Bu Blogda Ara

30 Haziran 2015 Salı

Ses Dergisi Yazıları (Mayıs 2015)

35 YIL ÖNCE SES

1980 yılı. İhtilal kapıda ama müzik, magazin ve sinema dünyasının pek de umuru değil sanki. Tıpkı bugünlerde olduğu gibi, o günlerde de herkes ayrı havadan çalıyor. 35 yıl öncesinden Ses dergilerinin sayfaları arasında bir yolculuğa buyurun.

REKLAM KIZI BANU


O zamanlar Yugoslavya’ya bağlı olan Dubrovnik’de dünyaya gelen Liz Remka Rebronja, 12 yaşındayken ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç eder. Bu Yugoslav güzeli, daha çocuk yaşlarında güzelliyle dikkatleri çekip sinemaya adım atacak ve Banu Alkan ismiyle ‘80’lerin en popüler Yeşilçam yıldızlarından biri olacaktır. Oyunculuğa pek yeteneği yoktur ama o yılların Yeşilçam’ında bunun pek de önemi yoktur zaten.


Ses dergisinin sayfaları arasında kalmış bu fotoğraflar, bir iç çamaşır markasının reklamları için çekilmiş. Banu Alkan, reklam gereği “eşine ait” kırmızı bir erkek donuyla objektife çapkınca gülümsüyor. Diğer fotoğrafta ise bu defa aynı markanın geceliği ile yine şuh bir poz vermiş. “Afrodit”in bir ev hanımı olduğuna inanıp inanmamaksa size kalmış.

GİZLİ RANDEVU


Habere göre bir Ses okuru, Zeki Müren’in Levent’teki evine Orhan Gencebay’ın girdiğini görünce hemen dergiyi arayıp haber vermiş. Ses dergisi de durur mu, muhabir Tayyar Yıldız, bu gizli randevunun ardındaki sırrı ortaya çıkarmak için soluğu hemen Zeki Müren’in evinde almış.


Aklınıza yanlış bir şey gelmesin. Bir baskın sonucu ortaya çıkan bu randevuda iki müzisyen oturmuş, birlikte neler yapabileceklerini konuşuyorlarmış meğerse. Zeki Bey diyormuş ki, “Orhan Bey benim için bir beste yaparsa haz duyarım. Hele müzikal bir filmde müzisyen iki kardeşi oynamak beni ne kadar mutlu eder bilemezsiniz.”


Orhan Gencebay da şöyle cevap vermiş: “Evet paşam… En kısa zamanda sizin için bir beste yapacağım. Söz veriyorum, eğer sizi bu kadar mutlu edecekse…”


Birlikte çalışırken poz vermeyi de ihmal etmemişler tabii. Gerçi bildiğim kadarıyla böyle bir müzikal ortaklık hiç kurulmadı ama Zeki Müren’le Orhan Gencebay’ın bir filmde iki kardeşi oynama fikri gayet enteresanmış; keşke olsaymış.

UÇTU UÇTU SERPİL UÇTU


‘70’lerin popüler şarkıcılarından Serpil Barlas, Amerikalı bir pilotla evlenince oraya yerleşmiş ve New York’da bir gece kulübünde sahneye çıkmaya başlamıştı. Hatırlarsınız, Serpil Barlas, ‘90’ların meşhur 900’lü hatlarında “en çılgın” Amerika anılarını, zencileri, Hollywood ünlülerini filan anlatmıştı sonra uzun uzun. İşte o anılar, o günlerden kalmadır.


Haberde Serpil Barlas Amerka’da neler yapıp ettiğini anlatmakla kalmıyor, kendisine özenen meslektaşlarına da fena ayar veriyor: “Amerika tutkunu sanatçılara tavsiyem olumsuz yöndedir,” diyor Barlas. “Hiç boşuna masraf edip, ümitlenip de Amerika’ya gelmesinler. Çünkü hiçbiri Amerika’da dikiş tutturamaz. Her şeyden önce çok iyi lisan bilmeleri gerekir. Ayrıca sürekli kalmaları yasal açıdan olanaksız… Eğer ki ben de bir Amerikalıyla evli olmasaydım, orada barınamazdım.”



