Bu Blogda Ara

30 Temmuz 2013 Salı

Tatildeydim!


Tatildeydim. Kısa bir süreliğine de ortam değiştirmek, denizle, kumla, güneşle haşır neşir olmak, tek derdi dinlenmek ve eğlenmek olan insanlar arasında vakit geçirmek filan iyi geliyor, bilirsiniz. Tatile iş götürmek kavramı her ne kadar kabul edilemez görünse de bu benim içim geçerli değil. Aksine tatilde işime daha fazla konsantre olabiliyorum. Takıyorum kulaklıkları denize karşı. Uzanıyorum şezlonga. Her zamankinden daha fazla müzik dinliyorum. Al sana iş!


Buraya ta Nisan ayından beri yeni yazı yazmamış olmamın sebebi tabii ki sadece tatil değildi. O zamandan bu zamana sürekli devinen bir gündem vardı. Hem benim açımdan böyleydi bu, hem de memleket açısından. Mayıs ayında uzun süredir planladığım kitabı yazmaya koyulmuştum. Kitap yazmak için inzivaya çekilmeyi pek anlamlı bulmazdım evvelden. Nitekim beş yıllık bir sürede tamamladığım Eurovision kitabımı yazarken hiç öyle dünyadan elimi eteğimi çekmek gereği hâsıl olmamıştı. Aksine kimi kez her zamankinden daha fazla sosyalleşme ihtiyacı duymuştum. Röportajlar, telefon görüşmeleri vesaire… Tabii o bir dokümanter çalışmaydı ve haliyle kalemim sadece tarihe şahitlik ediyordu. Ama kurgu yazmak, yani yazıyla yoktan bir dünya kurmak, kurduğunuz dünya yaşanmış bir hayat hikayesini temel alsa bile başka türlü bir konsantrasyon gerektiriyormuş. Velhasıl değişik bir deneyim yaşıyordum ve buna kaptırmış da olmalıyım ki, dinlemem için beni bekleyen albümleri ihmal etmeye o günlerde başladım.

Derken Gezi meselesi baş gösterdi. Mayıs sonuydu...    


Hep canım acırdı yıllardır. Bu şehrin, bu ülkenin nasıl parsel parsel satıldığına şahit olmanın acısıydı bu. Giderek azalan yeşil alanlara, mecliste oy çokluğuyla, el çabukluğu marifet çıkarılan düzenlemeler sayesinde ormanların imara açılmasına, gazetelerdeki çarşaf çarşaf rezidans ilanlarıyla gözümüze sokulan katliama şahit olmanın ve hiçbir şey yapamamanın acısı…

Fatih Köprüsü ilk açıldığında, Anadolu yakasından köprüye çıkan o upuzun yol boyunca bir tek yapılaşma yoktu, bilir misiniz? Yolda kalsak arabayla, kimse görmez, bizi kesseler kimsenin haberi olmaz diye ürkerdik hatta. Üç yıl boyunca o köprüden her gün geçtim ve her geçişimde bir zamanlar orman olan o alanların nasıl bir garabete dönüştüğünü seyrederek üzüldüm.


O kadar geriye de gitmeyeyim. Buyrun Aslantepe stadının olduğu yere. Oraya o stadı diktiler, şimdi yanına bir hastane inşaatı yapılıyor. Arkasında ise bilmem ne kent inşaatları başlamış bile. Beş yıla kalmadan oradaki ormanların nasıl yok olduğuna birlikte şahit olacağız. Tıpkı Kavacık’ta, Ataşehir denilen yerde, Kayışdağı’nda şahit olduğumuz gibi. Sonra üçüncü köprü gelecek ve o canım Karadeniz ormanları da katledilecek.

Topçu Kışlası denilen şey de bu zihniyetin ürünüydü, bunu da biliyordum. Şehrin en güzel manzaralarından birine hâkim o alanda kalmış tek yeşil bölgenin, yani Gezi Parkının yerine bir inşaat yapmak hiçbir gerekçeyle açıklanamayacak, berbat bir fikirdi.


