak buydu, ben öyle anladım.


Şunu baştan söyleyeyim; önceki yıllara göre çok daha yüksek tempolu, akışkan bir ödül töreni izledik başından sonuna dek. Yine yer yer sarktığı, ağdalandığı anlar oldu, olmadı değil ama Orhan Gencebay ve Bülent Ersoy’a mikrofon verildiği her ortamda bu risk kaçınılmaz değil midir zaten? Neyse… İşte daha gecenin başında akışın tempolu olacağını hissettik. Bir kere sunucu yoktu. Bir Vatan Şaşmaz’ı, bir Ece Erken’i, hiç olmazsa bir Berna Laçin’i, Ceyda Düvenci’yi aramayacak mıydı bu gözler, bu kulaklar?..  Gerçi salona girmeden önce Öykü Sertel ve Deniz Akkaya’yı, bir de parlak yakalı smokini, suratından eksilmeyen “bak ben şimdi ne soruyorum ve seni nasıl zor duruma düşürüyorum” gülümsemesiyle Şafak Karaman’ı ellerinde mikrofonla iş başında görmüştüm uzaktan. Kırmızı halı seremonisini onlar sunuyorlardı canlı yayında. 


Deniz Akkaya’nın yanına röportaj için kimi getirseler kısa boylu duruyor, ağız hizası konuklarının tepe üstüne denk geldiği için kadıncağız sorularını hep eğilerek sormak zorunda kalıyordu. Öykü Sertel yayında izleyeceğimiz vasat gösterileri ekran başındakilere “büyük sürprizler” diye yutturabilmek çabasındaydı olanca coşkusuyla. Ama gelin görün ki salonda bir sunucu yoktu. İyi ki de yoktu. Hiç zevzeklik duymamak kadar büyük bir lüks olabilir miydi böylesi bir gecede? Bence olamazdı.


Meğerse olabilirmiş. Nice sonra fark ettim. Localarda hem müzik sektörünün irili ufaklı yapım firmalarına hem de gecenin çeşitli kategorilerde aday isimlerine ayrılmış bölümler vardı ve ödül almak haricinde sahneye çıkacaklar bir şekilde yanımızdan yöremizden geçerek kulis kapısına gidiyorlardı. Haliyle duman ihtiyacı hasıl olanlar, törenden sıkılıp iki hava almak isteyenler filan da sık sık ayaklanıyor, kulise açılan kapı sürekli açılıp kapanıyordu. Yani sahnedeki eğlence kesmezse, oturduğum yerin geleni gideni, evinin penceresinden bütün gün mahallenin girdisini çıktısını izleyen yaşlı amcaların, teyzelerin duyduğu keyfi haydi haydi yaşatabilirdi bana. Üstelik bu mahallede herkes ünlüydü. Sağına dön Tuğba Altıntop, soluna dön Banu Zorlu. Daha ne isterdim ki?..


İki üç sıra önümde oturmakta olan Sıla ve Kutsi’nin ne kadar samimi olduklarını, sık sık eğilip birbirlerinin kulaklarına bir şeyler fısıldadıklarını görünce, ne şahane bir malzeme yakaladım diye nasıl sevindim anlatamam. Biraz dedikodunun kimseye bir zararı olmaz, yazının reytingi artardı; şayet onların aslında Funda Arar ve kocası Febyo Taşel olduğunu neden sonra fark etmeseydim. Bereket ki fark ettim. Yoksa Sıla’ya da Funda’ya da Kutsi’ye de Febyo’ya da çok ayıp olacaktı ki hiçbirini şahsen tanımadığım halde sadece isimlerini kullanmamdan da anlayabilirsiniz fuzuli samimi hassasiyetimi.


Gelelim törene…

Tören Murat Boz’la başladı ve yeni şarkısını ilk kez duymuş olduk. Hem şarkı güzeldi, hem de Boz, üzerindeki ataleti, ağırlığı atmış gibi gözüküyor, sahneyi dolduruyordu. Bayık pop-arabesk aşk şarkıları söyleyen romantik bakışlı, içli genç adama dönüşmekten, yanlış kulvarda koşup durmaktan nihayet kurtulmuş galiba diye düşünüp memnun oldum içimden içimden.


Gece boyunca törenin şov kısmı neredeyse tamamen DMC şarkıcılarının sırtına yüklenmişti. Murat Boz’un yanı sıra Nilüfer ve Sertab Erener de yeni albüm tanıtımı (gizli ya da açık) misyonuyla sahnedeydiler. Kubat ise kaybettiklerimizi anma bölümünde boy gösterdi. Bunlar dışında sahne üzerinde şarkı söyleyenler ise Zeynep Başkan, Halil Sezai, Ümit Besen ve Demet Akalın oldu (Nilüfer’e eşlik eden Gripin, Model ve Gece’yi de unutmamak lazım.) Bütün hepsinin ortak noktası ise sahne üzerinde “playback” yapıyor olmaları idi. Bir müzik ödülleri töreninin, sektörün bir anlamda gövde gösterisi de sayılabilecek bu gösterinin “playback” sakilliğine sırtını dayaması neresinden baksanız tatsızdı. 


Bir de insan böylesi önemli gecelerde sahnede olmadık şeyler görüp şaşırmak istiyor. Ne bileyim ben, mesela salonda seyirciler arasında oturan Türkan Şoray çıkıp bir şarkı söylese ya da Nilüfer kendi şarkılarını söylemese de mesela en iyi şarkı adaylarını söyleyerek bize tanıtsa filan… O da olmadı Tuğba Ekinci törenin bir yerinde kendini sahneye atıp Tarkan’a neden okul yaptırmadığını sorsa (biliyorum daha önce yapıldı bu numara ama bence hala gideri var.) İşte o vakit sürpriz kelimesinin içi dolar gibi geliyor bana. Okuyucu sana söylüyorum, sayın Sertel sen anla.


Sahnenin sağ ve sol cenahlarına yerleştirilmiş eşit büyüklükteki “led” ekranların inip kalkması, sade sahne tasarımını renklendiren, şık ve göz alıcı bir detaydı. Özellikle geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz isimlerin anıldığı bölümün yarattığı etkide “led” ekranların payı büyüktü. Eni konu duygulandık Neşet Ertaş’ı, Kamil Sönmez’i, Ferdi Özbeğen’i ve Müslüm Gürses’i Kubat, Zeynep Başkan, Ümit Besen ve Halil Sezai ile anarken… Ben özellikle yıllardır hem sıkı rakip, hem de ahbap olduğu Ferdi Özbeğen’in şarkısını söyleyen Ümit Besen’i seyrederken duygulandım. Ha iki dost, ha iki düşman… İkisinden biri artık bu dünyada olmayınca nasıl anlamı yitiyor yaşarken çok önemli sandıklarımız… Kırgınlıklarımız, küskünlüklerimiz, sırdaşlıklarımız, paylaştıklarımız… Geriye sadece birinin yokluğu kalıyor. Ya da tam da şairin dediği gibi bir “hoş seda”.


