Bu Blogda Ara

30 Temmuz 2015 Perşembe

20 Yıldır Candan

CANDAN ERÇETİN HARBİYE AÇIK HAVA TİYATROSU KONSERİ 29 TEMMUZ 2015


Bizim ses sanatkârlarımız, sahne performansı için bir sporcu gibi çalışmak, kondisyon tutmak gerektiğini pek bilmezler. “Her gün spor yapıyorum şekerim,” diyenini çok görürsünüz. Yapanı da vardır sahiden. Sporun da bir modası vardır zaten. Bir bakarınız “aeorobik,” bir bakarsınız “step”, bir bakarsınız “pilates”, o da olmadı “cardio” moda olmuş. İşte bizimkiler de modayı takip eder gibi severler genellikle sporu; e tabii bir de zayıflatsın, vücutlarını forma soksun diye. “Sahnede kondisyonum düşmesin, şarkı söylerken nefes nefese kalmayayım,” diye spor yaptığını söyleyen ya bir kişi olmuştur bugüne dek, ya iki.

Bu mevzu nereden çıktı şimdi? Candan Erçetin’in 2015 Harbiye Açık Hava konserini izledim çünkü. Ve konser boyunca en çok şunu söyledim: “Vay be kondisyona bak!”


Candan Erçetin spor yapıyor mu bilmiyorum. Ama ben sahnede şarkı söylerken nefesine bu kadar hâkim çok az şarkıcı izledim bu ülke sınırları içerisinde. O yüzden bir sürü başka şeyden önce bunu yazmak istedim.

Bu seneki konserin ayrı bir ehemmiyeti varmış Candan Erçetin için. Müzikte yirminci yılıymış. Daha doğrusu ilk albümüyle dinleyici karşısına çıkışının yirminci yılı… Nasıl bilmem? Tam dört senemi geçirmek üzere o uzak, çok uzak ve çok sıcak, bir tek ahbabımın bile olmadığı o şehre adım attığım 1995 Temmuz’unda, en çok üç kaset arkadaş olmuştu bana: Nazan Öncel’in “Göç”ü, Sezen Aksu’nun “Işık Doğudan Yükselir”i ve Candan Erçetin’in “Hazırım”ı. Her satırını, her notasını ezbere bilirim bu üç kasetin de. Öyle yakın dostumdur onlarla hâlâ.


Tabii aslında bakarsanız, reklam müziklerini, Eurovision maceralarını filan da katacak olduğumuzda, Candan Erçetin’in müzikte temiz bir 30 yılı var. Hatta Klips ve Onlar’la yapılmış bir albüm de var bu otuz yılın ilk on yılını kapsayan amatörlük kariyerinde. Ama ben de yirmi yılda bu kadar çok sayıda hafızalara kazınmış şarkıya sahip olsam, ben de dönüp “Ha Halley haha Halley”i hatırla(t)mazdım herhalde.


Konser repertuarı, geride kalan bu yirmi yılın bir özetini çıkarmak üzere çatılmış gibiydi. İlk Candan Erçetin “hit”i olan “Umurumda Değil”le başlaması boşuna değildi. Ve yakınlarda piyasaya çıkacak yeni albümden bir şarkı olan “Allı Yemeni (Pencere Açıldı Bilal Oğlan)” ile bitmesi de… Tabii ki “Bilal Oğlan” yeni bir şarkı değil ama yeni albüm de yeni şarkılardan oluşmuyormuş zaten. Bunu da konserde öğrenmiş olduk. Meğerse Erçetin’in “konsept” albüm zamanı gelmiş. Meğerse her beş sene de bir “konsept” albüm yapar imiş. Yaptığını biliyorum ama periyodunu takip etmemişim demek. Beşinci yılda Fransızca albüm, onuncu yılda Türk-Yunan şarkıları, on beşinci yılda aranjmanlar derken, yirminci yıla alaturka albüm denk gelmiş. “Bilal Oğlan”ın sebebi hikmeti anlaşıldı şimdi sanırım. (Bu yeni albümden başka şarkı tüyoları da var. Az sonra!) 


Konserin ilk yarısını sahne ışıklarında mora çalan ama sahnenin her iki yanındaki “led” ekranlarda basbayağı mavi görünen ışıltılı bir kostümle geçirdi Candan Erçetin. 12 kişilik orkestrası kelimenin tam anlamıyla “zımba” gibiydi ve bir an bile teklemedi, aksamadı, gümbür gümbür başladı, öyle de bitirdi. Konserin sonuna doğru öğrendik ki Candan Erçetin zaten yirmi yıldır aynı orkestra ile çalışır imiş. Bu uyumun, bu “plak gibi” çalışın açıklaması da buymuş meğer.


