Bu Blogda Ara

28 Haziran 2014 Cumartesi

Dinlediklerim 2

PELİN YILMAZ – “BENDE NE VARSA”


Pelin Yılmaz ilk kez ‘90’lı yılların meşhur gece kulüplerinden Kapkara’da solist olarak sahneye çıkarak adını duyurmuş. Bir dönem hem Topkapı Orkestra’sında solistlik yapan, hem de solo programlar yaparak sahne deneyimini arttıran Yılmaz, 2008 yılından itibaren İskender Paydaş’la çalışmaya başlamış ve onun birçok projesinde sesiyle yer almış. Bunlar içerisinde Lale Devri dizisinin müzikleri, hem Kolpaçino 2 filminde, hem de İskender Paydaş’ın “Zamansız Şarkılar” albümünde kullanılan “Arap Saçı” yorumu, Pelin Yılmaz adının tanınırlığını arttırmış.

Ben ilk kez “Arap Saçı” ile fark ettiğim Pelin Yılmaz’ın ne kadar iyi bir şarkıcı olduğuna dair fikrimi Müslüm Gürses’e saygı albümü “Baba Şarkılar”da seslendirdiği “Bir Kadeh Daha Ver”le pekiştirmiş ve albümünü merakla bekler olmuştum. Nitekim aradan çok fazla zaman geçmesine gerek kalmadı ve Yılmaz “Bende Ne Varsa” adı verilmiş ve Arpej Müzik etiketiyle yayımlanan ilk albümüyle karşımıza çıktı.


İyi bir şarkıcıyı fark etmek için tek bir şarkı bile yetebiliyor ve çoğu zaman yanılmıyorsunuz. Bu ilk albümün en büyük kârı bu… Son yıllarda pop müzik sularında böylesi doğru şarkı söyleyen, sesini bu kadar doğru kullanan kadın şarkıcı çok az çıkar oldu. Bundandır ki Ajda’nın, Nilüfer’in, Zerrin’in, Nükhet’in ’70 ve ‘80’lerdeki emsallerini 2010’larda göremiyoruz. Bu bile tek başına bu albümü dikkate almak için yeterli sebep.

Pelin Yılmaz bir de ciddi risk alarak girmiş albüm macerasına atılırken. İşi garantiye alıp, yıllardır ahbap olduğu müzisyenlere sırtını dayamak yerine, kendine farklı bir ekip kurmuş ve bu ekipte adını duyar duymaz tanıdığımız, yakından bildiğimiz çok az isim var. Yani bu albüm sadece Pelin Yılmaz’ı değil, beraberinde besteci, söz yazarı ve aranjör olarak farklı isimleri de lanse ediyor desek yanlış olmaz.


Albümde sekiz şarkı ve bir farklı versiyon var. İki şarkının söz ve müziği Okan Akatay’a ait, diğer altı şarkıda ise sözler Okan Akatay, besteler Elçil Gürel Göçtü imzası taşıyor. Elçil Gürel Göçtü daha önce Ebru Elver, Nadide Sultan ve Altay gibi isimlerin albümlerinde hem sesi, hem besteleriyle, hem de enstrümanist olarak yer almış bir müzisyen. Okan Atakay ise hem solist, hem vokal koçu, hem de besteci ve söz yazarı olarak on beş yılı aşkın bir süredir müzik dünyasının içindeymiş. Albümdeki düzenlemelerde Barış Özesener, Serkan Ölçer ve Bahadır Tanrıvermiş isimlerini görüyoruz. Bir şarkının düzenlemesinde ise Erdem Kınay imzası var.

Sadece künyeyi okumak bile albümde şarkıların toplama olmadığını, bir ekip çalışmasıyla ortaya çıkarıldığını göstermeye yetiyor ki Pelin Yılmaz sektördeki konumu itibariyle istese öbür türlüsünü de yapabilirdi. Haliyle albümde bir müzikal bütünlük de olmasını bekliyorsunuz. Ama işte o noktada kafalar biraz karışmış sanki. Şöyle ki…


Albüm, Latin esintili iki şahane şarkıyla başlıyor. “Kayboluyorum” ve “Çal Git”, Yıldız Tilbe’nin ilk albümünü anımsatan düzenlemelerle, gücünü melodiden ve sözden alan sade ve sıcak şarkılar. Özellikle “Çal Git” duygusunu yitirmemiş pop şarkılarını sevenler tarafından baş tacı edilebilir. Ne ki ardından gelen “Kime Ne” ve “Tül Perde” yüksek tempolu ama buna karşın bir parça eski stil düzenlemelerle albümün müzikal çizgisini başka bir yere çekiyor. Pelin Yılmaz’ın şarkıcı olarak kusursuz bir performans gösterdiği “Sebepsiz” ve ardından gelen “Kader” ise yine ‘90’lar çizgisinde, içinden alaturka-arabesk nağmeler de geçen daha düşük tempolu şarkılar.

Sonra yine epey eski stil bir hızlı şarkı olan “Çivi”yi dinliyoruz. Hemen ardından ise bu defa 2000’ler tadında bir slogan-marş şarkısı çıkıyor karşımıza: “Çok Şık”. Albümün sonunda ise “Kime Ne”nin “Radio Edit” versiyonu var. Belli ki düşük tempolu, inişli çıkışlı şarkıları sevmeyen radyolar ve kulüpler için bu şarkı yem olarak kullanılmak üzere seçilmiş ki böyle bir versiyona ihtiyaç duyulmuş.


Yani bütünde kararsız kalınmış, ne yardan ne serden geçilmiş gibi bir durum var albümün müzikal çizgisinde. Bana kalsa albümün tamamını ilk iki şarkının üzerinden kurmayı tercih edebilirdim. Bazı şarkıcılar ne söylese iyi söyler ve o yüzden ona hangi tarzın daha çok yakıştığını bir türlü kestiremezsiniz. Nükhet Duru öyledir mesela. Bu yüzden de her şeyi denemiş, biraz dağınık ve savruk bir albüm kariyeri yapmıştır. Buradan hareketle Pelin Yılmaz’ a en çok yakışanın ilk iki şarkıdaki seyir olduğunu kesin ve net söylemek mümkün değil belki ama en azından “kop kop kop” şarkıların solisti olmaması gerektiğini söyleyebilmek mümkün. Ki aslında bu albümde öyle şarkı yok; öyle düzenlemeler var sadece.


