Bu Blogda Ara

27 Nisan 2014 Pazar

Bir Radyocunun Günlüğünden


Radyodan erken çıkmam lazım bugün. Akşamki lansman partisi için eve uğrayıp üzerimi değiştireceğim. Hem bugün gelen “promo” paketini de eve götüreyim. Yoksa içindeki çikolatalar eriyecek. Buzdolabına, dün gelen meyve sepetinin yanına koyarım. Ama önce fotoğrafını çekip Instagram’a yüklemem lazım. Hem herkes görsün, hem de gönderen görsün. Dün meyve sepetinin fotoğrafını koyunca 1142 kişi beğendi. E ne de olsa kişiye özel meyve sepetleri herkese gönderilmiyor. Sağ olsun Tarcan. Ama altında da kalmadım, dün akşam saatlerinde Tarcan’ın yeni şarkısını hemen “playlist”e aldım. Zaten gayet “giderli” bir şarkı; saat başı çalarız. Bugünkü promo paketini gönderen Ferhunde’nin şarkısı da fena değil. Programın “yeni saatinde” çaldım, fena durmadı. Gerçi geçen ay Keriman’ın evinin terasında verdiği lansman kokteylinde Aybüke bir ara yanıma yanaşıp Ferhunde’nin yeni şarkısının çok kötü olduğunu söylemişti ama o kıskançlığındandı kesin. Aybüke’nin şarkısı çıkalı beş gün oldu, hâlâ bir şey gelmedi. Şirketi biraz cimri galiba. Keriman herkese birer mini tablet hediye edince de çok bozuldu Aybüke. Neyse, zaten onun şarkısı pek “radyo dostu” değil. Çalmayız büyük ihtimalle.


Dün gece yediğim kebaplar ı hâlâ eritemedim ben. Bugün yayında uyumuşum bir ara. Neyse ki üç şarkıda bir anons yapıyoruz; 4’er dakikadan, 12, reklamı da koyarsak 20 dakika kestirme payı kalıyor. Kebap partisi iyiydi ama. İnan yeni albümünün şarkılarını tek tek dinletti, hepimizle tek tek ilgilendi. Kop FM’den Ayten’in İnan’a aşık olduğu konuşuluyor bir süredir. İnan’ın sevgilisi var ama kızın aşkı da karşılıksız değil sanki. İnan dün kebap partisinde gelen her kızla flört etti, hepsine güzel sözler söyledi ama en çok da Ayten’e yazdı gibi geldi bana. Kop FM, Ayten’den soruluyor tabii. Dinlenme oranları da çok yüksek. O kadar samimiyet olsun aralarında. Bir radyocunun şarkısını çalacağı şarkıcıyı yakından tanıması gerekir. Böylece müziğini daha iyi anlar. Yoksa neden her gün bir lansman partisine gidelim ki. Bedava içki fişleri yüzünden mi? Tabii ki değil! Biz bu partilere şarkıları dinlemek, değerlendirmek için gidiyoruz. E tabii güzel ağırlanınca da insan mahcup oluyor. Ben şahsen kimin partisine gittiysem ertesi gün radyoda onun şarkısını mutlaka çalıyorum. Bir de çalarken Twitter’a yazıyorum; “Kolpa FM’de şu anda Osman’ın şarkısı yayında” diye. Radyocular vefa bilmeli. Bu bir meslek etiği bence.


Berkecan’ın radyo “pr” danışmanlığını aldığım da iyi oldu. Bu radyocu maaşıyla geçinilmiyor. Her gün bir başka yere davet ediliyoruz. İnsan bir giydiğini bir daha giyemiyor. Her şey paraya bakıyor. Bizim sektörde kıskanç göz çok fazla. Mesela elimdeki telefonun aynısından en az on beş radyocuda daha var. Geçen sene “yepyeni” albümü çıktığında Pelinsu hediye etmişti herkese. Yine de bir yan gözle bakmalar, filan. Anlamıyorum gerçekten. Telefon bu sonuçta. Herkes farklı model kullanacak diye bir şey yok. Telefonun “pişti”si olur mu?..

Neyse ki Berkecan’ın finansörü babasıymış. İyi para döküyor çocuk. Telefonu da değiştiririm yakında. Bizim radyoda yarım saatte bir dönecek zaten şarkısı. Yarın Hulusi ile toplantım var. Dangalak FM’de de çaldıracağım. Hulusi beni kırmaz. Telefonla konuştuğumuzda şarkıyı beğendiğini söyledi. CD ile beraber gönderdiğim viskiyi içmişti de o kafayla mı söyledi bilmiyorum ama yarın götüreceğim paketi görünce fikrini değiştirmeyecektir muhtemelen. Berkecan’ın babasının hepsinin adına özel yaptırdığı altın kaplama saatler, bütün radyocuları memnun edecek. İşleri düşmedikçe kimsenin hatırlamadığı radyo emekçilerini bu şekilde onore edenler olması çok güzel. Buna vesile olmak da mutluluk verici. Bu “pr” işlerine ağırlık vermeliyim. Müziğe yeni sesler, yeni yüzler kazandırmak gibi bir misyonu da var ayrıca, insan kendini önemli hissediyor.