Bu fevkalade hisli anma seremonisine limon sıkan detayları anlatmadan da geçemeyeceğim. Müslüm Gürses’in şarkısını Halil Sezai’ye söyletmek kabul etmeli ki parlak bir fikirdi ve bence cuk oturmuştu. Ama gelin görün ki Sezai’nin sahneye adımını ilk attığı andan itibaren nerede ve niye bulunduğunun farkında değilmiş gibi davranması, beş yaşında bir çocuk gibi yerinde duramayıp sağa sola bakması, gidip geri gelmesi filan, tiyatro disipliniyle yetişmiş biri için haddinden fazla yapay bir bohemlikteydi. Bırakın şarkıcılığı bir yana, bir oyuncu sahneyi bu kadar kötü kullanıyor olabilir mi sahiden?.. Açıkçası benim inanasım gelmedi bu şaşkınlığa.


Müslüm Gürses’in şarkısı söylenirken Muhterem Nur’un oturduğu yerde döktüğü gözyaşlarını “zoom” yapmak ucuz ve sıradan bir televizyonculuk numarasıydı, ona da tamam da; yardımsız yürümekte zorlanan kadıncağızı ödül vermek üzere sahneye sürüklemek, orada ayakta bekletmek filan gerekli miydi, onu bilemedim. Ödül pekala oturduğu yerde de verilebilirdi. Ama daha fenası Halil Sezai’nin üzerindeki özel yaptırılmış Müslüm Baba tişörtünü çıkarıp Muhterem Nur’a hediye etmesiydi. Sahne teriyle birlikte, öylece… Biraz acayip oldu sanki.


İşin ödül dağıtımı kısmında çok şaşırtan, “Yok artık!” dedirten birkaç sürpriz yok değildi. Mesela en iyi grup kategorisinde Seksendört kendi adıma en beklemediğim gruptu. “Fan gazı” ağır basarsa Kolpa, müzikal kriter ağır basarsa, mevcut adaylar içinden Mor ve Ötesi ödül alır diye düşünüyordum. En iyi dizi müziğinde Muhteşem Yüzyıl’ın müziklerini yapan Aytekin Ataş, Soner Akalın ve Fahir Atakoğlu, en iyi projede Orhan Gencebay, en iyi çıkışta Mehmet Erdem, en iyi düette “Soğuk Odalar”la Emre Aydın ve Gülden Mutlu, en iyi “single”da “Beni Biraz Böyle Hatırla” ile Emre Aydın, ödül alacağı neredeyse garanti olanlardı. 


En iyi albümde Göksel ve Sıla albümlerinin ödül almasını bekliyordum. O kategoride Ebru Gündeş’in “13,5” albümünün yer alması bence yanlıştı; zira o bir proje albümdü. Öyle olmasa bile 2012’de çıkmış nice albümün yanında esamisi okunmazdı bence. Ceceli’nin “Es” şarkısı en iyi şarkı ve en iyi “remix” ödüllerini alsa şaşırmazdım ama “Es” albümünün en iyi albüm ödülü alması bana sürpriz oldu. En iyi şarkı kategorisinde “Türkan” aday iken başka bir şarkının ödülü alması biraz zordu; nitekim öyle de oldu. Ben kendi adıma bu kategoride adaylar arasında “Dağılmak İstiyorum”u da görmeyi umardım.


En iyi erkek sanatçı adayları çok güçlüydü ve açıkçası kestiremiyordum hangisinin alacağını. Murat Boz’un, Dalkılıç’ın ve en çok da Emre Aydın’ın ciddi “fan” desteği vardı, Volkan Konak’ın ne kadar seveni olduğu da malumdu ama ödül Ceceli’ye gitti. Eh, onun da az buz “fan” gücü yok tabii. En iyi klip adaylarının hiçbiri parlak değildi. Yıl içerisinde çekilmiş çok daha iyi klipler vardı ama oylar klipten ziyade şarkılara verilmiş gibiydi. Nitekim bir film kurgusunda çekilen “Her Şey Güzel Olacak” nispeten daha iyi bir klip olarak Nihat Odabaşı’na ödül kazandırdı. En iyi film müziği konusunda hiçbir fikrim yoktu çünkü filmleri izlememiştim ama o kategoride de ödül en iyiden ziyade en popülere gitti sanki. En iyi enstrümantal albümde Erkan Oğur’un “Dönmez Yol”unun ödül alması kimseyi şaşırtmadı; aksine Oğur gibi bir müzik işçisinin ödüllendirilmesi geceye anlam kattı.          


Tabii ağırlıklı olarak tahmin edilen isimler ödül alınca, program da yağ gibi akınca, ekran başında ve salonda skandal, aksiyon, kan ve gözyaşı bekleyen seyirci için tören giderek sıkıcı olmaya başladı. Göksel ödül alırken “Ağlarsam kusura bakmayın,” dedi ama ağlamadı. Demet Akalın en iyi şarkıcı ödülünü Göksel’e kaptırınca Alişan’ın Twitter’a “Acıyor, acıyor, acıyor” yazdığını ben dahil birçok kişi ancak ertesi günü haber olunca fark etti; o malzeme de heba oldu. 4 kategoride aday olup sadece “Türkan”la ödül alan Demet Akalın, “Ödüllerin hepsini biz hak ettik,” dediyse de bir ara, ödül alan son isim olduğu için kimse ona cevap veremedi; arada kaynadı gitti. Bir tek Kayahan, Atatürkçülük damarlarını kaşıyarak bir aksiyona girişti, hatta salonu ayağa kaldırmayı başardı ama gidişata tepkisini böyle zamanlarda ayağa kalkıp alkışlamaktan, olmadı Taksim’e çıkıp yürümekten, e bir de Twitter’da Yılmaz Özdil yazılı RT’lemekten öte gösteremeyen, göstermeyen bir toplumun bu anlık galeyanı, ne çare heyecan verici olmaktan uzaktı. Gencebay’ın akil adamlığını aklama kaygılı şiiri de ona keza.