Haberi süsleyen fotoğraflardan biri ise Serpil Barlas’ın Amerika’da sahneye çıktığı kulübün ilanı. Serpil Barlas, isminin İngilizce telaffuzu zor olduğundan olsa gerek, kendisine “Sugar Baby (Şeker Bebek)” lakabını uygun görmüş. Bunu da ilandan öğreniyoruz. 


MÜZİK GÜNDEMİ MAYIS 2015

KAYAHAN PLAKTA

2015 müzik ve sanat dünyamıza pek de uğurlu gelmedi. Ardı ardına çok kıymetli, çok özel, tabirin tam anlamıyla yeri doldurulamayacak isimleri kaybettik. Müzeyyen Senar, Fikret Şeneş, Erol Büyükburç, Yaşar Kemal derken, son olarak da Kayahan eklendi kayıplarımız arasına.


Kayahan’ın albümlerini ve onun imzası olan şarkıları dijital platformlarda bulmak mümkün değil. Zira hayattayken sürdürdüğü telif hakları mücadelesinin bir yansıması olarak şarkılarının dijital platformlarda satışına izin vermiyordu. Neyse ki albümleri CD formatında müzik marketlerde bulunabiliyordu.


Kayahan’ın en iyi şarkılarına imza attığı döneme ait albümlerinin yayın haklarını elinde bulunduran Yaşar Plak, bugünlerde bir sürpriz yaptı ve o albümleri plak formatında da satışa sundu. Plak meraklıları için Kayahan’ın “Siyah Işıklar”, “Yemin Ettim” ve “Odalarda Işıksızım” albümleri, müzik marketlerin plak raflarında artık.


Bu arada 2000 yılında yayımlanmış “Gönül Sayfam” adlı albümün plak baskısının, Kayahan’ın ölümünden sonra ikinci elde 900 liraya kadar ulaşan rakamlara satıldığını da söyleyeyim.


GELECEĞİN YILDIZLARI

Herkes müzik sektöründen dert yanıyor ama sektörde üretimin hızı hiç kesilmiyor. Hemen her gün yeni bir isimle, yeni albümlerle, şarkılarla karşılaşmak mümkün. Başarılı olan var mı derseniz, işte ona cevap vermek kolay değil. Artık öyle tek bir şarkıyla, bir gecede “star” olmak pek mümkün görünmüyor. Uzun uzun uğraşacak, tuğlaları tek tek öreceksiniz.


Son yılların en iyi çıkışını İrem Derici’nin yaptığı bir gerçek. Erkekler kulvarında ise Edis’in bir önceki paragrafta yazdıklarımı haksız çıkaracak bir biçimde, tek bir şarkıyla çok parlak bir çıkış yakaladığını söylemek mümkün. “Star” ışığı denilen şey kendini tek şarkıyla da gösterebiliyor işte böyle. Bu çok sık olan bir şey değil. Ancak “Benim Ol” şarkısıyla herkesin diline düşen Edis’in yolu çok açık, orası kesin.


Ömrü çok uzun olmayan X Factor yarışması ile adını duyuran İlyas Yalçıntaş da bir başka yıldız adayı. “İncir” adlı şarkısıyla dikkatleri üzerine çeken Yalçıntaş, pek yakında ilk albümüyle dinleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor.


Yakın dönemin dikkat çekici isimlerinden biri de İrfan Özata oldu. Bir tekli ve bir albüm yayımlayan İrfan Özata, sonrasında Sony Müzik’e transfer oldu ve bu aralar yeni şarkısı ile “Emir Büyük Yerden” ile adından söz ettiriyor. Farklı ses rengi ve şarkılarının yanı sıra, çok sayıda enstrüman da çalan bir müzisyen olmasının avantajıyla İrfan Özata, önümüzdeki yıllarda adını sıkça duyacağımız isimlerden biri haline gelirse şaşırmayın.

“DEMBABA DEMBABA”

Bir şarkı kitlelerin diline slogan/tezahürat olarak düşerse, üzerinden bin yıl da geçse unutulmuyor. Bugün stadyumlarda “I Love You Fener” şarkısını söyleyen kaç kişi, o şarkının aslında Ömür Göksel’in ‘70’lerde meşhur ettiği “Sevemem Artık” adlı şarkının melodisinden uydurulduğunu biliyor?

Gezi direnişi günlerinde dillerden düşmeyen “Sık Bakalım”ın, aslında Pınar Altınok’un söylediği çok sıradan bir alaturka-arabesk şarkıdan, “Dur Bakalım”dan türetildiğini de pek kimse bilmedi uzun zaman.