Şu son şarkıyı da çalayım da, bir an önce çıkayım artık. A bir dakika. Çıkmadan Muttalip Beyi aramam lazım. Muttalip Bey bizim medya grubunun yönetim kurulu başkanı. Adam evli ama sevgilisi var. Aman bana ne, beni ilgilendirmez. Beni ilgilendiren sevgilisinin kız kardeşi. Adı Endaze. Önümüzdeki hafta radyoda üç programa birden konuk edeceğiz kızı; Muttalip bey rica etti. Patronun ricası emirdir tabii. Arayım da gününü kararlaştırayım. Önemli çünkü. Kızın şarkılarını çalmaya başlayınca Gülbeyaz’ın şarkılarını çekeceğiz “playlist”ten. Bu kızın Gülbeyaz’a bir gıcığı varmış. Nedir bilmem. Artık radyoda Gülbeyaz şarkıları çalmayacak. Yarın gidince Hulusi’ye söyleyeyim de Dangalak FM’de de çalmasınlar. Duyunca patronun hoşuna gider. Bir de Twitter’a yazayım “Endaze bomba gibi geliyor”, diye. 150 bin takipçim var ne de olsa, en azından ilk reklamı ben yapmış olurum. Şarkısı mı? Daha dinlemedim. Ama bomba gibidir mutlaka. İnan’dan beste aldı. İnan’ın besteleri radyo dostu oluyor.


Neyse sevgili günlük… Gördüğün gibi yine çok meşgulüm. Bugünlük yazacaklarım bu kadar. Müzik dolu günler dilerim sana. Sevgiyle kal.

MAYIS 2013 

Bir Radyo Düşleyelim


Geçtiğimizin yılın son günlerinde duyduğumuz bir haber müzik piyasasıyla uzak yakın herkesi ziyadesiyle memnun etti. Artık babasının hayrına mı, yoksa iddia edildiği gibi Müyap’tan gelen baskılardan dolayı mı bilinmez ama Kral TV yeni yılla birlikte yayınladığı kliplerden para almayacağını duyurdu.

Hatice’ye değil neticeye bakmak gerekirse, bu gelişmenin sektörü içine düştüğü kısır döngüden bir nebze de olsa kurtaracağını düşünenlerin sayısı hiç de az değil. En azından bunu umuyoruz. Çünkü biliyorsunuz Kral TV’de yıllardır paralı tarifeler nedeniyle hep aynı isimlerin klipleri dönüyor, piyasaya yeni girenlerinse hemen hiç şansı olmuyordu. Ya da tam tersine, yüzüne bakılmayacak işler sadece parası peşin ödendiği için saat başı yayınlanıyordu. Radyolar da sadece klipleri dönen şarkıları “playlist”lerine dâhil ettikleri için bir “dön baba dönelim” durumu hâsıl olmuştu.


Bundan sonra ne değişeceğini, Kral TV’nin yayın politikasını ne merkezde değiştireceğini ve bunun radyoların yayın politikalarına nasıl etki edeceğini önümüzdeki günlerde hep birlikte göreceğiz. Ama gelin şimdi tereciye tere satalım ve radyolara aslında yapmaları gerekeni, olması gerekeni sanki yeni bir buluşmuş gibi bir kez daha önerelim. Ya da o kadar iddialı da olmayalım; sadece hayal edelim.

Bir radyo düşleyelim. Bütün yayıncıları kendi alanında yetkin isimler. Türkçe müziğin sadece bugününe değil, geçmişine de hâkimler. En az bir o kadar tecrübeli bir de müzik direktörleri var. Yeni albümler müzik şirketleri ve “PR”dan sorumlu kişiler/firmalarca radyoya düzenli olarak gönderiliyor. Radyonun genel yayın yönetmeni, müzik direktörü ve programcıları haftada bir gün bir araya geliyor. İki elleri kanda olsa, bu haftalık toplantı hiç aksatılmıyor. Çünkü toplantıda, o hafta radyoya ulaşan yeni albümler değerlendiriliyor.


Öncelikle albümün türüne, şarkıcının kimliğine bakılıyor. Radyonun müzik formatına uygun olup olmadığı konuşuluyor. Uygun olmayanlar baştan eleniyor. Uygun olanlarsa sırayla dinlenmeye başlanıyor. Hangi şarkıların öne çıkabileceği, radyonun dinleyici kitlesine hitap edebileceği tartışılıyor. Bu değerlendirme, yapım firmasının ya da şarkıcının/grubun özellikle öne çıkarmak istediği, klip çektiği şarkıların ne olduğuna bakılmaksızın, tamamen radyo programcılarının müzikal öngörüleri ve deneyimleriyle şekilleniyor.

Ve bu tamamen müzikal içerikli, yayıncılık kaygılı tartışmaların sonunda her bir albümden radyonun “playlist”ine girecek şarkılar belirleniyor. Hangilerinin, hangi kuşaklarda, hangi sıklıkla yayınlanacağı karara bağlanıyor. Böylece hiçbir albümün ve albümlerdeki hiçbir şarkının hakkı yenmeden, albümlere emek verenlere ve dinleyicilere haksızlık edilmeden oluşturulan “playlist”lerle radyo yayınlarına devam ediyor. Bu işten hem müzik üretenler, hem dinleyiciler, hem de müzik sektörü kârlı çıkıyor.


Hatta öyle oluyor ki radyonun öne çıkardığı ve desteklediği bazı şarkılara firmalar klip çekmek, müzik kanalları da o klipleri yayınlamak zorunda kalıyor. Yani şu anki kısır döngü kırılıyor ve çark tersine (aslında olması gereken yöne) dönüyor.