Yıllardır giderek artan anti-demokratik uygulamalar, dayatmalar, kerameti kendinden menkul çoğunluğun azınlığa tahakkümü gibi mevzuların bir sade vatandaş olarak üzerimde yarattığı kızgınlık ve kırgınlık, Gezi Parkının talan edilme planı konusunda gösterilen ısrarcı ve zorba tavırla birlikte benim için bir infiale dönüştü. Bir anlamda Gezi meselesi bardağı taşıran son damla oldu. Yüzbinlerce kişi benim gibi düşünüyor olmalıydı ki, hep beraber sokaklara döküldük.


Olayları uzaktan, sadece ana akım medyanın dezenformasyon sağanağı altında seyredenlerin “yakıp yıkanlar, vandallar ve hatta darbe heveslileri” diye tanımladıklarından biri de bendim evet, itiraf ediyorum. Hayır, ne yaktım ne de yıktım… Bırakın vandallığı, şiddet yanlılığını bir kenara, mutfağı basmış karıncalara ilaç sıkarken bile azap çeken, yufka yürekli adamın da tekiyim. Sadece, ülkeyi  yönetmek üzere halk tarafından seçilmişlerin, halkı (ya da en azından halkın bir kısmını) görmezden gelen uygulamalarına tepkimi göstermek üzere sokaktaydım. Kimse çağırmamıştı. Ben kendim gitmiştim. Ve “hükümet istifa” diye slogan da attım evet. Çünkü uygulamalarını beğenmediğiniz politikacıları istifaya davet etmek, bunu sokağa çıkarak haykırmak dünyanın demokratik hiçbir ülkesinde suç değildir. Ama bu protestoları sindirmeye, susturmaya çalışan polisin toplumsal olaylarda müdahale maksadıyla kullanılması gereken biber gazı, tazyikli su gibi araçlarını bir silah niyetine kullanması suçtur. Biber gazı fişeklerini doğrudan insanların üzerine, kalabalıkların içine atmak, tazyikli suya kimyasal maddeler karıştırmak, onları, kelimenin tam anlamıyla silah niyetine kullanmaktır. Kaldı ki karşılarındaki insanların biber gazının etkilerini azaltmak için bulundurdukları limon, mide ilacı karıştırılmış su ve toz maskelerinden başka ‘silah’ları yoktu.


Kadınlar, yaşlı amcalar, teyzeler, gençler, yazarlar, oyuncular, müzisyenler, üniversite öğrencileri… Yani öyle ağır tahrikle bile kolay kolay sokağa dökülmeyecek, aklıselim insanlar vardı etrafımda. O süreçte katıldığım her protestoda böyleydi bu. O yüzden terörist gruplarmış, bilmem ne örgütleriymiş, faiz lobisiymiş, CHP’ymiş, dış mihrakmış filan gibi deli saçması teorilere bir an bile kulak asmadım. Ben gördüğümü, şahit olduğumu bilirim. Bu insanlar sokağa dökülmüşse ve yedikleri onca biber gazına, suya, copa rağmen geri çekilmiyor, dağıtıldıktan bir süre sonra tekrar toplanıyor, görülmemiş bir dayanışmayla direniyorlarsa, bunun açıklaması eski ve ucuz komple teorileri olamazdı. Bunu biz biliyorduk, muhtemelen onlar da biliyorlardı ama işlerine gelmedi. Olan biteni uzaktan izleyenlere başka türlü lanse etmeleri gerekiyordu. Onlar da öyle yaptılar.


Direnişin yoğun bir şekilde sürdüğü bir ay boyunca bırakın müzik yazmayı, dinlemeyi bile düşünemedim. Çevremdeki herkes gibi ben de ya sokakta zaman geçiriyor ya da sosyal medya başında olan biteni takip ediyordum. Gezi direnişinden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı bu ülkede. Buna inanıyordum. Öyle de oldu nitekim. Ancak bir yandan da hayatlarımızdaki ‘olağanüstü hal’ yavaş yavaş normale dönmeye başlamıştı. Benim için de öyle oldu. Tekrar müzik dinlemeye ve yazmaya başladım.