Bu sıralar “Dembaba” versiyonuyla herkesin diline yerleşen “Hangimiz Sevmedik”de ise farklı bir durum oldu. “Dembaba” tekrarları şarkının “intro” melodisi ile söyleniyor ama şarkının devamını da herkes biliyor. Öyle ki, Gürses’in 1994 yılında yayımlanan “Senden Vazgeçmem” adlı albümünde yer alan şarkı, bugünün birçok “hit”ini geride bırakıp dijital platformlarda haftalarca liste başı oldu.  


Popüler müzik tam da böyle bir şey… Neyin ne zaman, ne kadar sevileceğini kestirmek hiç kolay değil.

NEREYE GİDELİM?

Bahar geldi, festivaller yüzünü gösterdi. 2 Mayıs’ta Life Park İstanbul’da, Parkta Bahar Festivali var. Festivalde MFÖ , Şebnem Ferah, Sattas, Esin İris ve DJ Nadir Duman sahne alacak. 10 Mayıs’ta ise Küçük Çiftlik Park’ta, müzik, moda ve alışverişin bir arada olduğu ParkFest var. Festivalde The Dø, Kadebostany, Princess Chelsea gibi alternatif müzik grupları yer alıyor.


Balkan müziğinin tanınmış ismi Goran Bregoviç, 7 Mayıs’ta İstanbul Volkswagen Arena’da, 8 Mayıs’ta İzmir Container Hall’de birer konser veriyor.

Gitar tutkunları için, 21-24 Mayıs tarihleri arasında dört gün boyunca Cemal Reşit Rey konser salonunda devam edecek CRR II. Gitar Festivali, kaçırılmayacak bir fırsat. Festival kapsamında bir klasik gitar yarışmasının yanı sıra, Sinan Erşahin, Ricardo Moyano, Willam Anderson, Christian Lavernier ve Canizares gibi gitar virtüözlerinin resitalleri de var.


‘80li yılların o meşhur “L’italiano” şarkısıyla hafızalarımıza yer eden, o günlerde birkaç kez Türkiye’ye de gelen dünyaca ünlü İtalyan şarkıcı Toto Cutugno, 28 Mayıs Perşembe gecesi Cemal Reşit Rey Konser Salonunda, yıllar sonra ilk kez tekrar Türk dinleyicisinin karşısına çıkacak.


28 Mayıs gecesi için bir başka alternatif de ünlü keman virtüözü Itzhak Perlman’ın Zorlu Center PSM’de vereceği konser olabilir.

NİSAN 2015

26 Haziran 2015 Cuma

Atlas Röportajı


Tuna Kiremitçi, Burak Aldinç, Selim Öztunç, Hasan Köseoğlu ve Murat Kulaksızoğlu’ndan kurulu Atlas, 2013 yılında piyasaya çıkan ilk albümü “Selam Yabancı”dan iki yıl sonra, bu defa üç şarkılık bir mini albümle dinleyici karşısına çıkıyor. “Bir Uyumsuz Bulut” adı verilmiş bu albümü ve Atlas’ı konuşmak için grup üyeleriyle, Sony Müzik Türkiye ofisinde bir araya geldik.



20 Haziran 2015 Cumartesi

Nükhet Duru Röportajı (2015)


Nükhet Duru, “Aşkın N Hali” adı verilmiş yeni albümünde, Tanju Okan, Hümeyra, Selda Bağcan ve  Nilüfer gibi kendi döneminin şarkıcılarının yanı sıra, Şebnem Ferah, Halil Sezai, Cem Adrian ve Redd gibi bugünün popüler isimlerinin şarkılarını da söylüyor. Duru’yla hem yeni albümü, hem de ‘Nükhet Duru olmak’ üzerine konuştuk.


18 Haziran 2015 Perşembe

Yapraklar Düşerken

(FİKRET ŞENEŞ, EROL BÜYÜKBURÇ VE MÜZEYYEN SENAR’IN ARDINDAN…)


Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Tıpkı yattığı yerden gördüğü tek manzara olan ağacın son yaprağının düşeceği gün öleceğine inanan hasta kızın hikâyesindeki gibi. Son yaprak düştüğünde ölür müyüz bilmiyorum ama o ağaç bir daha hiç yeşermeyecek.