Aynı radyoda bir de yeni olmadığı halde belirli periyotlarla “playlist”lere dâhil edilen albümler/şarkılar var elbette. Bu toplantılarda onlar da konuşuluyor. Çünkü radyo sadece bugünün değil, geçmişin en iyi işlerini de dinleyicilere sunmaktan, böylece yayın akışını çeşitlendirmekten, genç kuşağın dışındaki kitlelerin de ilgisini çekmekten imtina etmiyor.


Peki böylesi bir uygulamadan zararlı çıkanlar olur mu? Olur! Kimler mi?.. Elbette bir takım özel ilişkiler ağı, ahbap çavuş muhabbetleri sonucu belirli şarkıcılara ve firmalara ayrıcalık tanıyan, onlardan hediyeler, ikramiyeler alan radyocular, bir yandan radyoculuk yaparken, bir yandan da “radyo danışmanlığı” gibi dünyanın en saçma (ve en ayıp) işine soyunanlar ve gemisini bu şekilde yürüten şarkıcılar/gruplar böylesi adil ve hakkaniyetli bir yayıncılık anlayışından zarar görecektir. Görmesinler mi?.. Bence görsünler!

Başta da söylediğim gibi bu anlattıklarımı şimdilik sadece hayal edebiliyorum. Çünkü aslında son derece gerçekçi bu sistem Türkiye’de ne yazık ki yıllardır uygulanmıyor ve hatta konuşulmuyor bile. Yine de çıkmadık candan ümit kesilmezmiş. Sektörde bazı tekellerin kırılması, dengelerin değişmesi belki de böylesi bir sonucu kaçınılmaz kılacak önümüzdeki süreçte. Bunu dilemekle kalmayıp, ilgililerin kulağına kar suyu kaçırmak da boynumuzun borcu.

2013 herkese sağlık, mutluluk, bolluk ve bereket getirirken, Türkiye’deki müzik sektörüne nice olumlu gelişmeler ve radyo yayıncılarına da sağduyu, hassasiyet, zekâ ve hem sektöre hem de dinleyiciye saygı getirsin inşallah. Âmin!..    

OCAK 2013

Biraz Nezâket


Ben çocukken de böyleydi. Nezâket denilen şey sadece şehirli, zengin, kültürlü ve eğitimli insanlar için icat edilmiş sanılırdı. Ortalama içerisinde fazla nezâket göstermek alay konusu edilir, yadırganırdı. Nazik olmak basbayağı utanılacak bir şey gibiydi hatta. “O çok nazik,” demek nazik bulduğunuz kişiye bir nevi küfretmekti.

Öğretmenlik yaptığım dönemde dersin konusuyla hiç ilgisi olmadığı halde sınıfa getirdiğim görgü kuralları kitabından çocuklara yüksek sesle pasajlar okutmuştum ve hiç gülmedikleri kadar gülmüşlerdi. Geçirdiğim en eğlenceli derslerden biri olmuştu. Çünkü çocuklar (ki lise öğrencisiydiler) bir erkeğin bir kızın sandalyesini tutmasını, kapıdan geçerken ona yol vermesini, sizden küçük ya da yaşıtınız olsa bile bir kimseye size izin vermediği ya da siz ondan izin almadığınız müddetçe “siz” diye hitap etmeyi (“sen” dememeyi) filan hem çok gereksiz, hem de çok komik buluyorlardı.


Şüphesiz ki biz sebepsiz yakınlığı, enseye tokadı, hatta laubaliliği nezâketten çok daha samimi bulan bir milletiz. Genetik kodlarımız böyle yazılmış. Bundandır ki bu ülkede fazla nezâket gösterdiğiniz durumlarda genellikle kendinizi uzaydan gelmiş gibi hissetmeniz kaçınılmazdır. En iyi ihtimalle “soğuk adam/kadın,” derler. Bunun sonu suratsızlığa, samimiyetsizliğe, hatta yapmacıklığa kadar gider.

Oysa nezâket iyidir ve her hal ve şartta, hem kendinize, hem çevrenizdekilere duyduğunuz saygının en belirgin göstergesidir. Bu internet çağında, her gün yeni bir mecrası icat olunan sosyal medyanın insanları imtiyazsız, sınırsız, kaynaşmış/kaynaştırılmış bir kitleye dönüştürdüğü bu zamanda, ‘mesafeli durmak’, ‘had bilmek’, “her lafa atlamamak’, ‘önce bilgi, sonra fikir sahibi olmak’ ve en çok da ‘nezâketi elden bırakmamak’ gibi erdemlerin eskisinden çok daha hızlı bir biçimde eriyip yok olduğuna birlikte şahitlik ediyoruz ne çare. Ya da farkındaysanız şahitlik ediyorsunuz; değilseniz zaten elle gelen düğün bayram.


Geçtiğimiz günlerde mütevazı bir yazar, dublaj sanatçısı, dublaj yönetmeni ve sunucumuzla “eski ve köklü” bir radyocumuz arasında aslında lafı bile edilmeyecek kadar kısa bir Twitter atışması yaşandı. Atışma demek bile doğru değil belki de. Birisi otobüsle seyahat ederken tesadüfen kulağına çalınan radyodaki sunucuyu isim vermeden, hedef göstermeden, gayet haklı da bir gerekçeyle anonsları esnasında çok fazla “ıııığğğğğ”lamakla tenkit etti. Öteki bu cümleyi her nasılsa gördü ve açtı ağzını, yumdu gözünü. Beri tarafın ne “paçoz”luğu kaldı, ne kıskançlığı, ne de cehaleti. “Radyo programcılığını bana öğretecek sizmisiniz (uzun yıllar gazetelerde müzik yazısı ve üç de kitap yazmış olmanın verdiği rehavetle olsa gerek, “mi” birleşik tabii), beni bir araştırında görün (haliyle “da” da birleşik.)” şeklinde bir feveranla da ağzının payı verildi.