“Umurumda Değil”le başladığı konsere “Onlar Yanlış Biliyor”la devam etti Candan Erçetin. Zamanında kendi deyimiyle “kendi iç meselesi”yle halleşmek için yazdığı bu şarkıyı çok, pek çok severek bizim onu şaşırttığımızı söyledi. Sonra bu “iç meselesi” tabirini kimi şarkılarda tekrar kullandı. Şarkılarını biz sevelim diye yazmadığının altını özellikle çizdi. Sanırım onu en çok bu mutlu etmişti/ediyordu. Birileri sevsin, beğensin diye hesap gütmeden, iç dökerek yazdığı şarkıların sahiplenilmesi, karşılığını bulması. Kim mutlu olmaz ki böyle bir şeyden? Sanırım hesapsız şarkı yazmanın ne demek olduğunu bilmeyenler. Neyse…


“Yalan”, “Olmaz” ve “Elbette” ardı ardına geldi sonra. Her birince seyirci de eşliğini esirgemedi haliyle. “Elbette”yi de kendini avutmak için yazdığını anlattı. Bense tam o anda, sadece toprağı değil, ruhlarımızı da derinden sarsan o büyük deprem sonrası bu şarkının toplum üzerinde nasıl bir iyileştirici etki yaptığını düşünüyor, hatırlıyordum. Hayat dediğimiz şey “Yalan” ve “Elbette” arasında gelip giden yaşanmışlıklarımızdan, duygu ve düşüncelerimizden ibaret değil miydi aslında?


Sonra “Sensizlik” ve yarı Fransızca, yarı Türkçe söylediği “Le Meteque (Hasret)”, “Meğer” ve melodik yapısıyla “Meğer”in kan kardeşi “Kırık Kalpler Durağı”nı seslendirdi Candan Erçetin. “Kırık Kalpler Durağı” şarkısı Erçetin’i üzen bir şarkı olmuş; çünkü şarkının klibinde oynayan üç kişi ölmüş, bir kişi bir gözünü kaybetmiş, dahası klibin çekildiği Haydarpaşa Garı’nın bir kısmı yanmış. (Yangını biliyorum elbette ama diğerlerini bilmiyordum, sahiden enteresanmış.)


Ve işte Candan Erçetin, konserin tam bu noktasında alaturka albümünün haberini verdi ve orkestraya ilave olunan birkaç parça alaturka sazla birlikte albümde yer alan şarkılardan dördünü arka arkaya söyledi: “Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun”, “İçin İçin Yanıyor”, “Silemezler Gönlümden” ve “Unuttun Beni Zalim”. Bu sonuncusu zaten geçtiğimiz ay bir konser klibi olarak servis edilmişti. 


Kaldı ki Erçetin’in alaturka söylemesi de çok şaşırtıcı değil. “Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar”, “Bir Yangının Külünü”, “Unuttun Beni Zalim” gibi alaturka “cover”lar var diskografisinde. Bir de izleyenler bilir, başrollünü Beyazıt Öztürk’le paylaştığı “Yıldızların Altında” müzikalinde başından sonuna dek alaturka Yeşilçam şarkıları söylüyordu. Haliyle bu yeni projenin pek bir esprisi yok gibi. Gerçi “Aranjman” albümünün de bir esprisi yoktu ama Candan’ın bir bildiği vardır elbet. Ben kendi adıma konserin bu kısmında fazladan bir heyecan duymadım. Sanırım seyirci de duymadı ki Açık Hava’da enerji ve konsantrasyon biraz düştü o dakikalarda. Buna karşın Candan’ın bu şarkıları söylerken çok zevk aldığı da vücut dilinden anlaşılabiliyordu.


Ara verildiğinde konser boyunca tost kokularını üzerimize üzerimize üfleyen sağlı sollu büfelerden birine yanaştık bir kahve içelim diye. “Sigara içenler buradan aşağıya, buraya, ilerle ilerle!” şeklindeki nidalarıyla şehirlerarası otobüs terminali çığırtkanlarını anımsatan büfe satıcılarının emirlerine uyduk çaresiz. Bu büfeleri bir hale yola koymak neden mümkün değildir anlamam. Hem üçüncü sınıflar, hem de üçüncü sınıf bir büfeden beş kat fazla paraya satılıyor her şey.