Bir kadın çıkıp tüm hayatını adadığı aşkına, tek bir adama, 40 yıl boyunca tüm ülkenin diline düşecek şarkı sözleri yazmayacak mesela. “Korkma bu akşam gelip çalmam kapını,” demeyecek. Biz o şarkıları tekrar tekrar dinlediğimizde, “Ne aşkmış be!” diyeceğiz sadece. Ne öyle aşklar görecek, yaşayacak, ne de öyle cümleler kurabileceğiz… Türkçemiz yetmeyecek her şeyden önce. Sonra da ifade kabiliyetimiz… Bir daha öyle bir kadın gelmeyecek.


Bir adam sadece “playback” yaparak iki şarkıyla dinleyici karşısına çıkacağı gece, pantolonun ütüsü bozulup da dinleyiciye saygısızlık olmasın diye, sahneye çıkacağı son dakikaya kadar otel odasında hiç oturmadan, ayakta dolaşmayacak. Kendinden on yaş küçüğün de, kırk yaş küçüğün de gözünün içine sevgiyle bakıp, “Güzel dostum,” diye hitap etmeyecek bir daha… Bir daha öyle bir adam gelmeyecek.


Hiçbir şarkıcı, bestecisinin karşısında uduyla bir defada çalıp söylediği şarkıyı ezberine alıp, kendi ruhunun, kalbinin, dilinin ve sesinin imbiğinden geçirip damıtarak tekrar söylemeyecek bestecisine. Kimse yemek yerken çatalını, bıçağını bırakıp, soluğunu tutup, gözlerini, kulaklarını alamamacasına dinlemeyecek hiçbir şarkıcıyı. Bir daha öyle bir şarkıcı gelmeyecek.


Fikret Şeneş’le hastalığının onu henüz elden ayaktan düşürmediği günlerde tanışmış, birkaç kez evine gidip gelmiş, oturup uzun uzun sohbet etme şansını yakalamıştım. Hayran olmaktan başka bir şey yapamıyorsunuz böylesi insanlarla tanışınca… Ya da ben yapamıyorum. Karşımdakinin bilgisi, görgüsü, kültürü, birikimi, her söylediğine, her anlattığına, her haline, tavrına sinmiş o derin bilgelik ve nezaket karşısında kendimi sıradan hissediyor, bu sıradanlığımı ele verecek bir pot kırmaktan, mahçup olmaktan korkuyorum. Yine de “Ne alabilirim, ne öğrenebilirim,” diye dinliyor, gözlüyor, izliyorum, bir yandan yıllardır yazdıklarıyla hayatımda bıraktığı izleri tek tek hatırlar ve haliyle hayranlığımı katlar, mucizelere inanırken.


Erol Büyükburç’la 2000’lerden bu yana defalarca bir araya geldik. Birlikte işler de yaptık. Ürkerdim ben ondan biraz. Çekinirdim diyelim ya da. Tıpkı Fikret Şeneş gibi o da sanki başka bir dünyanın, başka bir ülkenin insanı gibiydi. O yaşında, hiç körelmemiş o hafıza, o zekâ ve eskiyen bedenine inat eksilmemiş o enerjisi, insanüstü gelirdi bana bir yanıyla. Bunu yüzüne karşı söylemek iyi bir şey miydi, onu da bilmiyordum. Kabalık gibi de gelebilirdi. Narin, hassas, kırılgan, nadide biblolar gibiydiler onlar benim için. Elimi sürersem kırılacaklardı sanki.


En çok da Erol Ebi benim bilmediğimi varsayarak bana zamanında neler neler yaptığını anlatırken burkulurdu içim. Ne çok ihtiyacı vardı anlatmaya. Onu çoktan bir kenara itmiş, unutmuş, listeden nedense çıkarmışlara inat, ne çok kendini ifade etmek derdindeydi.   