Yeri gelmişken, hem Okan Akatay’ı, hem de Ercil Gürel Göçtü’yü tebrik etmek lazım zira hem melodik güçleri hem de derli toplu, Türkçesi düzgün, hikâyesi doğru kurulmuş şarkı sözleriyle imza attıkları şarkılar, birçok “şöhretli ve popüler” besteci ve söz yazarının son dönemde ortaya koyduğu işlerden çok daha iyi.

D Tale Art tarafından çekilmiş gül yapraklı Pelin Yılmaz fotoğrafları, albümün albenisi ve görsel estetiği yüksek bir kapak tasarımını da beraberinde getirmiş ama kartonet içindeki siyah beyaz fotoğraflar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Bakmayın siz benim şunca vıdı vıdı yaptığıma. Bir ilk albüm olarak hiç de fena değil “Bende Ne Varsa”. Özellikle ‘90’lar Türk popu “sound”unu sevenlere tavsiye olunur.

EMRE ASLAN – “BİRDENBİRE”


Çocukluğu Antalya’da geçen Emre Aslan’ın müzikle mesaisi de o yıllarda başlamış. İstanbul’da üniversite eğitimi alırken de çeşitli gruplarla çalışan, müzik yazıları yazan Aslan, mezuniyet sonrası mimar olarak çalışmaya başlamış ve bu nedenle gittiği ve bir süre yaşadığı Moskova’da da çok uluslu bir müzik grubunda solistlik yapmış. Ancak 2009 yılından itibaren müziğe daha fazla zaman ayırmaya ve albüm yapmaya karar vermesi ile birlikte çalışmalarını hızlandırmış. O zamana dek sadece kendisi için yaptığı şarkılarını ortaya çıkarmış ve onlara yenilerini eklemiş. Emre Aslan’ın ilk albümü “Birdenbire”, geçtiğimiz günlerde 3 Adım Müzik etiketiyle yayımlandı.


On şarkı ve bir de farklı versiyonun bulunduğu albümde bütün şarkıların söz ve müzikleri Emre Aslan’a ait. Düzenlemeleri ise Alper Gemici yapmış. Aslan’ın kendine ait bir stili var bu stili günümüz Türk popu standartları içerisinde konumlandırmak pek mümkün değil. Zira yüzü daha batıya dönük, hem şarkı sözleri hem de melodik yapılar anlamında “daha pop” bir pop müzik bu. Yani aslında olması gerektiği gibi… Bugüne dek birçok albümde müzisyen olarak adı geçmiş ama en çok da Mabel Matiz’in ilk albümündeki düzenlemeleriyle dikkatleri üzerine çekmiş ve geçtiğimiz yıl kendi grubu Majeste ile karşımıza çıkmış olan Alper Gemici, bu albümde bir aranjör olarak Emre Aslan’ın kendine has müziğini son derece doğru işlemiş. Mabel Matiz de farklı bir müzik yapıyordu ve Gemici’nin oradaki düzenlemeleri bambaşkaydı mesela. Piyasadaki birçok aranjörün her şarkıcı, her albüm, her şarkı için birbirine benzer düzenlemeler yaptığı düşünülürse, bu tek başına çok kıymetli ve altı çizilmesi gereken bir şey.


Albümdeki şarkıların en önemli farkı, alışageldiğimizden farklı olarak hemen hemen hiçbir alaturka/arabesk motif barındırmaması… Yer yer ud, klarnet, cura gibi Türk sazları kullanılmış kullanılmasına ama bunlar da birer renk sazı olarak kalıyor ve baskın çıkmıyorlar.

Albümde akılda kalıcı melodisi ile “Tercihini Yap” ve enteresan sözleriyle “Benim Adım İstanbul”, ilk dinleyişte kulağa yer eden şarkılar. Pop-“rock” çizgisindeki “Rol Model” ve ilk klip şarkısı olarak seçilen “Birdenbire” de dikkat çekiyor. Defne Joy’un ölümünün ardından ona ithafen yazılmış “Defne” de öyle. “Kalbimi Çalanlar” ve “Prenses” ise onların ardından geliyor.


Emre Aslan’ın şarkıcılık tekniği açısından (en azından Türkçe şarkılarda) biraz daha yol almaya ihtiyacı var ki bir ilk albüm için bu göz ardı edilebilir bir ayrıntı. Buna karşın şarkı yazarlığı konusundaki mahareti ve kendi şarkılarına ses veriyor olması şimdilik bu açığı kapatıyor. Mimarlıktan gelen disiplinli bir estetik kaygısının ve detaycılığın albüm bütününde, hem görsel, hem de müzikal açıdan kendini hissettiriyor olduğunu da söylemem lazım. İşin tamamında göz önünde olan belirgin titizliğin ve özenin biraz da maddi imkânlar doğrultusunda şekillendiği muhakkak. Yoksa Babajim gibi, İskender Paydaş gibi stüdyolarda albüm kaydetmek ilk albümüne soyunan her müzisyenin altından kalkabileceği bir şey değil. Zira albümün Çağlar Türkmen tarafından yapılan “mix”i de son derece iyi.


İbrahim Özbunar tarafından çekilmiş fotoğrafların süslediği albüm kartonetinin tasarımı Semih Ceylan tarafından yapılmış. Bu aydınlık, ferah ve sade tasarım albüme yakışıyor.  (Yalnız albüm kartonetinde adresi verilen resmi internet sitesine erişilemiyor; onu da söylemeliyim.)

SELEN ERKMEN – “OH BE”


Selen Erkmen kendini bildi bileli şarkı söylemeyi, yazıp çizmeyi seven bir çocukmuş. İzmir’de doğmuş ama bir dönem ailesiyle birlikte Kahire’de yaşamış ve ilk solistlik deneyimini de oradaki okul müzik grubuna katılarak yaşamış. Üniversite yıllarında kendi şarkılarını yazmaya başlamış, bir süre de Berklee Müzik Okulu’nda caz vokal eğitimi almış. İlk albümü için kolları sıvadığında ise yolları müzisyen Cem Öcal’la kesişmiş. Cem Öcal bu albümün prodüktörlüğünü üstlenmiş ve albüm için kendi tabirleriyle bir “rüya takımı”nı bir araya getirmiş.


Evet, kabul etmeli ki, Ozan Doğulu, Aykut Gürel, Emre Irmak ve Tarık Sezer gibi isimleri bir ilk albümde bir araya getirmek kolay şey değil. Ozan Doğulu’nun yapım firması DGL ve sektörün majör firmalarından DMC de yapımcı olarak albüme etiket koyunca iddialı bir işle karşı karşıya olduğumuza dair bütün sinyaller verilmiş gibi. Nitekim başından sonuna dek son derece sağlam bir pop “sound”u, genç ve modern düzenlemelerle batılı bir iş dinler gibi dinlemek mümkün albümü. İyi müzisyenler çalmış, sağlam kayıtlar yapılmış, yani görünen o ki hiçbir masraftan kaçınılmamış.