Konserin ikinci yarısına beyaz, çiçekli bir elbise ve çıplak ayaklarla çıktı Candan Erçetin. “Söz Vermiştin”in arkasından son albümden “Yalnızlık” geldi. Sonra Candan’ın 2009 yılında yeniden söylediği Esmeray şarkısı “Unutama Beni” vardı sırada. Orkestra bu şarkıda kelimenin tam anlamıyla “pik” yaptı. Tüyleri diken diken eden bir düzenleme, icra ve yorum dinledik. Ardından yine son albümden “Güle Güle” ve peşi sıra da “Gamsız Hayat” geldi. Sonra Candan güldü. “Gülüyorum çünkü bu şarkıyı o kadar farklı sözlerle söylendi ki kaç defa, orijinal sözlerini neredeyse ben de unutacağım,” dedi. “Git”den bahsediyordu. Hani şu Beyaz’la haftalar boyu karşılıklı atıştıkları şarkıdan. Beyaz ve kendisinin yaptıkları bir yana, şarkının bir de internette farklı versiyonları olduğunu, bazılarına, özellikle de 112 Acil servis ambulans çalışanlarının yaptığına çok güldüğünü söyledi.


Pek kimse bilmez; bir de tersi bir durum var oysa. Candan Erçetin’in Cemal Safi’nin dizelerinden bestelediği bir şarkı bu. Aynı dizelerle yapılmış bir başka şarkı daha var. Hem de Candan Erçetin’inkinden çok daha önce. Orhan Gencebay’ın 1990 yılında yayımlanan “Utan / Dokunma” adlı albümündeki “Hadi Git” adlı şarkısı da aynı şiirle yapılmış bir başka şarkı. Erçetin şiiri bestelerken bunu biliyor muydu, bilmiyorum.

“Git” söyledikten sonra “Her an bir yerlerden Beyaz çıkacak diye korkuyorum,” dedi Candan Erçetin ve “Milyonlarca Kuştuk”la devam etti. “Melek”ten hemen sonra ise “Dalga” geldi. İkinci yarıda son albümden çok şarkı vardı anlayacağınız ama seyirci genellikle son albümün şarkılarına pek eşlik edemedi, eskilerde daha fazla reaksiyon verdi.


Bu konserde bilmediğimiz bir şey daha çıktı ortaya. Meğerse Candan Erçetin, Cep Sahne Akademisi diye bir oluşumla meşgulmüş bir süredir. Farklı meslek dallarında çalışan, ancak şarkı söylemek isteyen, müziği seven insanların bir araya geldiği, bir nevi bir “workshop” çalışması imiş bu, anladığım kadarıyla. İşte o oluşumun 22 kişiden oluşan korosunu davet etti sahneye Candan Erçetin. Hepsi farklı farklı ama siyah renkli kostümleriyle, farklı yaş gruplarından bir avuç insan doldurdu sahneyi bir anda. Ve Candan Erçetin konsere, onlarla birlikte devam etti. Önce “Sevdim Sevilmedim”, ardından “Vay Halime” ve “Ramo Ramo”yu birlikte söylediler. Daha doğrusu birlikte söyledik. Çünkü şöyle enteresan bir şey oldu; Candan bir onlara söz verdi, bir bize, yani seyircilere. Böylece sahnedeki koro ile salondaki seyirciler karşılıklı söylediler. Gereğinden uzun sürdü biraz ama yine de eğlenceli dakikalar yaşandı.

video

Sonra yine yakında çıkacak albümden iki şarkı vardı sırada: “Erkilet Güzeli” ve “Vardar Ovası”. Bu anlar, Candan Erçetin’in çıplak ayaklarıyla, gerçekten eğlenerek ve bunu bize hissettirerek sahnenin ortasında dans ettiği anlar oldu.    

Sonra yaklaşık bir yirmi dakika süren orkestra müzisyenlerinin tanıtım faslına geçildi. 12 müzisyenin her biri bir solo yaptı, küçük mizansenler ve esprilerle bu bölüm bir şova dönüştü. Mustafa Süder, Göksun Çavdar, Şafak Özdoğan, Nuri Irmak gibi her biri virtüöz derecesinde yetkin bu ekibin şovunu izlemek de eğlenceliydi; yine gereğinden biraz fazla uzun sürse de. Orkestranın bu bölümü yine “Git” şarkısına bağlaması ve şarkının bir kez daha değiştirilmiş sözlerle söylenmesi ise bir başka sürpriz oldu. Bu defa sözler gecenin anlam ve önemine uydurulmuştu:

“Bir büyük bir aileyiz, birbirimizi severiz, 
konu müzik olunca, yeri gelir kavga ederiz, 
ama günün sonunda, birlik olur, kenetleniriz, 
bir yirmi sene daha, inşallah konserler veririz, 
hep birlikte çalıp söyleriz.”