Bazı isimlerin etrafında zaman içerisinde kendilerinden çok daha büyük bir hare, aura oluşuyor. Bu haleyi biz yaratıyor ve kutsuyoruz aslında. Ne ki onlar da inanıyorlar bir süre sonra ve kendilerini sahiden o kadar sanmaya başlıyorlar. Sonra bir şey oluyor ve neresinden tutsanız elinizde kalmaya başlıyorlar. Oysa dursalar, sussalar ve o bu kadar saçmasalar kendilerini ortalığa, biz onları yine kutsamaya devam edeceğiz. Gencebay gece boyunca birden fazla kez sahneye çıkıp boy gösterdiğinde ve konuştuğunda, en çok da Cemal Safi’nin “Yedi düvel elinden kim kurtardı bu yurdu? Mehmetçik değil miydi Lazı, Çerkezi, Kürdü?” diye sürüp giden o şiirini kafamıza vura vura okuduğunda ister istemez bunları düşündüm.


Bir de böylesi gecelerin değişmez bir kuralı var: İşi biten çekip gidiyor. Oysa siz almış olsanız ya da hiç almamış olsanız bile meslektaşlarınız ödül almaya devam eder, üstelik canlı yayın sürerken salonu terk etmek en hafifinden ayıptır. Gece için özel kostümler diktirmek, takıp takıştırmak, sürüp sürüştürmek, kırmızı halıdan alımlı çalımlı yürüyüp, objektiflere uzun uzun poz vermek söz konusu olduğunda örnek alınan Oscar törenlerinin hangisinde salonun gece bitmeden terk edildiğini gördü acaba ünlülerimiz?.. Bizim Oscar özentiliğimiz de buraya kadar mı yani?.. O gece eve dönüp Twitter’a girdiğimde çok kişinin “Türkan”ı boş koltuklara söylemek zorunda kalan Demet Akalın’ı diline doladığını gördüm. Burada suçlu Demet ya da “Türkan” mıydı diye düşünmeden edemedim. “Gösteri devam eder”in anlamını en iyi o ön koltukları dolduran ve sonrasında vakitsizce terk edip gidenlerin biliyor olması gerekmez mi?.. Bence gerekir.


Nitekim bütün gece oturduğum yerde kaskatı durmak suretiyle bozulmasına meydan vermediğim saçlarım, üç saat boyunca kargacık burgacık bir şeyler karaladığım kara kaplı not defterim, kadim takım elbisem ve ben salonu terk ettiğimizde canlı yayın sahiden sona ermişti. O derece saygılıydım gösteriye. Sonra sağ tarafımızda duran kulis kapısından geçerek, bir reklam arası çıktığımızda Elhan ve Mine Abla’nın (Mucur) her nasılsa keşfettiği gizli kulis barına yollandık. Uzun koridorlar ve dehlizlerden geçerek vardığımız gizli kulis barında beyaz şaraplarımızı yudumlarken töreni kritik etmeye başlamıştık bile.


Mevzuu kritik etmek olunca zihnim de çenem de açılıyor, ona şüphe yok. Eve döndük, Twitter mwitter oyalandık, sonra yattık ama uyumak ne mümkün. Kafamda Sayın Ortaç’ın özlü sözü misali deli sorular… O gün bugün bazılarına hâlâ cevap bulamamış olabilirim. İyisi mi buraya yazayım da benden çıksın; biraz da siz düşünün.             

Nihat Odabaşı, klip yönetmeni titriyle en iyi klip ödülünü alınca, Oscar’da en iyi film ödülünü almış kadar sevindi mi sahiden, yoksa o coşku sekansı da çektiği fotoğraflar gibi bir miktar Photoshop mu içeriyordu?..  


Fuat Güner yılın en iyi grubu ödülünü alan Seksendört’ün konseri nedeniyle geceye gelmediğini öğrenince niye “Ben olsam konseri iptal ederdim,” dedi? Bakalım Seksendört, MFÖ kadar konsere, şana şöhrete, varyeteye doymuş mu idi?..


Mustafa Ceceli’nin heyecan içerisinde kurduğu “Ödülümü eve gidince oyuncak diye oğluma vereceğim,” ve “heyecanımı MARUZ görün,”  cümleleri gaf içeriyor muydu; yoksa sadece sempatik miydi?..


Koskoca Türkan Şoray, “Türkan”ın yazan, besteleyen ve söyleyeni tarafından şarkıya alenen meze edilmesi için mi geceye çağırılmış ve en görünür koltuğa oturtulmuştu? Zaten “Türkan”ın ne kadarı Türkan Şoray’dı ki? (İtiraz etmeden önce Nükhet Duru’dan “Türkan Şoray’ın Gözleri”ni dinleyin; sonra konuşalım.)


Sertab’ın eski ve “unutulmaz” şarkılarını “potborilemesi”, sektördeki kıdemine bir gönderme miydi, yoksa neydi, ne kadar gerekliydi? (Bu arada yeni şarkılarından “Öyle de Güzel”i seslendirirken “led” ekrana yansıtılan klip gayet yaratıcı ve güzeldi; yiğidi öldürürken hakkını yemeyelim.)   


Erkan Özerman’ı katıldığı bir ödül töreninde belki de ömrü hayatında ilk defa sahneye çıkıp 45 dakika konuşmadan, onu bırakın şu veya bu sebeple hiç sahneye çıkmadan öylece oturtmak kimin fikriydi ve bunu nasıl başardı?..

Model’in solisti Fatma Turgut platin sarısı saçlarından memnun muydu? Birisi çıkıp ona sahnede Nilüfer’le yan yana geldiğinde ondan 10 yaş yaşlı durduğunu söylese buna güler geçer miydi?..


Uzun uzun konuşup, lafı dereden tepeden, dağdan bayırdan aşıra aşıra Orhan Gencebay’a ödülünü takdim ettikten sonra kendi alkışını kadim dostuna kaptırmamak için seyirciden müsaade isteyip sahneyi terk etmeyi Bülent Ersoy divamızdan başka kim akıl edebilir, bu beylik alaturka gazino numarasını kim kendine bu kadar yakıştırabilirdi?..