Albümde on bir şarkı var ve tamamının söz ve müzikleri Selen Erkmen tarafından yazılmış. Erkmen çocuk yaşlarında “büyüyünce Yonca Evcimik olacağım,” dermiş. Sahiden de ses tınısı ve şarkıcılığı kıyas kabul etmese de müzikal içerik olarak Evcimik’in ‘90’lı yıllarda, “Abone” sonrası yaptığı işleri anımsatıyor albüm. Hal böyleyken, Erkmen’in yaşının çok genç olduğu da göz önüne alınırsa, hedef kitle kendiliğinden “teenage” olmuş sanki. Özellikle üç şarkı, “Asla”, “B.B.Ö.” ve “Oh Be” bu minvalde ilerliyor, ancak genel olarak albümün bütününde, yer yer Erkmen’in şarkı söyleyiş biçiminde ama özellikle de şarkı sözlerinde bir genç kızın dili ve duyarlılıkları kendini hissettiriyor.


Bu noktada albümün pazarlanması ile ilgili dinleyicinin kafasını karıştıracak bir durum ortaya çıkıyor. Albüm kartoneti, kapağı ve fotoğraflar kendi içerisinde son derece güzel, çok albenili ama albümün içeriğine kıyasla bir hayli ağırbaşlı. Oysa yukarıda da yazdığım gibi şarkılar ağırlıklı olarak daha genç ve eğlenceli bir çizgide seyrediyor. Dolayısıyla kapaktaki kız “Ah Nerede”yi, “Oh Be”yi söyleyen kız değilmiş gibi geliyor. Nitekim servis edilen ilk klip olan “Asla”da da böyle bir görsel uyumsuzluk vardı. Şarkıların enerjisi görselliğe doğru yansımayınca da pop müzikte fire vermek kaçınılmaz oluyor.


Buna karşın albümde “Dokun Bana”, Ölürüm Aşkım” ve “Yolun Sonu” gibi daha olgun şarkılar da var ki bence bu üçü albümün en iyi şarkıları. Zaten ikinci klip şarkısı olarak da “Ölürüm Aşkım” seçildi ve ülkenin çalkantılı gündeminde güme giden ilk klibin ardından farklı bir çıkış yolu denendi. Ancak burada da başka bir handikap var. Erkmen nota sektirmeyen, sesini teknik olarak doğru kullanan, iyi bir şarkıcı ama bu denli teknik doğruluk Türkiye’de dinleyici nezdinde pek kabul görmez malum. Biz en çok duygu, biraz da pürüz ve çapak seviyoruz solist seslerinde. Mesela “Ölürüm Aşkım”ı Yıldız Tilbe söylemiş olsa rahat “hit” olurdu ama Selen Erkmen’in sesi ve yorumuyla o etkiyi yaratacağını düşünmüyorum. (Selen Erkmen’in ikinci klibi hangi şarkıya çekelim diye bana bizzat sorduğunu ve benim o günlerde albümü henüz yeterince dikkatli dinleyemediğim için ona cevap veremediğimi düşününce burada bu ahkâmı keserken biraz ayıp ediyor olabilirim, bunu da söylemeden geçemeyeceğim.) 


Tabii popüler müzikte biri için doğru formül diğeri için yanlış olabilir, hiç umulmadık formüller bazen çok işe yarayabilir ya da formülsüz, hesapsız, kitapsız yapılmış bir şeyler, çok planlı bir şeylerin beş katı tutabilir, sevilebilir ve bütün bunları da zaman gösterir. Özetle Selen Erkmen’in eli yüzü düzgün bir albümle, iyi bir başlangıç yaptığını söylemek mümkün. Belki biraz daha vurucu şarkılar ve kariyer stratejisi açısından biraz daha akılda kalıcı hamleler lazım. Donanım olduktan sonra, biraz daha deneyimle birlikte onlar da mutlaka kendiliğinden gelecektir zaten.  

HAZİRAN 2014

14 Haziran 2014 Cumartesi

Dinlediklerim

MUSTAFA BOZKURT – “YOL”


Esinlenme, etkilenme, ilham alma, sanatın her dalında bir çıkış noktası olabilir. Önünde bir örneği, daha önce yapılmışı, eşi benzeri olmayan bir şey yaratmak/üretmek/ortaya çıkarmak dâhilere mahsustur. Aksi takdirde her üretenin ama bir ama birden fazla çıkış noktası, ilham kaynağı vardır. Şarkıcılıkta da böyledir bu. Çoğu zaman etkilenme, hatta taklitle başlar şarkı söyleme macerası ve zamanla kendi yolunu ya bulur ya bulamaz. Ama kesin olan bir şey var ki taklitten öteye geçemeyenlerin taklit ettiklerini aşabildikleri görülmüş değildir. Örnek çok ama en belirgin olanlarını hatırlayalım gelin.


Kibariye ‘80’li yılların başında müzik dünyasına bir bomba gibi düştüğünde peşi sıra bir dolu onun gibi söyleyen isim sürüldü piyasaya. ‘90’larda çıkan ve nispeten daha başarılı olabilen Güllü de dâhil olmak üzere hangi birinin esamisi okunuyor şimdi? Ya Müslüm Gürses gibi şarkı söyleyenler? Mesela Hakan Taşıyan nerelerde? ‘90’larda Sezen Aksu gibi şarkı söyleyen genç kadın şarkıcılardan hangisi Sezen Aksu olabildi? Muazzez Abacı’nın tıpkı onun gibi şarkı söyleyen yeğeni Pınar Altınok da dâhil olmak üzere bir dolu taklidinden hangisi başarılı olabildi? Ya da İbrahim Tatlıses’in?.. Kayahan’ın yeğeni Erdinç vardı bir de; onun kopyası gibiydi adeta. Ona ne oldu mesela? Emrah’ın taklidi Emral’i gören var mı?


Demek ki neymiş; bir dönem her yaptığı taklit edilen Zeki Müren’in de dediği gibi, “taklitler aslını yaşatır” ve bir süre sonra unutulup gidermiş. Demek ki şarkıcılıkta esinlenme, ilham alma, öykünme (tıpkı sanatın tüm dallarında olduğu gibi) bir yere kadarmış.