Müzeyyen Senar’ı ise hiç tanımadım. Ama dedem demekti benim için Müzeyyen Senar. Dedemin plakları, rakı sofraları, anason kokulu, sigara dumanlı ‘70’li yıllar Üsküdar gecelerinin sesi, sedası demekti. Çocukken nasılsa aklıma yerleşmiş, birilerinin hiç yaşlanmayacağına, hiç ölmeyeceğine dair inancımın kalesi, belki de sebebiydi. Ben çocukken de yaşlıydı çünkü Müzeyyen Senar, ben yavaş yavaş yaşlanırken de… O değişmezdi. Ölmezdi de. O ölürse çocukluğum ölürdü, ‘70’li yıllar ölürdü, Üsküdar ölürdü…  



Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak… Yapraklar birer birer düşerken… Yerine yeni yeşil yaprakların açmayacağını bilmek canıma dokunuyor. Yutkunuyorum… Şarkılar da yalan söylüyor bazen. Geçmiş de tükeniyor. Ve hayat her zaman yenilemiyor bizleri…

MART 2015 

Karlos ve Yaren'in Sillesi


Müzik dünyasından kiminle konuşsam şikâyetçi... Malum konu; radyolar ve müzik televizyonları her şarkıyı, her klibi yayınlamıyor ve özellikle yeni isimler kendilerini, şarkılarını tanıtmak, duyurmak konusunda çaresiz kalıyorlar. Haksız sayılmazlar. Ben de çok yazdım, yazıyorum. Ama gelin görün ki hangi radyocuyla konuşsam, “İyi şarkı çıkmıyor, hit çıkmıyor,” diye dert yanıyor onlar da. Böyle bir kısır döngü içerisinde yuvarlanıp gidiyoruz hep beraber.

Fakat sonra ne oluyor? Beklenmedik bir şarkı çıkıp ortalığı toz duman ediyor ve bütün o şikâyetleri haksız kılıp, bütün klişeleri ters yüz ediyor.


“Yanarım”dan söz ediyorum, evet. Hani şu Ulan İstanbul dizisindeki Yaren ve Karlos karakterlerinin, yani Şebnem Bozoklu ve Erkan Kolçak Köstendil’in seslendirdiği şarkı. Bu yazının yazıldığı gün itibarıyla Kanal D’nin resmi Youtube kanalında 44 milyon 849 bin küsur kez izlenmiş şarkının klibi. Gayri resmi videoları saymıyorum bile. Öyle böyle bir rakam değil bu. 2014 yılı içerisinde popüler olmuş nice pop şarkısını katbekat katlayan bir rakam.


Aslına bakarsanız, “Yanarım”, gerçek bir şarkı bile sayılmaz. Arabesk şarkıların klişelerinden yola çıkılarak yazılmış ve o yüzden de abartılarak seslendirilmiş bir hiciv denemesi. Ne dijital platformlara servis edildi, ne CD olarak basıldı. Dizide yayınlanmasının dışında bir promosyon da yapılmadı. Ne Bozoklu ve Köstendil radyo radyo dolaştılar, ne lansman gecesi düzenlendi, ne de gazetelerde seri şeklinde röportajlar, haberler yapıldı. Radyolar çalmadı şarkıyı. Müzik televizyonları klibi saat başı döndürmedi. Ama ne olduysa oldu ve bu şarkı, yılın en çok dinlenilen ve sevilen şarkıları arasında başı çekiverdi birden. Kendiliğinden. Müzik sektörünün bir şarkı pazarlamak için kullanılan ritüellerinden geçmeden…


Bunu sadece Youtube verilerine dayanarak söylemiyorum. Çaldığım mekânda şarkıya gelen isteklerden, çalmaya başladığımda herkesin bir ağızdan, ezbere söylemesinden, yani bizzat sahada edindiğim izlenimlerden de yola çıkarak söylüyorum.

Diyebilirsiniz ki, şarkının popüler bir dizide yayınlanması da bir pazarlama taktiğidir. Dizilere bu maksatla verilmiş şarkılar için evet. Ama bu şarkının öyle bir durumu da yok ki. Dizi için yapılmış ve bu nedenle de aslında dizisinin dokusuna ve hikâye örgüsüne uygun olarak komik, hatta bir parça da absürd bir şarkı. Yani o kıstasla da değerlendiremeyiz.


Buna karşın “ama alt tarafı bir dizi şarkısı zaten,” deyip de geçmemek lazım bence. Bu meseleden çıkarılacak ciddi bir ders var çünkü müzik sektörü için. Karlos ve Yaren’den öğreneceğimiz önemli bir ders.