Siz sağ, ben selamet, bir müzik ödülleri töreni daha böylece bitti. Bu tören bizimdi… Bu tören, müzik sektörünün kara bağrında, sıra dağlar gibi duranlarındı… Ve bitti… Gökten üç elma düşmedi. Birileri tahtına çıktı mı bilemem ama biz kerevetine filan da çıkmadık. Biraz konuştuk, belki biraz daha konuşur, sonra da unuturuz. Seneye Allah kerim. (Ha bu arada seneye de aynı takım elbiseyi giyersem ve bu yazıyı okuduğu için bunun farkına varıp alaycı bakışlar atan, imada bulunan olursa çok fena pisleşirim şimdiden söyleyeyim.)

Bu yazı www.sahiplen.com tarafından Yavuz Hakan Tok adına koruma altına alınmıştır. Kaynak gösterilmeden ve izinsiz kullanılması kanunen suç teşkil etmektedir.  

NİSAN 2013  

5 Nisan 2013 Cuma

Şimdi Haberler!

NAZAN ÖNCEL’LE “GÖÇE DEVAM”


Nazan Öncel başkadır, benzersizdir. Popüler müziğin hem içinde, hem de dışında kalabilmiş, kimi kez neşeli kalabalığın tam orta yerinden, kimi kez kuş uçmaz kervan geçmez bir sokağın kuytu bir köşesinden ses vermiş bir müzisyendir. Bir şarkıda güldürdüğü, başka bir şarkıda süründürdüğü, bir şarkıda mutluluk verirken, bir başkasında öldürdüğü bilinir. Bundan sabıkalıdır. En eğlencelisinden en karamsarına her şarkısının bir derdi vardır o ve o dert hep çok tanıdıktır, ortaktır. Şahittir yaşadıklarımıza; yakın tanıktır. Bu yüzden yeri ayrıdır, ara ara kalkıp gitse, bir müddet geri dönmese de koltuğu hep sıcaktır.

2011 çıkışlı “Hayvan” ve 2012’de piyasaya sürülen “Hayvan’a Remix” albümleri, benim Nazan Öncel’imin kalkıp gittiği albümlerdir mesela. Kalbime dokunmamış, içime sinmemiştir. 2000’lerden sonra yüzünü ana akıma dönmeye başlayan Öncel’in, ‘90’lardaki “Göç”üne, “Sokak Kızı”na, hele hele “Demir Leblebi”sine uzak akrabadır “Yan Yana Fotoğraf Çektirelim”ler, “7’in Bitirdin”ler… Ama en çok “Hayvan” öyledir. Hele hele “Hayvan’a Remix” düpedüz bir yabancılaşma efektidir; hayal kırıklığıdır.


Neyse ki hayli zamandır beklediğimiz haberi geçtiğimiz aylarda Nazan Öncel’in oğlu Serkan Öncel duyurdu Twitter’dan. Nazan Öncel “Göçe Devam” etmeye karar vermişti. ’90 yıllar pop müziğinin tam orta yerine roket gibi düşen “Göç” albümünün devamı geliyordu. Öncel’in en popüler olduğu, çok sayıda “hit”le dillere düştüğü bir dönemde her şeye sırtını çevirip, tamamen akustik, tamamen ‘çemberin dışından’ şarkılarla kotardığı “Göç” sadece müzikalitesi yüksek, sözü ağır ve sarsıcı bir albüm değil, pop müziğin oyuncak zaferlerine, yaldızlı imgelerine indirilmiş okkalı bir tokattı. Onu yapan, pekala bunu da yapabilirdi. Kim bilir belki de tam da bu aralar böylesi bir tokada daha ihtiyacımız vardı.


İşin haber kısmı bu: Nazan Öncel “Göçe Devam” edecek. Gelelim hayal kısmına…

Haberi duyar duymaz kafamdaki dur durak bilmez proje üretme merkezinin voltajı yükseldi. Ve bakın aklıma ne getirdi.

“Göç” albümünün yapıldığı yıllarda alternatif müziğe, kent ozanlarına, popülere sırtını çevirmiş genç şarkı yazarlarına, deneysel işlere filan yabancıydık. O günlerde sözgelimi bir Mabel Matiz çıkıp gelse, Yonca Evcimikleri, Tayfunları, Ozan Orhonları filan buyur ettiğimiz kapıyı Mabel’in suratına kapatabilirdik. Gel zaman git zaman durum değişti. Nazan Öncel ve benzerlerinin açtığı yoldan yürüyen, yürürken de yüksek ihtimal “Göç”den de ilham alan bir dolu müzisyen bugün popülerin baskın gürültüsü içinde sesini duyurabilecek bir alan yarattı kendine. E peki şimdi Nazan Öncel tutsa, gölgesinde onlara da bir yer açıp, “Göç”e onlarla devam etse nasıl olur?


Herkesten bir şarkı istese mesela… “Siz “Göçe Devam” etseniz, nasıl edersiniz?” diye sorsa ve cevabını bir şarkıyla alsa. Mabel Matiz’den Yasemin Mori’ye, Ceylan Ertem’den, Genç Osman’a… Hepsi bir şarkıyla “Göçe Devam”ın izlerini sürse… Sonra onları Nazan Öncel yine kendi müziğinin, sesinin içinden geçirse… Kendi düzenlese, söylese…

Kariyerinin acemi dönemleri hariç, bugüne dek hiç başkalarının yazdığı şarkıları söylememiş bir müzisyen için zorlu bir teklif mi bu?.. Belki öyle. Ama neden olmasın? Bu Öncel için ondan ilham alanları kucaklamak, ondan ilham alanlar için de Öncel’in ellerinden öpmek anlamını taşır. Yani büyüğün küçüğe, küçüğün büyüğe saygı gösterdiği, karşılıklı bir ‘saygı albümü”. Olamaz mı?.. Olabilir!

Düşünüyorum da; böylesi bir proje Nazan Öncel’den başka kimsenin üzerine olmaz sanki. Sakil durur, ya büyük ya da küçük gelir. Ama ona çok yakışır. “Göç”e de.


DİLMENER’İN GÜNLÜĞÜ


Naim Dilmener, kendini müzik eleştirmeni olarak tanımlayanların yüzüne bakmadığı albümleri dinleyiciyle tanıştıran, eleştirileriyle müzik sektörüne yön veren, unuttuğumuz birçok eski şarkı ve şarkıcıyı yazılarıyla hatırlatıp, pop müziğin geçmişini gün ışığına çıkaran, yazdıklarıyla ben dâhil çok kimsenin yolunu aydınlatan, çok önemli bir müzik adamı, bir gazeteci ve yazardır.