Ve gece, “Bilal Oğlan” türküsü ile sona erdi. Biz alkışladık, Candan Erçetin selam verdi ve gitti. “Bis” olmadı çünkü seyircilerin büyük kısmı arkalarından atlı kovalıyormuşçasına salondan çıkma telaşına düşmüştü. Her konserde olduğu gibi yine, konser başladıktan yarım saat sonra bile gelenlere, konser bitmeden salonu terk edenlere şaşırdığım ve kızdığımla kaldım. Böyle şeyler artık ayıp sayılmıyor ne çare; biz eskide kalmışız.

Başta da söylediğim gibi, bende konserin bıraktığı en derin iz, Candan Erçetin’in şarkıcılık performansı oldu. Enteresan bir gırtlak yapısı ve sesi var Erçetin’in. Şarkı aralarında konuşurken her an sesi kısılacakmış hatta kısılmış gibi geliyor kulağa. Albümlerinde de çok belirgin nefes sesleri hep rahatsız etmiştir beni. Bazen zorlandığı hissine kapılırım. Ama hiç öyle değilmiş. Ya da en azından o gece öyle değildi.


Bir de tabii, yirmi yılda ne çok şarkısını ezber ettiğimizi, ne çok anımıza, yaşanmışlığımıza ortak ettiğimizi toplu halde görmüş oldum. Erçetin’in fazladan hiçbir şova, atraksiyona gerek duymadan, sadece şarkılarını söyleyerek en çok konser salonu dolduran şarkıcılardan biri olabilmesinin sırrını da biraz çözdüm sanki. Konser gibi konserdi çünkü. Sadece iyi şarkılar, iyi çalınan, iyi söylenen şarkılar vardı (alaturkalar bir yana; onlar ne de olsa “konsept”.)


Açık Hava konserlerinin olmazsa olmazı sucuk ve köfte kokuları eşliğinde, en uzak mesafeye müşteri arayan taksilerin arasından Nişantaşı’na doğru dağılan kalabalık memnun ve mesut görünüyordu. Ben de öyle. Yoksa üç saatlik konserden sonra eve gidip gece uyumaya yattığımda, kulaklığımda niye yine Candan Erçetin şarkıları olsundu ki?

TEMMUZ 2015 

26 Temmuz 2015 Pazar

Ses Dergisi Yazıları (Haziran 2015)

49 YIL ÖNCE SES

Genç film yıldızı Fatma Girik, evinin yatak odasında “gizlice “nasıl görüntülendi? Gülriz Sururi’nin kaç kürkü, kaç pabucu var? Ayhan Işık’ın çıplaklığı adilik derecesine düşürmeyen rol arkadaşı kim? Tüm bu soruların cevapları 49 yıl öncesinin Ses dergilerinde saklı. 1966 yılında bir gezintiye buyurun.

FATMA SERESERPE



Ses dergisi muhabiri, Fatma Girik’in evinin karşısındaki apartman dairelerinden birine tele-objektifini kurmuş ve Girik’in perdeleri açık yatak odasının güya gizlice fotoğraflarını çekmiş. 


Fotoğraflar çekilirken Fatma Girik önce uyuyormuş, sonra uyanmış ve annesinin getirdiği mecmuaları okumaya başlamış, daha sonra ise bir telefon görüşmesi yapmış ve tüm bu anlar saniye saniye fotoğraf karelerine aktarılmış.



“Sereserpe Yatıyordu” başlığıyla yayımlanan haberin metni ise ayrı şenlik : “Eğer o gün Fatma Girik, gizlice ‘baby-doll’lü resimlerini çektiğimizi bilseydi, belki de bizden şikâyetçi olur, en azından perdelerini sıkı sıkıya kapardı… Fakat nereden bilsin Fatmacık başına gelecekleri?.. Fatma yatağa serserpe uzanmış, göğüsleri ‘baby-doll’ün yakasından adeta taşmıştı. Bembeyaz bacakları, tatlı yüzü ile Fatma yatakta bir aşk anıtını andırıyordu.”


GÜLRİZ’İN GARDIROPUNDAN


Ses dergisinin her hafta başka bir artistin evine konuk olup, kostümlerini fotoğrafladığı yazı dizisinin  adı: Artistlerin Gardıropları. Haftanın konuğu ise o günlerin en popüler tiyatro artistlerinden Gülriz Sururi.


“Gülriz Sururi sahnede nasıl kimseye benzemeyen, kişilik ve üslup sahibi bir sanatçıysa, günlük hayatının her anında, üstündeki elbiseye renk, ruh ve şahsiyet veren ve değişik giyim zevkine sahip bir kadın,” deniliyor haberde.