Demek ki neymiş; hit şarkının hiç öyle radyoya, klip kanallarına, promosyona, lansmana filan ihtiyacı yokmuş. Kendi kendine de alıp yürüyebiliyor, dile düşebiliyormuş. Demek ki neymiş; insanlar bir şarkıyı severse, onu dinliyor, seviyor, ezber ediyormuş. Demek ki neymiş; şarkılar insanlara zorla sevdirilemiyormuş. Devam edeyim mi? Bence gerek yok. Anladınız siz onu.    

Bence Karlos ve Yaren şaka maka müzik dünyasına ciddi bir sille attı bu şarkıyla. Şimdi şarkıcısından bestecisine, yapımcısından yayıncısına herkes oturup bunun üzerine bir kafa yormalı.

OCAK 2015

Ya Tutarsa Türkiye


Bir yandan çok kızıyor, eleştiriyor ama bir yandan da izlemeden duramıyoruz. Tuhaf bir şey… Gözünüz bir kere takılmayagörsün, ayrılamıyorsunuz başından ister istemez. Ne arasanız var çünkü. Hem şarkılar, türküler, hem şakalar, espriler, birbirine takılmacalar, hem hırs, rekabet, yerine göre entrika, hem de diz boyu ihtiras ve heyecan.
O Ses Türkiye’den bahsediyorum, evet.


Yakalanmazsam ne âlâ, ama eskaza yakalanırsam bir şekilde, ben de izliyorum elbette. Zaten izlemesem de yayınlandığı geceler Twitter’dan (en azından benim takip ettiklerimin yazdıklarından) ne olup bittiğini öğrenmek az çok mümkün oluyor. Mesele izlemek ya da izlememek meselesi değil. Ara ara da olsa izlemek lazım bence. Çünkü BBG başta olmak üzere, bugüne dek maruz bırakıldığımız tüm “reality-show”ların, yetenek yarışmalarının; özetle ana malzemesi sokaktaki sıradan insanlar olan televizyon şovlarının bize gösterdiği bir şey var. Ne mi? Biz! Farkında olarak ya da olmayarak, bir boy aynasına bakıyoruz o şovları izlerken. Ha beyaz camın önünde, ha içinde, hiç fark etmiyor. Anlatılan bizim hikâyemiz aslında. Nasıl mı? Şöyle ki…


Dönelim tekrar O Ses Türkiye yarışmasına. Ne güzel sesler duyuyoruz değil mi? Yarışmanın başka ülkelerdeki versiyonlarında da böyle. Bir şekilde sesini duyuramamış, kendini gösterememiş ama çok yetenekli ve çok hevesliler için bir çıkış kapısı olabilir mi? Kısaltılmış tek bir şarkıyla, o birkaç dakikada kendinizi gösterebilirseniz, evet. O kısmı biraz tartışmalı. Zaten Türkiye’de bu ve benzeri yarışmalardan öyle aman aman bir star da çıkmadı bunca yıldır. Çünkü müzik sektörümüz bir şarkıcıyı sıfırdan alıp zirveye çıkarabilecek güçte ve yeterlilikte değil. En azından bir süredir böyle bu ki bu da ayrı bir tartışma konusu. Yeteneği olanları bir kenara bırakalım şimdilik. Ya ihtirası, olmayan yeteneğinden önde gidenler?


Hani şu gittiği her mekânda peçeteye “Ben filanca şarkı söylemek istiyorum,” yazıp sahneye gönderen (genellikle de bunu kendileri için değil, arkadaşları için yapacaklardır; bahaneleri budur) ya da o kadar bile kibarlık etmeyip doğrudan sahnedeki şarkıcının elinden mikrofonu kapan, kırk yıllık arkadaşıymış gibi yanına gelip eşlik etmek isteyenler…

Hani şu İrem Derici’den tek eksiğinin arkasında zengin ve güçlü babaları, dayıları olmaması olduğuna kendini inandırmışlar (yine arkadaşlarının gazıyla tabii ki.) İki gitar tıngırdatıp, iki bilmem ne” studio” programı kurunca bilgisayarına, şarkı yazmaya başlayan, yine arkadaş arası toplantılarda yazdığı şarkıları söyleyip bu şarkılarla piyasayı sallayacağına dair arkadaş yorumlarına canı gönülden katılanlar.


Hani şu teneffüste sınıfta şarkı söylemekle, sahnede şarkı söylemeyi aynı sananlar… Hani şu şarkıcı olmak için “fırlama” ya da güzel/yakışıklı olmanın yeteceği sanrısına tamamen kendini kaptırmışlar.