Bu arada Gezi direnişi süresince üretilen şarkıları da es geçmemek lazım. O bir gün gülüp bir gün ağladığımız manik depresif günlerde o şarkılar kimi zaman umut, kimi zaman isyan, kimi zaman da neşe tohumları ekti içimize. Çok şarkı yapıldı, ama samimi ama hesaplı. Hatta sayıları 100’ü geçti. Kendi adıma bende en çok Nazan Öncel’in, Marsis’in ve Alpay’ın şarkılarının iz bıraktığını söyleyebilirim. Yıllardır baskılanan politik mizahın ve klişeler denizinde handiyse kendi kendini boğmuş politik müziğin yeniden ve yeni bir dille şahlanışlarına şahit olmak az şey değildi.   


Gelelim yazının asıl konusuna…

Geçenlerde önceden hesap edilmemiş, ani bir tatil planıyla ailece kendimizi Ege sahillerine attık. İçinden deniz geçen bir şehirde yaşadığım halde, denizi ne çok ihmal ettiğim dank etti kafama öncelikle. Suya bakmanın, yakın olmanın, denizi koklamanın, kuma dokunmanın, güneşe yüz sürmenin iyileştirici, onarıcı, yapıcı etkisini hissettim önce. Sonra hem tatil yaptım, hem iş.

Müzik sektöründe boşuna “yaza damgasını vuran şarkı” klişesi dolanıp durmuyor senelerdir. Bazı şarkılar yazın dinlensin, yazlık yerlerde çalınsın diye yapılıyor ya da mevcutlar arasından bazıları seçilip bu payeye layık görülüyor, bu mertebeye çıkarılıyor. Sonra siz istediğiniz kadar kulaklığınızı takıp, kendi yaz “playlist”inizi döndürseniz de müzik çalarınızda, gezdiğiniz sokakta, bindiğiniz teknede, gittiğiniz barda, yemek yediğiniz lokantada “yaza damgasını vuran şarkı”lara maruz kalıyorsunuz. Ben de kaldım. Gittiğim yerde bir hafta boyunca kulaklıksız gezdiğim her dakika onları dinledim; daha doğrusu dinlemek zorunda kaldım.


Gözlemim şudur ki bu yaz belirgin bir şarkıdan ziyade, belirgin şarkıcıların birden fazla şarkısı yaza damga vurma eylemi içerisinde. Şayet yurt dışından gelmiş bir turist olsaydım, Türkiye’de sadece 10 şarkıcının var olduğuna kolayca ikna olabilirdim. Çünkü sadece onların şarkıları çalıyordu etrafta. Tarkan, Demet Akalın, Gülşen, Hande Yener, Murat Dalkılıç, Hande Yener, Burcu Güneş, Ajda Pekkan, Mustafa Ceceli ve Soner Sarıkabadayı. Bu 10 şarkıcının muhtelif şarkıları, ama öncelikle son klip şarkıları günün neredeyse 24 saati çalındı kulağıma. Arada tek tük başka şarkıcılardan, başka şarkılar da duydum tabii ama onlar genellemeye giremeyecek kadar seyrek idi. Tatil için çok “sosyetik” ve çok “trendy” yerleri tercih etmediğimi de hesaba katarsanız, orta sınıf yazlık eğlence anlayışının bu 10 şarkıcının etrafında döndüğünü rahatlıkla söyleyebilirim. En azından bu yaz böyleydi bu.