Bu, dışarıdan bakarak kurabileceğimiz, özet bir cümle. Onu tanıdığınız zamansa bu cümleye nokta koymakta zorlanabilirsiniz. Yazılarındaki o hem sivri, hem tatlı dilinin, karşılıklı oturup sohbete koyulduğunuzda ne kadar samimi, içten, gerçek ve bir o kadar da müdanasız olduğuna şahit olup, zamanın nasıl geçtiğini anlamazsınız. Saatlerce müzikten, sanattan, politikadan, kısaca her şeyden konuşabileceğiniz, konuşurken sıkılmayacağınız, çok güleceğiniz, çok eğleneceğiz, bu arada çok şeyler de öğreneceğiniz bir adamdır Dilmener.


Yazdıklarına yerden göğe kadar hak verdiğiniz de olur, “Yok artık, o kadar da değil!” diye tepki verdiğiniz de. Ama düşünürsünüz eninde sonunda. Sizi düşündürür, sorgulatır, hiç aklınıza getirmediğinizi gözünüze sokar, ak bildiğinizin kara olduğuna sizi ikna edebilir. Özellikle sosyal medya denilen şey icat olduğundan bu yana hayatlarımıza çektiğimiz koyu renkli, kalın çizgiler var ya hani… En kalını da insanları yazdıkları, söyledikleri üzerinden sınıflandırıp, “Bu bizden, bu bizden değil” diye kategorize etmek, kafamızdaki önyargı kutucuklarının içine hapsetmek. İşte o noktada ezber bozabilen sayılı yazardan biridir o. Sizden mi değil mi ayıramazsınız. Çünkü sahiden hiçbirimizden değildir. Kendindendir çünkü. Sadece kendisidir. Ve size düşen “acaba ne yazmış, niye yazmış”ı merak etmektir.

Naim Dilmener’in ilk okuduğumdan beri kıskandığım, “bunu ben niye düşünemedim?” diye hayıflandığım bir formatı var. Bir müzikal günce tutuyor yıllardır. Gün gün, eline ulaşan ya da satın aldığı albümleri, gittiği konserleri, okuduğu haberleri; velhasıl müziğe dair her şeyi kendi üslubunca kaleme alıyor, içinden geçtiğimiz zamanların bir nevi popüler müzik almanağını çıkarıyor. Bu güncelerin bir kısmı her ay Milliyet Sanat dergisinde okuyucu karşına çıkıyor ama tamamı değil. Bir kısmı da 2006 yılında “Eleştirmenin Günlüğü” adı ile Everest Yayınlarından kitap olarak yayımlanmıştı ama bildiğim kadarıyla o kitap şimdilerde piyasada bulunmuyor.


Neyse ki artık dijital teknoloji var. Naim Dilmener’in 2001-2011 yılları arasında tuttuğu bütün günceler, yıllara bölünmüş olarak ayrı ayrı dijital kitaplar olarak Overteam yayınları tarafından satışa sunuldu. Hem de her biri 2,99 TL gibi gayet makul bir fiyata. Toplamında 30 TL bile etmeyen bir meblağ ödeyerek, Türkiye’de popüler müziğin koca bir 10 yılına Naim Dilmener’in kendine has dili ve üslubu eşliğinde şahitlik edebilirsiniz. Popüler müzikle şu veya bu şekilde ilgili olan herkesin mutlaka edinmesi gereken bu dijital kitapların satış sitesine bu cümlenin üzerini tıklayarak ulaşabilir, dijital kitapokuma cihazınıza, İPad, İPhone ya da android işletim sistemli akıllı telefonunuza,olmadı bilgisayarınıza indirerek okumaya başlayabilirsiniz.


Gelin bu güzel haberi Naim Dilmener’in kaleminden cümlelerle perçinleyelim:  

“2001 yılının hemen başında başladı bir "müzik günlüğü" tutma/yazma telaşım. Amacım, Radikal ya da benzeri bir yerde yayımlanan yazılarımda yer alamayacak fikirlerin/görüşlerin, bir biçimde yazıya aktarılması, satırlara dizilmesiydi. Bir nevi "Benim yazacağım her şey mühimdir" saplantısı; ama bir nevi de, kaynak ve arşiv çabalarına el hareketi çekenlere inat, müziğimizin adımlarını yıl yıl/tarih tarih kayıt altına almaktı.

Aradan geçen uzun yıllar boyunca, bir "müzik günlüğü" tutma iddiamdan uzaklaşmamaya çalıştım. Gün geldi sinema, gün geldi edebiyat, gün geldi her türden popüler kültür gelişmesine de bulaşmadım değil; ama hep asgaride kaldı bütün bunlar. Amaç müziğin gündelik akışını kayıt altına almaktı ve bunu yapabilldiğim iddiasındayım.


Artık Twitter ve benzeri sosyal medya ortamları var. Bu nedenle fikirlerimizi oralarda daha kolay ve daha işlevsel bir şekilde sayıp döküyoruz. Belki de bu ve buna benzer nedenlerle, bir günlük tutma fikri "dinozorca" görülüyor olabilir. Ya da yarın, öbür gün öyle görülebilecektir. Ama "arşiv" takıntılı biri olarak, ben bu günlüklerin toplu bir şekilde yayımlanmasını da çok istedim. Ve evet; bu çağa yaraşır bir biçimde, dijital olarak.

Bu imkanı da Overteam ve Idefix verdi bana; "Eleştirmenin Günlüğü" artık dijital kitap.

Tabii canım; o kadar da "dinozor" değil(miş)im :)”

Bu yazı www.sahiplen.com tarafından Yavuz Hakan Tok adına koruma altına alınmıştır. Kaynak gösterilmeden ve izinsiz kullanılması kanunen suç teşkil etmektedir.  

NİSAN 2013      

3 Nisan 2013 Çarşamba

Dinlediklerim Nisan 2013

CEM BAŞAK – “TEK KİŞİLİK”


İsmiyle maruf, “Tek Kişilik” bir albüm bu. Cem Başak albümdeki bütün şarkılara imza atmış, bütün enstrümanları çalmış, kayıtlardan “mix” aşamasına, kapak tasarımından klibine dek albümü neredeyse tek başına ortaya çıkarmış. Albüm Ecce Müzik Yapım etiketiyle geçtiğimiz günlerde piyasaya sürüldü.

Endüstriyel tasarım ve animasyon alanında bir meslek edinmiş iken, bir yandan müzikle haşır neşir olmaya devam eden Cem Başak, gitar çalarak başladığı yolculuğunu çeşitli gruplarda çalarak sürdürmüş, sonra şarkı söylemeye ve kendi şarkılarını yazmaya başlamış. Bu kısaca özetlenmiş hikâye bile onun müziğe ne denli gönül verdiğini ortaya koymaya yetiyor aslında. Bu işi şöhret olma, hayran kazanma hevesiyle değil, kafasında ve gönlündeki müziği çalıp söyleme derdiyle yaptığı çok açık. Hem müziği, hem de tavrı bunu hissettiriyor.