Bu girizgâhın sebebi O Ses Türkiye yarışmasında ikinci sezonu birincilikle kapatan Mustafa Bozkurt aslında. Ya da onun nezdinde tüm benzeri yarışmalarda gördüğümüz taklit şarkıcılar. Bir taklit yarışması izler gibi izliyoruz o yarışmaları. Hatta çoğu zaman en iyi taklit edeni beğeniyor, ona oy veriyoruz. Bu tip yarışmalarda kaç tane “Islak Islak” söyleyen Barış Akarsu (haliyle aslında Cem Karaca) benzerini gördüm, sayısını bilmiyorum mesela. 


Erkeklerde ses rengiyle değil ama şarkı söyleme biçimiyle en çok İbrahim Tatlıses, o da olmazsa Ahmet Kaya, Müslüm Gürses, eğer popçuysa ağırlıklı olarak Tarkan’dan, kızlarda Ebru Gündeş, Sezen Aksu, şayet biraz yabancı müzik düşkünüyse Christina Aguilera’dan Beyonce’den yolu geçmeyene rastlamadım henüz. Sonuçta bunların büyük kısmı henüz yaşı çok genç, tecrübesi pek az hatta hiç yok şarkıcı adayları ve bundan daha doğal bir şey olamaz. Ama bu yarışmaların amacı en iyi taklit edeni değil, en özgün ve benzersiz olanı bulmak olmalı bence. Bu ayrı bir tartışma konusu elbette. Buradaki konu ise yarışmada şu veya bu şekilde birinci olmuş birinin albüm yapma safhasına geldiğinde ortaya çıkan sonuç.


Bir kere şunu söylemek lazım… İkinci bir Ahmet Kaya daha gelmeyecek. Nasıl Cem Karaca’dan, Zeki Müren’den, Barış Manço’dan bir tane daha çıkmadıysa, Ahmet Kaya’dan da çıkmayacak. Etkilenen çok oldu; hatta bizatihi “özgün müzik” denilen tarzın ortaya çıkışında Kaya’nın büyücek bir payı var. Ama mesele sadece Kaya’nın sesi ve şarkı söyleme biçimi değildi ki. Kaya’nın besteleri, şarkı sözlerinin çoğunda imzası bulunan Yusuf Hayaloğlu’nun dünya görüşü ve bunu ifade biçimi, başta Atilla İlhan olmak üzere kimi şairlerin dizeleri ve dahi zamanın ruhuna uygun yapılmış ama bugün baktığınızda çoğu pek ilkel duyulan Osman İşmen düzenlemeleri bile Ahmet Kaya fenomeninin parçalarıydı. Tabii bir de onun o dönemde, Türkiye’nin o şartlarında müzik piyasasında durduğu yer, tavrı, duruşu vardı bu etkinin ortaya çıkmasında. Onlardan bağımsız olarak bizim durduğumuz yer, ülkenin ruh hali vardı bir de. Bugün ne o şartları yeniden yaratabilirsiniz, ne de sadece sesini taklit ederek ya da şarkılarını yeniden söyleyerek o etkiyi sağlayabilirsiniz.


İşte Mustafa Bozkurt’un Avrupa Müzik etiketiyle yayımlanan ilk albümü “Yol”, içinde bu handikapı barındırıyor. Yarışmada da görüldüğü üzere Bozkurt, ses rengi olarak çok da benzememesine karşılık özellikle vurguları ve şarkı söyleme biçimiyle Ahmet Kaya etkisinde olduğunu gizlemiyor; hatta bunu yarışmayı kazanmak için bir koz olarak bile kullanmış (ya da ona öyle dikte ettirilmiş) olabilir. Bunu da anlayabiliriz. Ama söz konusu albüm olunca işin rengi değişiyor. Çünkü bu albümde bir Ahmet Kaya şarkısı yok ama Kaya şarkılarının düşüncesi, fikri, bilgeliği, ruhu da yok. “Eski günlere yazılan isyan şarkıları”, “şehrin dört bir yanında ihanetler”, “özgür yarınlar” filan gibi klişeler var birkaç şarkıya serpiştirilmiş kırıntılar olarak ama bütünde İbrahim Sadri şiirleri tadında aşk şarkıları var bu albümde. Derdi ne, siyasi duruşu ne ya da bir derdi ve siyasi duruşu var mı, o belli değil. Hal böyle olunca da ortaya çıkan şey içi boşaltılmış bir Ahmet Kaya benzerliğinden öteye gitmiyor.

 
Elbette bunun da bir alıcısı var, olacaktır; olsun da. Ama burada Mustafa Bozkurt’a düşen bir an önce kendi tavrını bulması ve vakitlice taklitten uzaklaşması olmalı. Çünkü ağır abi tavrı, efendi duruşu, buna mukabil sıcak ve ekranın, kameranın seveceği bir yüzü, fiziği ve dokunaklı bir sesi var Bozkurt’un. Yani yarışmada birinciliği almasından da görüldüğü üzere memleketin kolaylıkla sevip bağrına basacağı bir isim olmaması için bir sebep yok. Ama ben üstelik Ahmet Koç gibi usta bir müzisyenin müzik direktörlüğünü yaptığı, İsmail Soyberk gibi Eyüp Hamiş gibi ehil isimlerin enstrümanlarını konuşturduğu, belli ki para ve emek harcanmış bu albümü bağrıma basamadım, hatta dinlerken bir parça sıkıldım. Yine de Bozkurt’un bir sonraki albümünü bekleyeceğim.

ERKAM AYDAR – “DUYGULARIM”



Yetenek yarışmaları çok uzun senelerdir yapılıyor memlekette ama bu yarışmaların yıldız adayları yaratmaya başlaması henüz çok yeni. O Ses Türkiye’nin ilk birincisi Oğuz Berkay Fidan iyi bir mesafe kat etti örneğin. Avrupa Müzik tıpkı onun gibi, ikinci birinci Mustafa Bozkurt’un da arkasında duruyor ki majör bir müzik firmasının bu desteği, yolun çok başındaki bu isimler için az şey değil.

Geçtiğimiz günlerde de yine O Ses Türkiye’nin ikinci sezonunda adını duyuran Erkam Aydar’ın ilk albümü “Duygularım”, Musicom etiketiyle yayımlandı.