Radyoculuk gibi binlerce, belki de milyonlarca insana hitap ettiğiniz bir meslek icra ediyor, her gün programınızda bildiğiniz bilmediğiniz her konu hakkında ağzınıza geleni, canınızın istediğince (“mikrofon bende, güç bende” mantığı ve yayımcılığın tatlı ama çok tehlikeli egosuyla) söylüyor ve sonra basit ve haklı bir tenkide bile tahammül gösteremiyorsunuz öyle mi?.. Üstüne üstlük karşı tarafın nezaketle susuyor olmasını bile hazmedemeyerek, gerek yazdıklarınız, gerekse “RT”lerle meseleyi kanırtmaya, kendinizi haklı kılmaya devam ediyorsunuz.

Burada kişiler de mesele de önemli değil aslında. Ondandır ki isim vermedim. Meraklısı arar, bulur zaten. Benim dikkatinizi çekmek istediğim şey şu veya bu kişi değil; nezaket yoksunluğumuzun vardığı nokta. Aynı mecraya, aynı teknolojik imkânları kullanarak ve bundandır ki (sanal da olsa) aynı mesafeden yazıyor olmamızın getirdiği görgüsüzlük, hadsizlik ve kabalık. Karşımızdaki insanın bizimle her koşulda eşit olduğu yanılgısına kapılmak… Saygısızlık… (Yazının başlığına hürmeten aklımdan geçen başka başka kelimeleri sıralamıyorum.)

Samimiyetin zıt anlamlısı nezâket değil, orası kesin ama dozunu kaçırdığınız anda eş anlamlısı pekala terbiyesizlik olabilir. Nezâket herkese lazım. Her zaman ve her yerde, her şartta, her durumda. Ama işiniz insana hitap etmekse çok, çok daha fazla lazım.

AĞUSTOS 2012

Yarım Radyocular


“Yarım hekim candan, yarım hoca dinden eder adamı,” demiş atalar. Peki yarım radyocu neyden eder, hiç düşündünüz mü? Düşünmenize gerek yok. Açın günün orta yerinde herhangi bir ana akım radyoyu, görün.

Hayır, her radyo programı yapan otursun basın yayın okusun diyecek değilim. Yetenek ve tecrübenin an az eğitim kadar, hatta bazen ondan da önemli olduğuna hayatın akışı içerisinde hepimiz sıklıkla şahit oluyoruz. Nice okullunun alaylıların ayarına erişemediğine de. Sonuçta iki pot indirip kaldırmak, üç “mouse” tıklamak, birkaç düğme açıp kapatmak, eh bir de iyi kötü birkaç cümle kurabilmekten ibaret değil mi radyoculuk dediğimiz şey?.. Öyle mi sahiden?.. Yoksa değil mi?..


Bugün artık “monitörüne düşen “playlist”e dizili şarkıları ardı ardına tıklamak ve üç şarkıda bir birkaç zevzek cümle kurmak” olarak tanımlanabilecek ana akım radyoculuk anlayışından memnun bir dinleyici kitlesi (ya da reklam veren camiası) olsa gerek ki, alan memnun satan memnun düzeninde radyolar yayınlarına devam ediyor. Reyting kaygısı radyolardan bin beş yüz kat daha fazla olmasına karşın, seyirciye yaranmak uğruna zaman zaman dibe vuran kalitesizlikte ve hatta kepazelikte işler yapmış televizyon kanallarının bile zaman zaman çok kaliteli işlerle izleyici karşısına çıktığı düşünülürse, radyoların giderek daha kötü, en kötü, berbat hale gelmesinin, reytingten daha başka sebepleri olmalı diye düşünüyor insan. Fazla da düşünmeye gerek yok aslına bakarsanız. Bu sebebi öğrenmek için Twitter’da şöyle birkaç popüler radyocuyu takip etmeniz yeterli olacaktır.


Kimse kusura bakmasın ama bugün ana akım radyolarda en can alıcı saatlerde yayın yapan radyocuların (ısrarla “programcı demiyorum, zira onların yaptığına “program” demeye dilim varmıyor) büyük çoğunluğu koyu bir cehaletten muzdarip ve radyoların içinde debelendiğini bu düşük kaliteli yayıncılık bataklığının en belirgin sebeplerinden biri tam da bu.

Bırakın bu ülkede yapılan müziğin geçmişinden, geçmişten bugüne gelişinden haberdar olmayı, şarkısını ayıla bayıla çaldığı şarkıcının hepi topu üç beş senelik mazisinden bihaber radyocuların cahil cühela yorumlarını, haber cümleciklerini ya da fikir beyanlarını onlar adına ben utanarak okuyorum sosyal medyada.


Evet, işiniz bir doktorluk, bir mühendislik, bir mimarlık gibi bilgisi temelden öğrenilmesi ve sürekli güncellenmesi gereken türden değil belki, hatalarınızın ya da düpedüz cehaletinizin bedeli de insan hayatı değil ama insan simit bile satsa, yaptığı işe susam tanesi kadar saygı duymaz mı? Binlerce ve hatta belki milyonlarca kişinin dinlediği, okuduğu, takip ettiği mecralarda, tam da ortasında yaşadığı, hatta sayesinde geçimini sağladığı mesleğinin gerekleri için bir parça araştırmaya, okumaya, kafa patlatmaya kendini mecbur hissetmez mi?..