‘90’larda Mor ve Ötesi (baş harflerini küçük yazmayı inatla reddediyorum, evet), Şebnem Ferah, Teoman, Duman gibi örneklerle suyu çıkmadan/çıkarılmadan ana akıma girmeye başlayan Türkçe “rock” müziğin bugün içine düştüğü durum ortada. Artık ne kadar iyisi varsa bir o kadar da (hatta daha fazla) kötüsü var bu müziğin kulağımıza yerli yersiz çarpan. Hal böyleyken “rock” müzik kültüründen nasibini almamış, bu müziği dinleyerek büyümemiş bir kuşak için neyin doğru neyin yanlış, neyin aslında “rock” ve neyin değil olduğunu ayırt etmek pek mümkün değil. Bilen birilerinin işaret etmesi gerekiyor belki de; kafası karışık dinleyici için yön tayin etmesi ama bu karmaşada o da pek kolay değil. Çünkü sektörde fırsat eşitliği yok. Ne radyolar, ne televizyonların müzik kanalları ne de bizzat sektörün kendisi iyiden, doğrudan yana.

Didaktik olma pahasına bütün bunları neden yazdım; çünkü Cem Başak’ın albümü müzikal kriterler açısından bakıldığında “rock” müzik kulvarında dosdoğru duran, eli yüzü düzgün bir albüm. Ama dinleyici cephesinde bunun ne kadar hakkı verilir, işte onu kestirmek çok zor. Su katılmamış “rock” dinleyicisi için albümdeki her şey pek ala ama alaturka-arabesk sos sevenler “Tek Kişilik”te kendilerini memnun edecek bir şarkı bulamayacaklar.


Genellikle aşk teması üzerinden yürüyen şarkı sözlerindeki edebi dil, bazı şarkılarda sorgu sual etmekten, içinde yaşarken düşünemediklerimizi düşündürmekten de geri kalmıyor. Albümün de ismi olan “Tek Kişilik” adlı şarkıdaki soru cümlesi (“Etrafına bak, neden kimse mutlu değil?”) boşuna kurulmamış. Ya da “Bir Tek Engel”deki “Teslim olup bir hayale, başka bedende yaşamayı, kendine yabancılaşmayı öğrendik,” diyen adamın belli ki bir bildiği var. Bu küçük doneler kadar, içinden “kahır, elem, keder, efkâr, yar, beden, ten, nefes, sıcak” kelimeleri geçmeden ifade edilebilen âşık olma hallerinin şarkılara dökülüşü de ferahlık verici. Melodik yapılar sağlam, düzenlemeler de ona keza; belki yer yer bazı şarkıların istediğinden daha sert ve gürültülü ama albümü tek başına kotaran Cem Başak’ın bunu özellikle tercih ettiği de ortada. Yoksa “Sadece Sen” gibi, “Yaşamaksa” gibi bazı şarkılar daha sakin ve akustik versiyonları da pekala kaldırırmış.

Bir yaz gecesi kumsalda ateş başında söylenecek şarkılar rafına rahatlıkla kaldırabileceğiniz “Kaş’ta”nın albümde en ısınamadığım şarkı olduğunu da söylemeliyim. “Akdeniz Akşamları”ndan yeterince çektik; bir yenisine daha ihtiyacımız olduğunu hiç mi hiç düşünmüyorum.


Her ne kadar kendisi öncelikle gitarist olduğunu vurgulasa da, şu sıralar duyduğumuz birçok “rock” şarkıcısından daha iyi şarkı söylüyor Cem Başak. En azından doğru vurgular kullanıyor, şarkı sözlerinde anlam kayması yaratmıyor, duygusunu dinleyene geçiriyor. Buna karşın stüdyoda yer yer zorlanmış olsa gerek ki bazı şarkılarda teknik müdahaleler yapılmış. Mesela “Tek Kişilik”te belirgin düzeltmeler, kes-yapıştırlar var. “Yarım Adam”da sesinin bir filtreden geçirildiği yine belirgin şekilde hissediliyor. Bu zamanda büyük kusur değil belki ama yine de böylesi rötuşlar ister istemez kulağa takılıyor.

Cem Başak kartonet tasarımını da kendisi yapmış; künyeye yazılmamışsa da bunu biliyoruz ama fotoğrafları kim çekmiş onu bilemiyoruz. Daha ilk bakışta iç kapak ve kitapçıktaki örme kasketli fotoğraflar keşke hiç kullanılmasaymış diye düşündüm ister istemez. Kliplerde ve albüm kapağında gördüğümüz Cem Başak’ın o fotoğraflardaki “Almanya’dan gelen “rap”çi çocuk”la ilgisi yok çünkü. 


“Hadi üç beş kişi toplanalım, bir grup kuralım da “rock” müzik yapalım, meşhur olalım” devrinde “Hadi artık bir albüm yapayım da yıllardır biriktirdiklerimi dökeyim, müziğimi duyurayım” demek ve kolları sıvamak kolay değil. Sadece bu nedenle bile Cem Başak’ın şarkılarına kulak vermenizi öneririm.

ERDEM TEKELİ – “HAYAT MEMAT”


Yukarıdaki yazının son paragrafındaki önermenin gerekçesini aklınızda tutun. Çünkü orada yazılanlar, Erdem Tekeli’nin ilk albümü “Hayat Memat” için de geçerli. O da tıpkı Cem Başak gibi kendini değil, müziğini sunma derdinde zira. Bundandır ki gayet yakışıklı bir genç adam olmasına karşın albüm kartonetine fotoğraflarını koymamış, klibinde sadece şöyle bir görünmekle yetinmiş. Bunu onaylıyor değilim; bu derece görünmez olmak, müziğini kimliksiz, yüzsüz bırakmak riskini de taşıyor çünkü. Yine de bu tavrı ve cesareti önemsiyorum.