Erkam Aydar yarışmada daha ziyade arabesk şarkılar söyleyerek adından söz ettirdi ve yarışma süresince birinciliğe en yakın adaylardan biri oldu. Üstelik bu tip yarışmalarda yarışana büyük avantaj sağlayan ve SMS oylarını bir mıknatıs gibi çeken yakışıklılık averajına sahipti. Nitekim yarışmada birinci olamadı ama yarışmadan sonra “Adını Kalbime Yazdım” adlı televizyon dizisinde önemli rollerden birinde oynayarak profesyonelliğe şarkıcı olarak değil, oyuncu olarak adım attı. Dizi çok uzun ömürlü olmadı ama Erkam’ın hayran kitlesini arttırmasında epeyce faydalı oldu. Zira 13-14 hafta boyunca ekranda tam da yağız Anadolu delikanlısı imajı ile örtüşen bir rolle boy gösterdi. Nitekim Mahsun Kırmızıgül’den Özcan Deniz’e, Alişan’dan Onur Şan’a uzanan böyle bir portföyümüz var yıllardır.


Şayet Prestij Müzik bugün aktif olsaydı, Erkam Aydar’ın o çatı altına girmesi şaşırtıcı olmazdı zira tam da o ekolün 2010’lu yıllar versiyonu olmaya aday. Yaşı çok genç ama o da bir taraftan ağır abi, racon kesen mahalle delikanlısı  ama bir taraftan da şehirli. Üniversite öğrencisi mesela ve sinema televizyon bölümünde okuyor. Haliyle ilk klibinin yönetmenliğini de kendisi yapmış. E ileride Özcan ya da Mahsun gibi film ya da dizi çekerse de şaşırtıcı olmaz.


Erkam Aydar’ın ilk albümünde yedi şarkı ve bir de farklı versiyon var. Albümün çıkış şarkısı “Allah Allah”, herkesin bildiği üzere söz ve müziği İbrahim Tatlıses’e ait bir ‘80’li yıllar arabesk “hit”i. Bu şarkıyla çıkış yapmak iyi bir fikir olmuş ve şarkı Erkam’a yakışmış. Genel olarak albüm repertuarının doğru seçimlerden oluştuğu da söylenebilir. Söz ve müziklerinin Esin Alp’in yazdığı “Âleme İnat” ve “Korkak”, bir Bahtiyar Özdemir şarkısı olan “Emanet”, bugünün arabesk anlayışına uygun, türün meraklılarının sevebileceği şarkılar. 



Albümdeki bütün düzenlemeleri de yapan Doğu Kılıç’ın söz ve müziğini yazdığı “Duygularım” diğer şarkıların arasında bir parça daha öne çıkabilir. Şarkının içinde Erkam’ın kendi yazdığı şiiri seslendiriyor olması da böylesi şiirli şarkılar sevenlerin hoşuna gidecektir. Ancak ticari açıdan bakıldığında albüme hem söz ve müziği hem de sesiyle konuk olan İsmail YK’nın varlığı “Nasıl Mutluluklar Dilerim” şarkısını da albümün “hit”i yapabilir. Ben yıllardır ne yapsam İsmail YK’nın şarkılarını da sesini de sevemeyenlerdenim; bundandır ki bu albümde en az sevdiğim şarkı bu oldu. Ama sevenleri bayram edecektir; ona şüphe yok.

Söz ve müziği Erkam Aydar’a ait “Ankara mı İstanbul mu?” eğlenceli bir Ankara havası olarak albümün bütünündeki en güleç, en sıcak ve en hareketli şarkı. Albümün sonunda ise “Emanet” adlı şarkının akustik versiyonu var.


Erkam Aydar’ın genç yaşına rağmen yorgun ve pürüzlü bir sesi ve detone olmaya çok müsait bir şarkı söyleme biçimi var ki yarışmadaki canlı performanslarını izlediğinizde (her ne kadar jüri nedense duymasa da) sık sık detone olduğu görülüyor. Albümde bu sorun bir şekilde giderilmiş haliyle ama parça parça okunmuş yerler kendini çok belli ediyor. Mesela “Emanet”in nakaratında her cümlenin ayrı okunduğu o kadar beli ki, şarkıyı adeta iki ayrı söylüyor gibi geliyor kulağa. Henüz yirmili yaşlarında bir şarkıcı adayının stüdyoda bir şarkıyı baştan sona söyleyememesi olacak şey değil. Erkam’ın kendini bu konuda geliştirmesi, sesini doğru kullanmayı bir an önce öğrenmesi gerekiyor. Biraz eğitim ve egzersizle sesinin çok daha parlak çıkması, şarkıları çok daha rahat söylemesi mümkün zira.


Bu arada yeni sezonda yeni bir diziye başlayacağını haberini okudum internette. Oyunculuğunun mu şarkıcılığının mı ön plana çıkacağını zaman gösterecek galiba. Yine de Erkam’ın sahip olduğu avantajlarla yeni nesil arabesk şarkıcıları arasında kendine bir yer açması çok mümkün. Zira bu kulvarda birçok şarkıcı koşuyor ama henüz yeni bir yıldız çıkmadı hâlâ.

SEYDİ – “BİR MEVSİM”


Seydi’nin yarışma macerası ve peşi sıra gelen albümleri yeni değil aslında. Ancak geçtiğimiz günlerde ikinci albümünden “Gözlerin Doğuyor Gecelerime” şarkısına klip çekti ve ben klibi izlerken “kim bu?” diye düşünüp araştırınca onun da bir yarışma ile yola başladığını gördüm. Nasılsa kaçırmış, es geçmişim ama bu yeni klibi vesile ederek yazmaya karar verdim, zira dikkatlerden kaçmaması gereken bir isim Seydi.


Tunceli’de doğmuş, endüstri meslek lisesinden mezun olduktan sonra bir süre İzmir’de küçük mekânlarda sahneye çıkmış, sonra başka meslekler denemiş, sonra iki yıl kadar Fransa’da yaşamış. Dönüp dolaşıp yolu müzikle kesişmiş ama, nitekim bir gün birlikte çalıştığı müzisyen arkadaşları ona TRT’de başlayacak bir yarışma programından bahsetmişler. O da katılmış. 2008-2009 sezonunda yayınlanan ve jüri üyeleri arasında Zerrin Özer’in de yer aldığı Sen Türkülerini Söyle yarışması Seydi’ye şans kapılarını açıvermiş. Yarışmanın onuncu haftasında elenmiş ama bu deneyim ona Zerrin Özer gibi bir ismin desteğini kazandırmış. Nitekim bu destek, 2009 yılında Özer’in prodüktörlüğünde bir albüm çalışmasını beraberinde getirmiş. “Car-ı Yek” adını taşıyan ve beş şarkıdan oluşan bu mini albüme Zerrin Özer prodüktörlük yapmakla kalmamış, sesiyle de konuk olmuş.  