Mesela yeni çıkmış bir albümde sadece bir tek şarkıyı, radyoya servis edilen ve “playlist”e giren şarkıyı bilen, diğer şarkıları da gönderildikçe öğrenen bir radyocu tayfası var şu anda ve bu durum herkese çok normalmiş gibi geliyor. Albümün gerisi onu ilgilendirmiyor çünkü. Dinlemese de olur. Ki dinlemiyor zaten. Ama her nedense/nasılsa otorite sanıyor kendini, öyle sandırılıyor. Radyoculara şarkılar dinletiliyor, beğenilirse çok şahane olduğu zannediliyor. Hatta bir de son dönemde her radyocunun potansiyel müzik yazarı olduğu algısı oluştu ki cehaletin katmerlisi oradan giriyor zaten gözümüze. Belki ben de bu yazıyı oradan ilham alarak yazmışımdır, kim bilir?



Parmakla sayılacak kadar az radyo programcısını ve bir dönemin işinin ehli ve de saygın isimlerini tenzih ederek söylüyorum ki siz otorite filan değilsiniz sevgili radyocular. Şu anda dönen çarkın bir dişlisisiniz sadece. Bu yüzden fazla da kasmayın. Orada burada fikir beyan edeceğim, öteye beriye yazı yazacağım diye harap etmeyin kendinizi. En azından cehaletiniz ortalığa saçılmaz. Madem bir ata sözüyle açtık bu yazıyı, öyle de kapatalım hazır yeri de gelmişken: “Biliyorsan konuş, ibret alsınlar, bilmiyorsan sus, adam sansınlar!”

TEMMUZ 2012

Sevgi Kelebekleri


Şu Twitter denen meret çıktı çıkalı çok şey değişti. Eskiden arada kağıt vardı, kalem vardı, olaylar kadar düşünceler de ikinci ağızdan anlatılırdı. Dolayısıyla yanlış anlama payı vardı, inkar etme opsiyonu vardı. Şimdi her şeyi birinci ağızdan okuyor, görüyor, duyuyoruz. Böylesi daha samimi ve daha gerçek elbette. Her şey ayan beyan ortada.

Twitter’da takip ettiğim bir dolu popüler şarkıcı var. Bir kısmı sürekli kendine gelen övgüleri ilan ediyor, kimisi “cool” durup tek tük yazıyor, kimisi ise sadece konser ve etkinlik duyurularını yapıyor. Yani büyük kısmını takip etmek hiç de eğlenceli değil; hatta can sıkıcı. Bununla birlikte sürekli yazıp duran, yazılanlara cevap veren kimileri var ki, sadece o yazdıklarından yola çıkarak haklarında kitap yazabilecek kadar fikir sahibi olmanız mümkün.


Müzik camiasının enteresan ilişkiler ağına, çıkar ilişkilerine, sahte ya da gerçek dostluklarına ya da tam tersi düşmanlıklarına dair gazetelerde, dergilerde hiç yazılmayanları, televizyonlarda söylenmeyenleri de keşfedebilirsiniz bu mecrada. Bir miktar yorucu ve tatsız birkaç takip, bir o kadar da evlere şenlik kim kime ne cevap vermiş, neyi niye yazmışa dair sürek avı size ummadığınız kadar çok ipucu verecektir.

Bu üç paragraflık girizgâhın varacağı yer neresi diye merak ettiyseniz, hemen söyleyeyim. Hiç fark ettiniz mi bilmem… Bütün şarkıcılar ve prodüktörler bütün radyocularla can ciğer kuzu sarması. Hepsi dost, hepsi arkadaş, hepsi senli benli, hatta yer yer enseye tokat samimiyetinde sevgi kelebekleri…


Mesela şu meyanda yazışmalar görüyorum:

Şarkıcı: “Sevgili radyocu dostlarım, sizin görüşleriniz benim için çok önemli.”

Tercümesi şu olabilir mi mesela?.. “Bu şarkıyı çalmazsanız televizyonlar da klibi göstermez. Harcadığımız çuvalla para da boşa gider. O yüzden size kendinizi ne kadar önemli hissettirebilirsem, o kadar yırtarım.”

Radyocu: “Şarkın tamamdır Demet!”

Tercümesi bu mudur?.. Albüm lansmanında bizi yedirdin içirdin, “promo” adı altında hediyelerimizi de aldık. Bizim müzik direktörü de haliyle “playlist”e koydu. Dakika başı çalarken biz de övgü cümlelerimizi sakınmayız artık.

Prodüktör: “İşte radyoların gücü! Bilmem ne şarkımız bu hafta internette en çok tıklanan şarkı oldu.”

Acaba bunu mu demek istiyor?.. “Albümden gönderdiğimiz tek şarkıyı “playlist”inize aldığınız ve biz ne istiyorsak onu çaldığınız için size minnettarız.”

Yazılanları bir de bu gözle okursanız, bu verdiğim üç örnek cümlenin üzerine daha nice örnek de siz bulabilirsiniz.


Bana soracak olursanız, günümüzde radyoların bir albümü ya da şarkıyı tanıtmaktaki gücü kesinlikle internetin gerisinde kaldı. Onlar prodüktörler ve şarkıcılarla danışıklı dövüş, belirledikleri şarkıları dön baba dönelim çalarken, müzikseverler internetten canları istediği şarkıyı istedikleri kadar dinliyor, üstelik bir sürü zevzek anonsa da katlanmak zorunda kalmıyorlar.