“Hayat Memat” geçtiğimiz günlerde Noiseist etiketiyle yayımlandı. Noiseist hem kendi etiketiyle albüm yayımlayan bir yapım firması, hem de birçok albümün kayıt, “mix” ve “mastering” aşamalarının kotarıldığı bir müzik stüdyosu. Sektörden teyit edilmiş bir bilgidir ki Noiseist stüdyosundan kötü iş çıkmaz ve bu fikrin oluşmasında özellikle Noiseist’in demirbaşı Çağan Tunalı’nın payı büyüktür. Nitekim Erdem Tekeli de albümünün kayıtlarını Çağan Tunalı ve Burak Serter’e emanet etmiş ve dahası Tunalı, “Hayat Memat”a prodüktör olarak da imza atmış.


Bu ön bilgi, ister istemez albümü dinlemeden önce neyle karşılaşacağımız konusunda bir fikir veriyor. Gerçekten de tertemiz kayıtları, parlak gitar ve davul “sound”ları ile yurt dışındaki emsallerini aratmayan bir “rock” albümü bu. Aynı şey müzikal bütünlüğü için de geçerli. Türk usulü “rock” değil, düpedüz Türkçe “rock” bu dinlediğimiz. Epeyce sert; bundandır ki ortalamadan ziyade meraklısına hitap ediyor.

Albümün ilk klip şarkısı olarak seçilen “Soluk”, bana sorarsanız da 8 şarkı arasında en etkili olanı.  “Platonik” ve “Aslında” aşkın karanlık yüzünü kurcalayan, ilk dinleyişte dikkat çeken şarkılar. “Tekrarlar Hayat” ve “Çalış” şarkı sözlerinde anlatılanlarla birbirini tamamlayan, soru sorduran, kafa yoran iki şarkı. Hayat dediğimiz şey aslında sadece bir boşa döngü mü?.. Ve biz onun içerisinde dönüp dururken; çalıştığımızı, yetiştiğimizi, yakaladığımızı zannederken, aslında tekrarlayan hayata şahit olmaktan başka bir şey yapmıyor muyuz?.. İkisinin hemen arkasından “Parantez”i de dinlemenizi öneririm. Hem parantezin içinde ne var, onu düşünmek, hem de melodik yapısıyla albümün en akılda kalıcı şarkılarından birine kulak vermek için.


Albümün nispeten daha az sevdiğim şarkıları ise “Uzak” ve “Teninin Altında” oldu. Her ikisi de düzenlemelerin ve icraların gücüyle en az diğer şarkılar kadar sağlam duruyorlar ama sözel ve müzikal anlamda diğerlerinden daha orta halli geliyorlar kulağa.

Erdem Tekeli, şarkı yazarlığı kadar şarkıcılığıyla da dikkat çekiyor bu ilk albümünde. Alaturka gırtlak nağmelerine, kafa seslerine ya da baştan ayağa “brutal”e yaslanmış vokal teknikleri, İngiliz telaffuzuyla Türkçe şarkı söyleme, kelimelere gereksiz vurgular, uzatmalarla eziyet etme gibi yaygın eğilimlere sırtını dönmüş, doğru düzgün Türkçe şarkı söyleyen, yeri geldiğinde sertleşip, yeri geldiğinde sakinleşen, ölçülü, kontrollü bir solist dinliyoruz albüm boyunca. Doğrusu bu olmalıyken, doğruyu o kadar az duyuyor ki kulaklarımız son zamanlarda, bunun altını özellikle çizmek gerekiyor.


Yine başa döneceğim belki ama, ne bu albümdeki şarkılar, ne çekilen klip, ne de albümün iddiasız kapak resmiyle müzik market rafındaki duruşu Erdem Tekeli’ye kısa vadede popülerlik ya da en azından dikkat çekme vaat ediyor. Burada bir kasıt var elbette. Bilinen bütün formüllere sırt çevrilmiş ve başta da söylediğim gibi bu, bile isteye yapılmış. O vakit “rock” müziğinin bu halini (orijinal halini mi demeliyim, ne demeliyim) sevenlere düşüyor iş. İyiyi her zaman uzakta aramamalı. Memlekette de pekala böyle işler yapılabiliyor işte. Dinlemek, keşfetmek lazım.

CAN BONOMO – “AŞKTAN VE GARİPLİKTEN”


Eurovision olmasaydı, Can Bonomo müzik piyasasında alternatif bir müzisyen olarak kalacak ve belki de hiçbir zaman geniş kitlelere adını duyuramayacaktı. Bu delibozuk yarışma yıllar sonra memleket müziğine böyle bir fayda sağladı. Sonucu ne olursa olsun, Can Bonomo’nun henüz yolun çok başında iken oraya gitmesi, bu ‘görevi’ üstlenmesi ona hem de kolay kolay yaşayamayacağı büyük bir tecrübe kazandırdı, hem de ülkede adının duyulmasını çok ama çok hızlandırdı. Hepimiz gördük ki ilk albümü yayımlanalı neredeyse bir yıl olmak üzereyken albüm tekrar müzik market raflarına çıktı, listelerde yükseldi, klipleri “hit” aldı.

Kendisini “Team Bonomo” olarak adlandırmış Can Bonomo ekibinin, Eurovision sürecinde bir takım taktik hatalar yaptığını düşünüyorum. Bunların başında da o günlerde piyasaya çıkan “Ali Baba” teklisi geliyor. Eurovision şarkısı bu kadar prim yapmış iken, spesifik, üstelik “cover” bir şarkının satışa sunulması yanlış karardı. “Love Me Back”in Türkiye’de tekli olarak satışa sunulmamış olması da öyle. “Ali Baba” olsa olsa o teklinin içinde yer alabilirdi.


Yarışma sürecinde TRT ekibiyle yaşanan gerilim ve çıkan krizin iyi yönetilememesi de Bonomo’nun lehinde haberler olarak yansımadı buralara. Kimin haklı, kimin haksız olduğu önemli değildi (ki oradaydım, biliyorum aslında); ortaya çıkan tablo her iki taraf için de göze hoş görünmüyordu. Ve elbette çıkacak albüm ile yarışmanın arası bu kadar açılmamalı, iyi ya da kötü, esen rüzgârın etkisi kaçırılmamalıydı.  

Ben Bonomo’nun o çok kendine has şarkılarını, o şarkıların çetrefilli trafiklerini, şaşırtıcı iniş çıkışlarını, zengin melodik yapılarını ve esprili, zeki, yer yer tekerlemeli, sözünü dolandıra dolandıra söyleyen şarkı sözlerini sevenlerdenim. Bir de buna Can Saban’ın klişelere saplanıp kalmayan, türler arasında özgürce dolaşmaktan, denemekten çekinmeyen düzenlemeleri eklenince ortaya çok nevi şahsına münhasır bir Can Bonomo stili çıktığını düşünüyorum ve bu neden bile tek başına Bonomo müziğini ilginç ve takip edilesi kılıyor. İlk albüm bu anlamda bir yenilik, bir farkılıktı ve peşinde koşmaya değerdi. Eurovision macerası da ona keza. Nitekim ben Bonomo’nun o yarışmada olmasını çok doğru buldum ve çok da destekledim.