Hikâye böyle başlıyor ve 2012 yılında Seydi bu defa biraz daha profesyonel bir albümle dinleyici karşısına çıkıyor. İşte Zeki Müren’in sesinden sevdiğimiz “Gözlerin Doğuyor Gecelerime” de “Bir Mevsim” adını taşıyan ve Seyhan Müzik etiketiyle yayımlanan bu albümde yer alıyor.


Seydi’nin bu yeni klibini fark edince, peşi sıra başka kliplerini, yarışma performanslarını izleyip, sonrasında da albümlerini dinledim. Daha ziyade halk müziği ağırlıklı, yer yer özgün müzik ve arabesk şarkılar da içeren bir tarzı var ve bu tarz içerisinde son zamanlarda duyduğum en iyi yeni ses. Özellikle vurguları, notalara ve kelimelere basış biçimi nice profesyonelden daha iyi… Sesinde yer yer Müslüm Gürses, yer yer Ahmet Kaya hatta tınısı hiç benzemese de bazı şarkılarda Cem Karaca etkisi hissediliyor ama hepsinin toplamında bir taklit ya da öykünme değil, kendine has bir üslup var. Elbette eğitilmemiş her sesin ve diyaframın bir kontrol ve denge problemi oluyor ki Seydi’nin de özellikle canlı perfomanslarında bu problem sıklıkla hissediliyor. Ancak buna karşın söylediği her bir şarkıya canla başla sahip çıktığı da bir gerçek. En azından dinleyene geçirdiği his bu yönde... Bu da bazen teknik olarak doğru şarkı söylemekten daha önemli ve kıymetli olabiliyor.


Hiçbir keşif için geç kalınmış değildir. Eğer bu tarzı seviyorsanız, Seydi’nin “Bir Mevsim” albümünü, özellikle albümle aynı adı taşıyan şarkıyı, sonra “Kara Gözlüm”ü, “Gözlerin Doğuyor Gecelerime”yi, “Pahalılık Alev Gömlek”i dinleyin. Biraz daha tanıtım ve profesyonel bir stratejiyle, Seydi’nin yakın gelecekte bu türün yıldızlarından biri olmaması için hiçbir sebep yok.

HAZİRAN 2014

7 Haziran 2014 Cumartesi

Yazmadıklarım

"Şunu niye yazmadınız, bunu ne zaman yazacaksınız?" sorularıyla sık çok karşı karşıya kalıyorum. Bazen hiç bir özel nedeni olmuyor oysa yazmamamın. Yazmayı istemediklerim oluyor evet ama yazmayı istediğim halde arada kaynayan albümler de oluyor. Yazarken kendini mecbur kalmış hissetmeyi sevmeyenlerdenim sanırım. Yine de fırsat buldukça, üzerinden zaman geçmiş olsa da, bir kenarda beklettiğim albümleri yazmaya çalışıyorum. İşte onlardan üç tanesi. 

BEŞİR BAYRAKTAR – “TESADÜF”


Beşir Bayraktar, Uzun yıllardır müzik piyasasının içinde olmasına karşın ilk albümünü yayımlamak için acele etmemiş. Nitekim bu albümün hazırlıkları da yaklaşık olarak bir 5-6 yıla yayılmış. Bayraktar’ın “Tesadüf” adı verilmiş ilk albümü kendi müzik firması olan KRL Müzik tarafından 2013’ün Eylül ayında piyasaya sürüldü.

Beşir Bayraktar albümünün hazırlık sürecinde yakın arkadaşlarından destek almış. Emre Kaya iki, Tan bir şarkı vermiş albüm için, Okan Akı ise düzenlemeleri yapmış ve ayrıca Nermin Akı ile birlikte yazdığı bir şarkıyla albüme besteci olarak da katkıda bulunmuş. Yanı sıra Bayraktar’ın kendi yazdığı beş şarkı ve bir de Mustafa Sırtlı imzalı türkü formunda şarkı var albümde. Toplamda albüm 10 şarkı ve bir de farklı versiyondan oluşuyor.


Majör firmaların yeni isimlere albümlerin prodüksiyon aşamalarında hemen hiç sahip çıkmadığı herkesin malumu. Herkes kendi yağıyla kavruluyor ve yağınızın (yani maddi imkanlarınızın) oranı doğrultusunda da adınızı ve müziğinizi ya duyurabiliyor ya da duyuramıyorsunuz. Beşir Bayraktar gözlemlediğim kadarıyla albüm piyasaya çıktığından bu yana kendince bir yol kat etti ve etmeye de devam ediyor. Bu zamanda bu kadarı bile başarı. Kaldı ki Bayraktar’ın albümü itibariyle de piyasaya yeni adım atan onlarca emsalinden daha iyi bir başlangıç yaptığı da söylenebilir.


Albümde dikkat çekici unsur öncelikle düzenlemeler. Çekirdekten yetişme bir müzisyen olan ve yılladır müzik piyasasında birçok işe imza atan Okan Akı’nın düzenlemeleri daha albümü ilk dinleyişte dikkat çekiyor. Tek başına “Buhran”ın düzenlemesi bile Akı’nın başka türlü bir müzisyen olduğunu hissettiriyor. “Her Şeyim” deki, “Kendini Yorma”daki piyano, “Şans”daki flüt, “Aşk Bir Anda Başlar”daki gitar ve yaylı partisyonları, “Tesadüf”teki trompet solo gibi detaylar aslında ortalama Türk popu standartlarında seyreden şarkılara farklı çeşniler katıyor albüm boyunca. Şenova Ülker’den Göksun Çavdar’a, Levent Altındağ’dan Nurhat Şensesli’ye albümde çalan usta müzisyenlerin bu çeşnilerdeki payı da cabası.


Beşir Bayraktar’ın şarkı söyleme ve sesini kullanma biçimi de albümün bir başka artısı. Zira ne Tarkan türevi feminen ve vibratolu ne de Gökhan Tepe türevi içli ve de fazla hisli şarkı söylüyor Bayraktar ki bu durum piyasadaki genç erkek popçuların büyük yüzdesinden farklı olmak demek.


Albümün bütünde kararında bir dozda Akdeniz müziği etkisi var. Buna karşın Beşir Bayraktar bir de “Narino” adında bir Karadeniz şarkısı seslendirip, memleketine selam göndermeyi de ihmal etmemiş.

Albümdeki şarkılar zamanla sevilip benimsenecek türden; daha ilk dinleyişte kulağa çarpan, kolay ezber edilecek bir “hit” yok. Bir tane olsun öyle bir şarkı olsaymış, her şey daha kolay olabilirmiş ama bazen zoru seçmek de bir tercih olabilir tabii. 