Tabii bir de nerede olursanız olun, bir şekilde karşınıza çıkacak türküler ve oyun havalarını, halayları ve de özellikle “Ankara’nın Bağları”nı bu listenin arkasına ekleyebilirsiniz. Gerçi onlar ne yaz ne kış ayırt ediyor, ne de eski-yeni… Her biri birer klasik adeta. Memleketin neresine giderseniz gidin, bir “Misket”in, bir “Roman”ın, bir “Ankara Havası”nın, bir “Horon”un ve dahi bir “Halay”ın olmadığı yerde, eğlence eksik kalıyor. Bunca yıldır mekânlarda çalarım ya da çalmasam da bulunurum, “Misket”le kollaru havaya kaldırmamış, “Roman”la ceketi belinde Adnan Şenses’e dönüşmemiş erkek, “Mezdeke” ya da “Rakkas”ı duyduğu anda beyniyle bedeni arasında iletişimi koparmamış kadın görmedim. “Halay” ise kadın erkek topluca şuur kaybı sebebi; yöresi fark etmiyor. Ha ‘yok ben ille de çok alternatif bir tipim’ derseniz, tüm bunlardan azade, steril mekanlara, tatil yerlerine gitmeniz gerekiyor ki “rocker”lığınıza ya da “classical”lığınıza zeval gelmesin. Tatil için gittiğiniz yerde şayet varsa, “rock” barlardan kafanızı çıkarmaz ya da bir tekne tutup, açık denizde kaptana gece gündüz klasik müzik çaldırmazsanız, bu akıbetten kaçış yok. Hem “yaza damgasını vuran şarkılar”a, hem de ilimizden yöremizden türküler ve oyun havalarına metanet göstermek durumundasınız. Bir de kulaklık çaresi var işte. İcat edenden Allah razı gelsin.


Ben de hem tatil, hem iş hesabı, hem de yukarıda bahsi geçen yaz işkencesinden kaçış babında yine kulaklıklarımla bir yaz aşkı yaşadım bir hafta boyunca.

Bu arada yazlık şarkıcıları ve şarkıları “işkence” diye tanımlarken, onları hakir gördüğüm kanısına varılmasını da istemem. Bugüne dek yazdıklarımla çelişmek olur bu ki yazılarımı okuyanlar bilir, popu önemserim. Burada işkence konusu olan şey, barından teknesine her yerde aynı seslerin aynı şarkılarla dönüp duruyor olması. Yoksa bir popçu için yazlık şarkı çıkarmak da bir başarıdır, onu yok saymıyorum. 


Yukarıda bahsi geçen sebeplerden ötürü, tatil dinlemelerimde daha önce üzerine fazla düşemediğim albümlere kulak verdim en çok. Bunların içinde en çok Miya’nın albümünü sevdim. Öyle çok sevdim ki, bir süre sonra benim için olay teknik dinleme safhasından çıkıp, keyfi dinleme noktasına geldi. Uçsuz bucaksız denizin göz alabildiğine mavisiyle içime dolan sonsuzluk, sınırsızlık, özgürlük duygusuna Miya’nın şarkıları nasıl güzel eşlik etti anlatamam. Zaten o dinlemelerden sonra hemen oturup albümle ilgili bir yazı kaleme aldım. Otelin terasında, püfür püfür esen rüzgâra ve boylu boyunca sahilin ışıl ışıl gece manzarasına karşı döktüm albümle ilgili hislerimi yeni bir Word belgesine.

Geceleri kafayı yastığa koyduğumda, genellikle kulağımda Çiğdem Erken oldu. Dinlemekte ve yazmakta geciktiğim albümlerden biriydi. Bazı albümler özel ilgi ister dinleyiciden. “İstanbul Kızı” benim için öyleydi, onun için bekliyordu bir köşede. Tatil iyi fırsat oldu, onu da yazacak kadar hazmettim böylece. Albümle ilgili yorumu elbette yazıya saklıyorum.