Şimdi ise elimizde ikinci albüm var. Adı “Aşktan ve Gariplikten”. We Play etiketiyle yayımlanan bu ikinci albüm de birincinin izinden gidiyor. Şarkılar yine Bonomo’ya ait. Düzenlemeleri ise Can Saban (bazı şarkılarda Emre Kula ve Ali Rıza Şahenk ile birlikte) yapmış. 

Ve aynı yoldan yürüyor Bonomo. Sadece bu kez daha profesyonel. Daha kendinden emin ve rahat çalışmış gibi; hem şarkı yazarken, hem de stüdyoda şarkıları düzenlenir, kaydedilirken. İlk albümde sevdiğim ve bir önceki paragrafta bahsettiğim her şey bu albümde de var. Sanırım buraya kadar okuyan herkes şimdi bir “ama…” bekliyor. Evet, bir “ama…” var; hatta bir değil, birkaç “ama…” var.


Herhangi bir şarkısını duyduğunuzda “Evet bu Bonomo şarkısı” diyebilmeniz çok mümkün. Çok karakteristik özellikleri var çünkü müziğinin. Kullandığı kelimelerden, bulduğu melodilere ve de şarkı söyleyişine dek bir yandan kişilikli, ama bir yandan da tekrara düşme, kendini yineleme riski yüksek bir stil bu. İlk dinleyişte cazip gelen, zamanla dinleyeni yorabilen bir ‘kendi olma’ hali. Nitekim bu albümde duyduğunuz melodilerin bir kısmı hem birbirlerine, hem de ilk albümdeki şarkılara yakın akraba. (Mesela “Başkan” ve “Defol”un “A” kısımları çok yakın yerlerden yürüyor.) Bu da dinleyende yer yer kafa karışıklığı yaratmıyor değil.

Aynı şey Bonomo’nun şarkı söyleme stili için de geçerli. Evet, ilk albümde sevdik, orijinal bulduk ve hoşumuza da gitti ama ben hâlâ onun şarkılarını dinlerken sözleri anlayabilmek için kartonete bakmak zorunda kalıyorum. Şarkılarda bu kadar kelime cambazlığı yapıyorken, onları bu kadar anlaşılması zor bir biçimde seslendirmek bir yerden sonra sevimli gelmeyebiliyor kulağa. Artık biraz artikülasyon çalışmanın zamanı gelmiş olabilir Bonomo için (onları biraz tanıdıysam, bu son cümle epeyce makara konusu olacaktır Team Bonomo cephesinde ama olsun; en azından illüminati geyiğinden daha gerçekçi.)


Bütün bunları görmezden gelirseniz ve de ilk albümü benim gibi sevenlerdenseniz, elinizdeki albümden memnun kalmamanız için bir sebep yok. Albüme çok güçlü bir açılış yapan “Başkan” ilk favoriniz olabilir mesela. Adından anlaşıldığı üzere, bir efkar dağıtma şarkısı olarak listeye alabileceğiniz “Derda (Koy Bi’ Rakı Şişeden)” ve eğlenceli bir “ska” olan ve bu defa rakıyı maşrapadan içmeyi öneren “Maşrapa” neşenizi bulmanıza yardımcı olabilir. Albümün en bayıldığım şarkısı olan “Olmaz Sensiz”in eski stil “rock’n roll” tadına bakmadan geçmeyin mesela.

‘70’li yıllar Cem Karaca şarkılarını seviyorsanız “Min-el Aşk ve Min-el Garaib”i “playlist”te başa koyun. “Veysel”i de hemen arkasına ki Anadolu-pop ruhuna selam olsun. Politik söylemi ve kara mizahı tercih ederseniz “Haberler İyi Paşam”da tekrara geçin. “Abla”nın “A” kısmını dinlerken bir parça Duman’ın “Sor Bana Pişman mıyım?”ının nakaratını anımsayabilirsiniz. Ben baktım; 8 mezuru geçmiyor, rahat olun. “Son”u ben çok sevdim; muhtemelen siz de seversiniz. Bonomo’nun menajeri, “küçük kız kardeşi ve de ablası” Ece Çelebioğlu’na ithaf ettiği “Basması Pembe”yi de eğlenceli bulmanız muhtemeldir. Alternatif bir doğum günü şarkısı olarak “İyi ki Doğdun”u dinleyebilir, hatta doğum günü ortamlarında kullanabilirsiniz, sözlerin aslında ne anlattığına çok da takmazsanız kafayı.


“Ali Baba”yı Bonomo’ya çok yakıştırmakla beraber (ki onun da bir Sadri Alışık takıntısı olduğunu en çok Eurovision sahnesindeki Turist Ömer selamından hatırlarsınız), bu şarkının albüme bir şey kattığını düşünmüyorum. Onun yerinde Alışık’ın zamanında plak yaptığı “Tophane  Rıhtımı” olsaydı şayet, fikrim tamamen değişebilirdi, o ayrı.

Velhasıl bütünde, her şarkıdan ayrı keyif duyabileceğiniz, iyi bir Bonomo albümü bu. Ama yukarıda sıraladığım çekinceler benzer bir üçüncü albümünden aynı derecede hoşnut kalmamı engelleyebilir. Beni engellesin ne gam ama dinleyiciyi de sıkabilir. Bunu dışında her şey yerli yerinde. Belirtmeden geçemeyeceğim; kapak tasarımı, fotoğraflar ve kompozisyon başından sonuna gayet bütünlüklü ve şık bir görsellikle albüme büyük katkı sağlıyor. Bunun için de Emrah Kavlak, Merve Bolulu, Hatice Gökçe ve bizzat Bonomo’nun kendisini tebrik etmek lazım. Onu ilk tanıdığımızdan beri görmekte olduğumuz kendine has giyim tarzını bu kadar kısa sürede (ama kasıtlı ama değil) alamet-i farika haline getirmek ciddi bir başarı, onun da altını çizeyim.

Bu yazı www.sahiplen.com tarafından Yavuz Hakan Tok adına koruma altına alınmıştır. Kaynak gösterilmeden ve izinsiz kullanılması kanunen suç teşkil etmektedir.  

NİSAN 2013