Mehmet Turgut’un fotoğrafları ve Berkcan Okur’un kartonet tasarımı bir parça kasvetli bir duygu yaratıyor; hatta dinlemeden önce kapağına bakıp bunun bir arabesk albümü olduğunu düşündüğüm de doğrudur. Dijital devirde bu bir dezavantaj mıdır değil midir bilemem ama albüm görselinin içindeki müziği doğru yansıtmadığı da bir gerçek.

SİMA SARIKAYA – “HAYDİ GEL BENİM OL (5+1) ”


Sima Sarıkaya’yı 1997 yılında yayımlanan ilk albümüyle tanımıştık. Bir ses yarışmasıyla başlayan müzik kariyerini orkestra solistliği ve vokalistlikle devam ettiren Sarıkaya, “Her Şeye Rağmen” adlı albümü ve aynı adlı şarkısıyla ‘90’larda tanış olduğumuz genç popçular arasında yerini almış ve hafızalarımıza yer etmişti. O yılları yaşayanlar dönemin gözde kliplerini çeken Abdullah Oğuz’un yönettiği ve İtalyan şarkıcı Al Bano ile manken Meltem Hakarar’ın rol aldığı, Central Park’taki buz pistinde çekilmiş o sıra dışı klibi ve Sima’nın etkileyici sesini muhakkak ki hatırlıyordur hâlâ.

Sonra ne olduysa oldu ve bir süre yurt dışında yaşayan Sima, 2010 yılına kadar ortalarda görünmedi. O yıl “Beni Bul” adını verdiği ikinci albümünü yayımladı ve 2013 yılının Kasım ayında ise bu kez bir mini albümle karşımıza çıktı. “Haydi Gel Benimle Ol (5+1)” adını taşıyan ve Elenor Müzik etiketiyle yayımlanan bu albümde, adından da anlaşılacağı üzere beş şarkı ve bir “remix” var.


Çokça Sezen Aksu, bir parça Yıldız Tilbe, bir parça Zeynep (ve o ekolden yetişen bir dolu kadın şarkıcı) duyuyorsunuz  Sima’nın şarkıcılık tekniğinde. Oysa sesinin müdanasız, hoyrat, tok ve güçlü bir tınısı var ve adı geçen isimlerden farklı bir yerde de anılabilir pekala. Mesela rahatlıkla “rock” söyleyebilir (ki sahnede söylüyormuş sanırım) ama elbette bu gırtlak nağmeleri ve bu vurgularla değil. Yani şarkı söyleme biçimi sesinin farklılığını sıradanlaştırıyor da diyebilirim, Sezen Aksu ekolünü sevenleri (ben de bütün bütüne sevmem diyemem üstelik) kızdırmayacaksam şayet.


Bu mini albüm farklı tür ve tarzlarda şarkıların ve düzenlemelerin bir araya getirilmesinden oluşmuş, sanki “bakalım hangisi tutacak” mantığıyla kotarılmış gibi. Albüm bir Sezen Aksu klasiği ve Aysel Gürel-Onno Tunç şarkısı olan “Haydi Gel Benimle Ol”la başlıyor örneğin. Dj Harun Erkezen tarafından yapılmış bir “remix” aslında bu. Nitekim albüm çıkmadan çok önce de internette yayımlanmış; hatta Erkezen’in “Şinanay” ve “Başka Bir Şey” için yaptığı “remix”leri de yine Sima seslendirmiş. Çok pahalı (en son model “loop”lar, “sample”lar satın alınarak yapılmış manasında) ve çok şatafatlı bir “remix” değil bu ama şarkıyı alt üst etmeyen ritmi ve gürültü barındırmayan, kulak yormayan sade altyapısı ile hem dans etmeye hem de dinlemeye çok müsait. Sezen Aksu 1984’de nasıl söylemişse, Sima da aynen öyle söylüyor şarkıyı; ne bir eksik, ne bir fazla. Bilmesem Sezen Aksu sanabilirdim; o derece.


Ardından genç bir bestecinin, Kadriye Kasap’ın söz ve müziğini yazdığı “Kör Bir Leylâ”yla bu defa Erkin Korayvari bir “arabesk-rock” kulvarına geçiş yapıyoruz. Ebru Gündeş söylese ve öyle düzenlense şahane bir arabesk şarkı da olabilirmiş aslında. Sima ise bu kez yırtıcı ve hatta handiyse öfkeli… Bu şarkıyı Zeki Salihoğlu düzenlemiş. Hemen ardından gelen “Unutulur”u da öyle. “Unutulur” gibi alaturka motifli, epeyce koyu kıvam hicranlı bir şarkıyı “rock” formuna oturtmak neresinden baksanız enteresan olmuş. Çok da iyi olmuş üstelik. İsmail Hakkı Yücel’in bestelediği bu şarkı ilk olarak onun sesinden ve onun yazdığı sözlerle plak yapılmıştı. Sonrasında aynı beste bu defa Şanar Yurdatapan’ın yazdığı sözlerle “Unutulur”a dönüştü ve ‘80’lerin hemen başında Banu’nun sesinden “hit”oldu. Şarkının bu yeni versiyonu bence bu albümün en büyük kozu olmuş.


Sırada bir başka genç müzisyenin bestesi var. İzmir’de yaşayan Agid Ekmen, “Hayal”in hem sözlerini yazmış, hem de beste ve düzenlemesini yapmış. Pop-arabesk kulvarında kolaylıkla “hit” olabilecek, iyi bir şarkı “Hayal”. Ekmen’in düzenlemesi ise tamamen elektronik. Albümün ismindeki “+1” de bu şarkının Zeki Salihoğlu tarafından yapılmış farklı düzenlemesi zaten. Bu ikinci düzenleme gerek alaturka kemanları, gerekse Emir Durmuş’un düet katkısı ile şarkının arabesk tarafını ön plana çıkarıyor. Bu arada şarkının Agid Ekmen versiyonunun “mix” ve “mastering”i de Ekmen tarafından ama muhtemelen bi “home studio”da yapılmış olmalı ki teknik olarak başarılı olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. Özellikle Sima’nın sesi sanki bir kutuya hapsolmuş gibi duyuluyor.


Albümde bir de anonim bir Rumeli türküsü olan “Arabaya Taş Koydum”un “pop-rock” düzenlemesi var. Müzik tarihimizin en cilveli kadın şarkılarından biri olan “Arabaya Taş Koydum”u, sanırım düzenlemenin de etkisiyle Sima alabildiğine sert söylemiş. Oysa “rock” yerine Balkan etkili, kıvrak bir düzenleme yapılsa çok daha iyi olabilir ve Sima’nın sesine çok daha yakışabilirmiş.