Mabel Matiz’in “Sultan Süleyman”ı da başucu şarkılarımdan biriydi tatil boyunca. Döndüre döndüre dinledim. Bu arada maruz kaldığım televizyon ekranlarında Mabel’in “Zor Değil” klibini gördüm defalarca. Onun ana akıma sızabilmiş olmasından ziyadesiyle memnun oldum. TT Net verilerine bakılırsa “Aysel’in” albümünde “Firuze”den sonra en çok dinlenilen “Sultan Süleyman” olmuş. Umarım bu veriyi de gözden kaçırmadan şarkıya bir klip çekerler. Çünkü tatilde bir kez daha gördüm ki klibi olmayan şarkının bileni az oluyor. Çalanı ve dinleyeni de öyle. Şu bizim meşhur kısır döngümüz!..


Birkaç yeni “rock” grubu da dinlediklerim arasındaydı. Yeni “rock” gruplarının ortak özelliği, ilk dinleyişte ayırt edilebilecek, farklı ve çarpıcı bir “sound” yakalayamamaları oluyor ne yazık ki. Bir önceki kuşağın “rock” grupları ekseriya yabancı “rock” müzisyenleri ve gruplarına öykünürdü. Şimdikilerde ise daha ziyade Türk “rock” piyasasından besleniyorlar sanki. Ya bir Duman etkisi, ya bir Mor ve Ötesi benzerliği… Öyle ki, üç beş yeni grubun şarkılarını karıştırıp dinleseniz, solistin sesi dışında birbirinden ayrıştırılabilen bir fark bulabilmek kolay değil. Yani onlar hakkında yazı yazmak için sadece dinlemek yeterli olmuyor. Üzerlerinde çalışmak, grubun alt yapısını, grup üyelerinin geçmişlerini, birbirleriyle ilişkilerini, ilgi alanlarını, varsa felsefelerini filan deşmek, bunun için sıkı bir internet okuması yapmak, ardından müziklerine konsantre olup, daha önce dinlediğiniz tüm grupları bir kenara koyarak, sadece o gruba odaklanarak albüm hakkında yazmak filan epeyce çaba gerektiriyor. Bu nedenle bu ilk dinlemeler sadece bir öncü fikir edinmek adına işe yarıyor. Detaylı dinlemeler için tatil uygun değil.


Henüz yazmadığım Hüsnü Arkan ve Birsen Tezer albümlerini de ihmal etmedim tatilde. Birsen Tezer’in “Kendi Kendime” şarkısını her dinlediğimde Ortaçgil dinlemeyi daha çok özledim. Telefonumun müzik listesine Ortaçgil albümünü atmamış olmam bağışlanamaz bir hataydı. “Denize Doğru”nun tam yeri, tam zamanıydı çünkü.

Bir de ana akım poptan Işın Karaca’nın yeni albümüne ve Sina’nın ilk albümüne kulak verdim. Onları da yazacağım zaten önümüzdeki günlerde.


Keyfi dinlemelerim arasında ise aylardır vazgeçemediğim “Hayat Gibi” albümüyle Toygar Işıklı ve yeni takıntım “İsyanım Budur”la Doğa vardı. Her ikisi de daha önce yazdığım albümler olduğu için onları artık iş gibi görmeden dinleyebiliyorum. O ikisini daha uzun süre de dinlerim gibi geliyor. Yakında yanlarına bir de Mirkelam’ın yeni albümü “Denizin Arka Yüzü”nü koyacağım. Onunla ilgili yazım da Milliyet Sanat dergisinin Ağustos sayısında çıkacak.

Herkes tatilde ne yediğini, ne içtiğini, neleri gezdiğini anlatır, ben de neler dinlediğimi anlattım. Bunu “Tatilde Ne Dinleyelim?” başlıklı bir yazı olarak da okuyabilirsiniz. Arada Gezi’ye de dokundum ama bu aralar yolu Gezi’den geçmeyen hiçbir şey yok memlekette; olacak o kadar. Kaldı ki o konuda ne yazsam, daha fazlası içimde kalır. Az bile yazdım.

Benim tatilim bitti. Darısı Ağustos başı itibarıyla ayağı hâlâ deniz suyuna değmemişlerin başına!


TEMMUZ 2013