Ben bir şarkıcı ya da prodüktör olsam, bir albümü ya da şarkıyı tanıtmak için öncelikle internet mecrasını sonuna kadar kullanırdım. Mesela Facebook, Twitter hesaplarımı açar, sayfalarımı resimlerle, videolarla ve bilgilerle sürekli güncel tutar, takipçilerime oynardım. Bugün hâlâ bazı yeni çıkmış şarkıcı ya da grupları merak edip internette arattırdığınızda doğru düzgün bilgiye, resme ulaşamıyorsunuz.


Web sitelerini güncel tutmayı beceremeyen bir sürü star var. Bilmiyorlar ki radyoculara yaranmak için harcadıkları emek ve paranın çok azıyla çok daha fazla dikkat çekebilir, tanıtım yapabilirler. Üstelik bir yıl boyunca emek harcayıp kotardıkları albümden sadece klip çekilen üç dört şarkının dinlenmesi, diğerlerinin çöpe gitmesini de bile bile göze alıyorlar radyolara oynayarak.

Öyle bir noktaya geldik ki hiçbir radyocu, programında çaldığı şarkıları beğenmezlik edemiyor artık. Çalınan bütün şarkılar “harika, mükemmel, tamamdır!” Sahte dostluklar, çıkar ilişkileri, ünlülerle sosyal medyada kanka olmanın sözüm ona havalı statüsü sapla samanı ayırt edilemez bir biçimde birbirine karıştırırken, şarkıcılar ve yapımcılar da zorla, maddi ve manevi baskıyla çaldırdıkları şarkılarının eşsiz olduğu yanılsamasıyla yaşamaya devam ediyorlar. Olan müziğe oluyor. Müziğe ve gerçek müzik dinleyicisine.


NİSAN 2012

21 Nisan 2014 Pazartesi

Ersay Üner Röportajı

 

Besteci olarak adını ilk kez 2000’li yıllarda duyduğumuz Ersay Üner, Türk popunun son on yılına damgasını vuran isimlerden biri oldu. Bu süreçte “Afedersin”, “Bebek”, “Herkes Hak Ettiği Gibi Yaşıyor”, “Mucize”, “Tatil” ve “Kızıl Mavi” gibi sayısız “hit” şarkıya imza attı ve popta ‘Demet Akalın şarkıları’ diye adlandırılan bir kulvar yarattı.

"Konserden sonra çaldım kulisin kapısını. “Merhaba,” dedim. Çok iyi hatırlıyorum, aynadan bana baktı, “Evet?” dedi. “Albüm yapıyormuşsunuz. Ben yapacağım sizin albümünüzü,” dedim. Güldü. “İyi, yap,” dedi."


4 Nisan 2014 Cuma

Dinlediklerim

SNAKEROOT – “DOWNTOWN TO GHETTO”


Gezi direnişi süresince üretilen ya da gündeme uyarlanan şarkılar arasında dikkat çekenlerden biri de Snakeroot’un “Generation Lost” adlı şarkısıydı. Birçokları gibi ben de ilk duyduğumda adını bilmediğim yabancı bir gruba ait bir şarkı diye düşünmüştüm. Bir kere “we don’t need no savior, we just need our food, that’s all (kurtacıya ihtiyacımız yok, bütün ihtiyacımız olan sadece yemeğimiz/ekmeğimiz)” gibi cümleler, İngilizce sözlü bile olsa, bizim buraların “rock” tayfasının dilinden/kaleminden çıkmış gibi durmuyordu. Solistin telaffuzu, “sound”un parlaklığı filan da iyiden iyiye şüphe bırakmıyordu dinleyende.


Kimdir nedir diye araştırdığımda ise Snakeroot’un bir Türk “rock” grubu olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kaldım ve şaşırdım haliyle. Grubun 2013 Ocak ayında dijital platformlarda kendi hesabına satışa sunulan “Downtown To Ghetto” adlı albümünü dinlediğimde ise şaşkınlığım daha da arttı. Başından sonuna dek, dünya standartlarında bir “rock” albümü dinledim çünkü. Olamaz mı? Olabilir. Ama bilirsiniz, yurt dışına oynayan her grubumuz/şarkıcımız bir yerden falso verir, vermiştir bugüne dek. Ya içinden olmadık bir yerden bir oryantal melodi, ses, nefes geçer (yani hiçbir şey olmazsa “world music” kategorisinden yırtma kaygısı güder), ya gitarı, davulu, ne bileyim bası kendini ele verir (“bizim oralarda bu böyle çalınır” diye bağırır) ya da yazıldığı dile hâkim olamamış sözleri, şarkı söylediği dile dili dönmemiş solistiyle arızalı durur, inandırmaz. Bütün bunların üstesinden gelebilmiş olabilsek, hiçbir zaman sektör olamamış müzik piyasasına rağmen, uluslararası popüler müzik arenasında en azından birkaç şarkıcımızın/grubumuzun at koşturuyor olması gerekirdi, tıpkı klasik müzikte ya da caz müziğinde olduğu gibi.


Evet, kabul etmeli ki dünya pazarına sunulacak kadar yetkin bir iş çıkaramamamız bir yana, çıkarsak da pazarlayamamak gibi bir sorunumuz vardı yakın zamana kadar. Neyse ki artık internet var.