Hangi birini sayacağını bilemedim. Daha da çok şey sıralayabilirim. Ama sadede gelelim…

O iş öyle olmuyor sevgili Türkiye. Sadece sesinizin güzel olması sizi şarkıcı yapmaz. Güzel olmanız da yapmaz. Ve ne acıdır ki yetenekli olmanız ve hatta eğitim almış/alıyor olmanız da yapmaz… Önce biraz zekâ… Hiç olmazsa biraz… Önce bir sesini ve görüntünü kaydet ve sonra dinle, izle mesela. Ben sahiden şarkı söyleyebiliyor muyum yoksa sadece karaoke mi yapıyorum? Şarkı söylerken nasıl görünüyor, nasıl duyuluyorum?


Biraz duyarlılık… Benden şarkıcı olur mu? Onlarca, yüzlerce, binlerce insanın önünde şarkı söyleyebilecek, onları etkileyebilecek güçte miyim? Cesaretim var belki ama gücüm var mı? Bu dışarı yansıyor mu? Nasıl görünüyorum sahnede? Kamera beni seviyor mu?

Biraz iç hesaplaşma… Beni izlemeye/dinlemeye gelen insanlardan ne farkım var? Bir farkım var mı? Olmalı çünkü, değil mi? Bir fazlam olmalı. O nedir mesela? Biraz sorgu sual…


Bakıyorum. İpini koparan gelmiş. Ama jüri öyle kibar ki… Milyonlarca izleyicinin önünde kimseyi küçük düşürmek istemiyorlar haliyle. “Sesiniz güzel ama bana enerji geçmedi,” filan diye kıvırıyorlar. Yani açık kapı bırakıyorlar. Öyle ki yarışmacı adayı kendini hiç sorgulamayacak. İlk fırsatta tekrar deneyecek. Çünkü kendinden bir yıldız çıkacağına emin. Jüri anlamadı. Ona göre öyle yani. Morali bozuldu ama inancı sarsılmadı. Değil kardeşim! Sen şarkıcı olma. Senden şarkıcı olmaz. Her şarkı söyleyenden şarkıcı olmaz. Ha ısrarcıysan çalış, çabala, uğraş önce bir. Kendini değiştir, şarkı söylemeyi öğren, sahnede durmayı öğren. Bir şey yap. Terin aksın biraz. Kimse durduk yere şöhret olmuyor. Kimsenin hayatı da bir gecede değişmiyor. Yok öyle bir şey. Bunu söylemek lazım yüzlerine… İbret olsun diye.


Bahis konusu yarışmada gördüklerim, gerçek hayatta gördüklerimden hiç de farklı değil aslında. Bu kifayetsiz muhterislik, bu herkesin her şeyi yapabileceğine olan derin ve sarsılmaz inancı, bu özgüven patlaması hayatın her alanında sıklıkla karşımıza çıkıyor artık. “Secret” ve benzeri öğretiler sayesinde bir şeyi elde etmenin yolunun sadece istemek olduğuna inanıyoruz nicedir. Çalışıp çabalamasak da olurmuş gibi geliyor. Oluyor mu peki? Sonuçlar ortada. Aynada görüyoruz.

Ben şahsen, yarışmada jürinin göremediğini, yani yarışmacının şarkı söylemeye başladığı andaki halini, tavrını, yüz ifadesini, mimiklerini ve jestlerini ekran karşısında görüyorum ya, o dakika veriyorum notunu. Gerçekten şarkı söylemek mi derdi, yoksa şarkıcı olmak mı, şöhret olmak mı, yoksa sadece yarışmada boy göstermek, ‘ya tutarsa’yı denemek mi? Hepsi o kadar açık ve net görünüyor ki… Katılanların hiçbiri bunları gizleyebilecek kadar profesyonel değil çünkü. Ve kamera bu, gözün göremediğini de gösteriyor pekala.


Yüzlerine söylemek lazım, evet… İbret olsun diye. Ve gerçekten bu işi yapabileceklerin yolunu kesmesinler, vakitlerini çalmasınlar diye… Bu ülkede birileri de ne kadar yırtınırsa yırtınsın, şarkıcı olamayacağını bilsin diye. Yani en azından ben jüride olsaydım derdim. Bu yazıyı da bunu demek için yazdım zaten.

KASIM 2014