Özetle Sima’nın sesi başta olmak üzere eldeki bunca iyi malzeme daha doğru kullanabilir, ortaya ses getirecek bir albüm çıkarılabilirmiş ama bunu söylerken de bir yandan haksızlık etmekten korkuyorum zira herkes gibi Sima’nın da bu albümü kendi imkânlarını sonuna kadar zorlayarak yaptığı çok belli. Herkes daha iyisi olsun ister ve benim yaptığım gibi hariçten gazel okumak çok kolaydır ama bugünün şartlarında bu kadarını yapmak bile hiç kolay değil, onu da biliyorum.

Sadece bu albüm kapağı ve kartoneti anlamında değil; genel olarak Sima’nın makyaj stili başta olmak üzere, acilen bir imaj danışmanına var; onu da söylemeden geçemeyeceğim.

DEVRİM GÜRENÇ – AŞK-I DEVRİM”


Konservatuarda Türk müziği temel bilimler eğitimi alan Devrim Gürenç, sonrasında çeşitli şarkıcılara vokal yapmış, bir dönem halk müziği sanatçısı Erol Parlak’la çalışmış, sonrasında ise Yücel Arzen’le birlikte “Bir Aşk On Şarkı” adını taşıyan bir albüm çıkarmış. Gürenç’in ilk solo albümü “Aşk-ı Devrim”, 2013 yılında Arpej Müzik etiketiyle yayımlandı.


Şayet alaturka müziği üslubunca seslendiren kadın şarkıcıları sevenlerdenseniz Devrim Gürenç’in sesini ve yorumunu sevmemeniz için bir neden yok. Tavır olarak bir parça Melihat Gülses’i andıran, genellikle tiz seslerde dolaşmaktan çekinmeyen, buna karşın sakinliğini hiç yitirmeyen, Türkçe telaffuzu ve vurguları alabildiğine düzgün bir şarkıcı Devrim Gürenç. Albüm bir alaturka albümü değil belki ama bir pop albümü de değil. Popüler alaturka dediğimiz (hani daha ziyade Yeşilçam filmlerden aşina olduğumuz) ‘60’lar sonrası çizgisinde şarkılar da var, alaturka formunda pop besteler de. Albümün açılışında yer alan “Olsun Tanrım” tam da böyle bir şarkı mesela. Bu türde yazdığı şarkılarla son dönemin dikkat çeken bestecilerinden biri olan Aysuda Ülkü Zeren imzalı bir şarkı bu ve düzenlemesi Özgür Yedievli tarafından yapılmış. Diğer şarkıların düzenlemelerinde ise Selim Çaldıran imzası var. Aysuda Ülkü Zeren’in albümdeki bir diğer bestesi ise “Kısır Döngü” adını taşıyor.

Tıpkı daha önce duyduğumuz şarkıları gibi, bu iki şarkı da gösteriyor ki Sibel Can gibi Ebru Gündeş gibi alaturka-arabesk kulvarının birinci lig şarkıcılarının besteci olarak Aysuda Ülkü Zeren’i bir an önce keşfetmesi gerekiyor. Ben kendi adıma böylesi bir buluşmayı heyecanla bekliyorum.


Albümde iki de Suat Sayın bestesi var. Bunlardan biri sözleri Ali Tekintüre tarafından yazılan ve ilk kez 1989 yılında Sayın’ın kendisi tarafından seslendirilen “Dilek” adlı şarkı, diğeri ise Sayın’ın ölümünden önce Sadegül ile birlikte yaptığı düet albümde yer alan “İstemem Hiç Sevme Beni”. Bu ikinci şarkının Ahmet Selçuk İlkan tarafından yazılan sözleri, ‘80’lerde Müslüm Gürses, Gökhan Güney, Biricik gibi isimler tarafından seslendirilen “İstemem Sevme Beni” adlı şarkının sözleri ile bir iki küçük fark dışında neredeyse birebir aynı ama o plaklarda söz yazarı Yılmaz Tatlıses gözükürken, bu albümde İlkan gözüküyor; bilmem neden.


Devrim Gürenç’in bu ilk solo albümünde daha önce adlarını sık duymadığımız genç bestecilerin şarkılarına da yer verilmiş. İlk dinleyişte kulakta yer eden ve nitekim albümün klip şarkısı olarak da seçilen “Adını Koydum Yalancı” söz ve müziği Ertuğrul Sağlam’a ait bir şarkı. Söz ve müziği Onur Nak’a ait “Güller Dikensiz Olmaz”da eski Yeşilçam filmlerinin tadını bulmanız mümkün. Hürol Herkesecan tarafından yazılmış “Çok Zor” ise tam bir ‘70’li yıllar Emel Sayın şarkısı gibi tınlıyor. Sacit Oktay ise “Özür Diliyorum” adlı şarkının söz ve müziğini yazmış. Aslında bir doktor olan Oktay, yaş itibarıyla “genç besteci” kategorisinde sayılır mı bilemem ama onun da adını bir albümde ilk kez görüyoruz sanırım.


Ve albümde bir de dizi şarkısı var. 2006 yılında Show TV’de gösterilmeye başlanan ama çok uzun ömürlü olamayan “Rüya Gibi” dizisinde Cem Yıldız tarafından seslendirilen “Koyu Kara”, daha sonra dijital platformlarda yayımlanan dizi müzikleri albümünde de Yıldız’ın sesiyle yer almıştı. Sözleri Mehmet Bilal Dede’ye, bestesi Cem Yıldız’a ait şarkıyı bu defa Gürenç’in sesiyle dinliyoruz bu albümde.

Çok etkili ve dikkat çekici olduğu söylenemeyecek, Ahmet Ergun Işık tarafından çekilmiş fotoğraflarla süslü ve Ömer Akyel imzası taşıyan kapak ve kartonet tasarımı ile piyasaya sürülen albüm, aslında popüler müzikte pek de fazla albüm yapılmayan bir türün özen gösterilerek hazırlanmış, iyi bir örneği. Meraklılarının es geçmemesi lazım.

HAZİRAN 2014

1 Haziran 2014 Pazar

Nazan Öncel Röportajı

Nazan Öncel, yeni albümü "Bazı Şeyler"de yine incelikli aşk hikâyeleri ve derin bir hayat bilgisi sunuyor dinleyene... Biraz eğlendiriyor, sonra bir tokat atıyor... Hayatın kendisi gibi...


"Aşk olsun sana; bilmez misin be Müslüman, aşk olmadan devrim olamaz. En büyük devrimler aşkla yapılmıştır."