Nitekim Snakeroot da buradan yürüyerek, yerli müzik sektöründe majör firmalar tarafından pek de şans verilmeyeceği aşikâr albümlerini dijital platformlar üzerinden dünyaya sunmuş. Karşılığını da almış. Grubun şarkıları ABD’nde ve Norveç, İngiltere, Belçika, Hollanda gibi Avrupa ülkelerinde çeşitli radyo istasyonlarında “playlist”lere girmiş, Fireworks ve Powerplay Rock & Metal Magazine adlı İngiliz müzik dergilerinde albüm kritikleri yayımlanmış. Bahis konusu ülkelerde bu tip yayın mecralarının ilgisini çekebilmek (hele ki Avrupa’nın doğusundan çıkıp gelmişseniz) ne kadar zordur, bilen bilir. Sadece bu bile Snakeroot’un kerameti konusunda merak uyandırabilir ki o kerametin ne olduğunu yukarıdaki satırlarda az çok anlatmaya çalıştım. Ama biraz daha derine inmek gerekirse…


Öncelikle sağlam şarkı sözleri... Tamamen İngiliz dilinin ve o batı kültürünün düşünce yapısı, ifade biçimleri ve tavrıyla yazılmış şarkı sözleri var bu albümde. Siz istediğiniz kadar Batı’ya yaklaşmaya çalışın, Türkçe düşünüp İngilizce yazdığınızda anlatmaya çalıştıklarınız çoğu zaman karşı tarafa geçmiyor, sakil duruyor. Benzetmek gibi olmasın ama “Foolish Casanova”dan öteye geçemiyor yapılan iş (Petek Dinçöz’ün o dinlemelere seza İngilizce şarkısından bahsediyorum, evet.) Ana dilinden başka bir dilde şarkı yazan bir şarkı yazarı için bu çok önemli bir beceri. Ve kabul edelim, hiç kolay değil. Snakeroot’un şarkıları bu meseleyi toptan halletmiş görünüyor. Üstüne solist Bülent Çallı’nın adeta bir “native speaker” kadar doğru İngilizce telaffuzunu da koyunca, işin en önemli kısmı hallolmuş gözüküyor.


Ağırlıklı olarak Serhat Akalın ve Bülent Çallı tarafından yazılmış on şarkının yer aldığı albümün prodüktörlüğünü Cenk Eroğlu yapmış. Bilenler bilir, Eroğlu sesi az duyulan, adı az anılan müzisyenlerimizden biridir ama yıllardır yaptığı işin en iyilerindendir. İşin prodüksiyon tarafına baktığınızda albümün hiç aksamadan, teklemeden akıp gittiğini görüyor/duyuyorsunuz zaten. Kayıtlar, “mix”ler ve ortaya çıkarılan “sound” her bakımdan olması gerektiği gibi tınlıyor. Bülent Çallı ve Serhan Akalın’ın yanı sıra Ali Evcimen, Can Turfan ve Dost Akyıldız’dan kurulu Snakeroot, dinleyenlere Def Leppard’dan Bon Jovi’ye uzanan bir çizgide, daha ziyade klasik ve melodik “rock” sularında yüzen, buna karşın “garage” gibi, “rap” ve “punk” gibi daha farklı müzikal akımlarından da beslenen, ama başından sonuna “hard” bir çizgiden yürüyen bir “rock” anlayışı vaat ediyor. Mensubu olduğum kuşak itibarıyla ben ve benim yaştakilere ya da yaşı ne olursa olsun klasik “rock”ı her daim baş tacı edenlere kendini daha kolay sevdirecek bir anlayış bu. Hele ki bitmek tükenmek bilmeyen “indie”den bunaldıysanız, soluklanacağınız yer tam da burası olabilir.


Yayımlanışının üzerinden bire yıl geçmesine karşın Snakeroot’un bu albümünü yazmak istedim. Es geçilmesin, arada kaynamasın diye. Mutlaka dinlemeli, bir köşeye koymalı. Türkiye’den dünya müzik piyasasına çıkış kapısı diye bir kapı varsa, anahtarı Snakeroot ve benzerlerinin elinde olabilir.

THE RINGO JETS – “THE RINGO JETS”


Yakın zamanda piyasaya sürülen bir başka İngilizce sözlü “rock” albümü de The Ringo Jets’in ilk albümü. Tantana Records etiketiyle öncelikle dijital platformlarda piyasaya sürülen albümün sınırlı sayıda CD baskısı da yapılmış.

Deniz Ağan, Tarkan Mertoğlu ve Lale Kardeş’ten kurulu The Ringo Jets, 2011’de yine dijital ortamda yayımladığı ilk mini-albümü “Limited Luncpack”ten sonra, 2012 yılında da “Darmdstadt Tapes” adı verilmiş bir mini-albüm daha kaydetmiş. Grubun adını taşıyan bu ilk albüm ise 2013 yılında tamamlanmış, ancak Gezi direnişi nedeniyle albümün çıkışı ertelenmiş. Buna karşın albümden yayımlanan ilk tekli olan “Spring Of War”ın klibi Gezi ruhundan yola çıkılarak çekilmiş. Sosyal medyada epeyce ses getiren bu klip, Gezi sürecinde çok açık ve net bir biçimde ortaya çıkan basın sansürü ve yandaş medya meselesine Haber Türk üzerinden ağır göndermeler içermekle kalmıyor,  aynı zamanda direnişin sebebi ve polis şiddetinin bizzat sorumlusu olanları da bir kez daha ifşa ediyor.


Albümde yedi yeni şarkının yanı sıra, ilk mini-albümde yer alan “Tease” adlı şarkının yeni kaydı ve iki de “cover” var. “Cover”lardan biri özellikle The Rolling Stones versiyonuyla hafızalara kazınmış “Shake Your Hips”, diğeri ise bir The Yardbirds klasiği olan “Heart Full Of Soul”. Seçilen “cover”lardan da anlaşıldığı üzere The Ringo Jets, ‘60 ve ‘70’li yılların “rock’n roll” anlayışından beslenen bir grup. Bu anlayışın içerisinde yer yer saykodelik izler, “grunge” ve “garage” da var. Ne ki böyle söyledim diye The Ringo Jets müziğinde ‘60’ların naifliğini aramayın. Üzerine bolca (grubun kendi tabiriyle) “gürültü” ilave edin. Zira sert, yüksek enerjili ve modern bir “retro” bu.


The Ringo Jets, albümü Milano’da, Tommaso Colliva’nın prodüktörlüğünde ve canlı kaydetmiş. Pek alışılmadık bir biçimde bas gitar kullanmayan grubun bir özelliği de her üç elemanın da şarkı söylüyor olması. Yani bir tane solist yok. Grup elemanlarının uzunca bir süredir hem canlı perfomans hem de stüdyo kaydı konusunda deneyimli olmaları albüme doğrudan yansımış. Bir ilk albümden daha fazlasını vaat ediyor bu albüm. Ben kendi adıma iki gitar bir davul kompozisyonuna bayıldığımı söyleyemem. Zira “rock” müzik demek, biraz da bas gitar demek benim indimde. Solist sesinin şarkı sözleri anlaşılmayacak derecede geride olmasına da kulağımızın pek alışık olduğu söylenemez. Ancak bunun bir batı standartı olarak tercih edilmiş olmasını da haklı buluyorum.


Albüm kapağı için John Howard tarafından çizilen illüstrasyon yine Gezi olaylarından ilham alınarak yapılmış. Tek başına kapak görseli bile dikkate değer. The Ringo Jets, Türkçe “rock”tan umudunu tamamen kesenlere ilaç gibi gelebilir.  

Meraklısına not: Albümün iTunes’ta bulunan “deluxe” baskısında dijital kitapçık, “Black Coffee Blues” adlı şarkının canlı kaydedilen videosu ve “Whatever Happens” adını taşıyan bir ekstra şarkı da bulunuyor.

THE FREE LICKS – “EXIT PLAN”


The Free Licks’in 2013’ün son aylarında Monoplay etiketiyle piyasaya çıkan ilk albümü “Exit Plan” de İngilizce sözlü bir başka albüm.

Grubun tamamen İngilizce olarak hazırlanan resmi internet sitesinde biyografisinin son cümlesi mealen şöyle: “Dinleyicileri ve elindeki malzemeleri giderek artan The Free Licks, Haziran 2011 tarihinde prodüktörlüğünü de yaptığı ilk albümünü kaydetmek üzere stüdyoya girdi. Albüm yakında hazır olacak ve The Exit Plan dünyayı fethedecek. Hatta belki de Mars’tan başlayarak birkaç gezegeni daha…”


Biyografi 2011 yılında kalmış olsa da, hem bu cümleler, hem de sitenin, sosyal medya hesaplarının ve dahi albümün İngilizce olması gösteriyor ki The Exit Plan de yüzünü ülke sınırları dışına çevirmiş bir grup. Bunun böyle olmasının sebebi de grup üyelerinin müzikal geçmişinde saklı gibi. Grubun kurucusu Ekin Kışlalı, ABD ve Kanada’da geçirdiği yıllar boyunca müzikle ilgili olmuş, hem solo hem grup çalışmaları yapmış. Türkiye’ye döndükten sonra tanıştığı ve aynı müzikal anlayışta buluştuğu Cem Konuk’la birlikte de grubun temellerini atmış. Berklee mezunu olan Cem Konuk ve Ekin Kışlalı’nın ortaklığına, İngiltere’de ses mühendisliği eğitimi alan Veli Erişim Meral de dâhil olmuş daha sonra. Albüm kayıtları sırasında klavye çalan Arda Algül ise grubun dördüncü elemanı oluvermiş.


Her ne kadar albüm dediysem de, aslında beş şarkıdan oluşan bir mini-albüm “Exit Plan”. Grubun müziği yer yer farlı türlerin yakınından geçse de, bütünde “indie” izlerin daha belirgin olduğu söylenebilir. Tıpkı yukarıda bahsi geçen diğer iki grup gibi, The Free Licks de hem şarkı sözlerinin yazılması hem de o sözlerin telaffuz edilmesinde handikap olabilecek ana dil sorununu ortadan kaldırmış gibi görünüyor. Dilerim albümü yurt dışında dinleyenler de böyle düşünür. Mesela ben kendi adıma iyi niyet çıtasını fazla yükseğe çıkarmak pahasına, albüme adını veren “Exit Plan”i bir Tarantino filminde duymak isterdim.


Son olarak bu iddiada bir albüm için Özer Şahin imzalı kartonet tasarımının fazla iddiasız ve sönük kaldığını da söylemeliyim. Ha bir de, kartonet içerisinde yer alan ve Doğan Emre Yakupoğlu tarafından çekilen fotoğrafın “umutsuz ev kadınları” esprisine de anlam vermemiş olabilirim.

MART 2013