Doğru söze ne denir. Gülriz Sururi gardırobundan seçtiği kostümlerle verdiği pozlardaki zarafetiyle mankenleri aratmamış. Tabii o zamanlar böyle şeyler ayıp sayılmadığından olsa gerek, haberin sonunda Sururi’nin gardırobunun dökümü de yapılmış: “Gülriz Sururi’nin gardırobunda 3 tayyör, 3 rob, 3 kürk, 10 eteklik, 12 süveter, 3 pantolon, 10 çift pabuç vardır.”   

KALİTELİ ÇIPLAK


Habere göre, “Kanun Benim “ adı verilmiş yeni filminde Ayhan Işık’a Alman aktrist Glori Lee eşlik ediyormuş. Bu durumu şöyle açıklamış Ses dergisi: “Filmcilerimiz Avrupalı kadın oyuncuları kadrolarına alıp seyircilerine güzel vücut, güzel yüz göstermek istiyor. Ayhan’ın yeni filminin özelliği bu artisttir.”


Bu artist hanım kızımızın özelliği ise haberin devamında yazıyor: “Ayhan Işık’ın Alman rol arkadaşının en büyük özelliği, çıplaklığı adilik derecesine düşürmemesidir. Bazı yerli film sahnelerini hatırlayanlar, ‘Galiba açık saçık sahneler için filmcilerimiz yabancı kadın kullanmak zorunda kalacaklar. Çünkü onların çıplaklığı galiba daha kaliteli oluyor,’ diyorlar.”


Haber, Ayhan Işık’ın “kaliteli çıplak” rol arkadaşıyla verdiği poz poz fotoğraflarla süslenmiş. 

    
MÜZİK GÜNDEMİ HAZİRAN 2015

AZERBAYCAN DİYARINDAN NİGAR

Azerbaycan halkıyla ne kadar kardeş olduğumuzu, 2012 yılında Eurovision Şarkı Yarışmasını izlemek için Bakü’ye gittiğimde anlamıştım en çok. Türkiye’den geldiğimizi fark ettikleri anda gözlerinin nasıl içten güldüğünü, bize nasıl izzeti ikramda bulunduklarını, nasıl bağırlarına bastıklarını anlatamam. Maalesef biz artık o kadar misafirperver ve sevecen değiliz ama onlar hâlâ öyle.


Azeri şarkıcılar için Türkiye pazarına girmenin de ayrı bir kıymeti, önemi var. Azerbaycan’da Türkiyeli şarkıcılar çok dinleniliyor, seviliyor, takip ediliyor zaten ama Azeri müzisyenlerin ta Rusya zamanından gelen köklü bir müzikal birikimi ve görgüsü var ki, bu anlamda bizden çok daha ileride olduklarını söyleyebilmek mümkün. Buna rağmen Azeri şarkıcıların Türkiye’de başarı kazanması, tanınması onlar için değerli bir şey.


Geçtiğimiz yıllarda Azerbaycan’ın popüler şarkıcılarından Röya, Türk müzik piyasasına başarılı bir giriş yapmıştı. Yakın zamanda ise O Ses Türkiye yarışması sayesinde Elnur’u bağrımıza bastık. Şimdilerde de Nigar Jamal Türkiye’de şansını deniyor. Biliyorsunuz, Elnur, Azerbaycan’ın eski Eurovision temsilcilerinden biriydi. Nigar da öyle... Nigar, 2011 yılında Eldar Kasımov ile birlikte seslendirdiği “Running Scared” adlı şarkıyla yarışmada Azerbaycan’a birincilik getirmişti üstelik. İşte o Nigar, şimdi “Herhalde” adı verilmiş iki şarkılık bir tekliyle Türkiye müzik pazarında. Bu teklide Berksan, Mert Ekren ve Turaç Berkay’la çalışan Nigar, oyunu Türk popunun kurallarına göre oynuyor.


Çok iyi bir şarkıcı Nigar Jamal. Çok da yetenekli… Azerbaycan’da çok seviliyor ve Türkiye’de de sevilmemesi için hiçbir sebep yok. Bakalım Nigar’ın bu denemesi başarıya ulaşacak mı?

HAREKETLİ VE BEREKETLİ GÜNLER


2015’i neredeyse yarılamak üzereyiz. Müzik dünyası açısından hayli hareketli ve bereketli geçiyor bu yıl. Ardı ardına çok sayıda yeni şarkı/albüm çıktı piyasaya. Üstelik önceki yıllarda görülen o tekdüzelik de yok bu sene. Farklı türlerde, çok iyi albümler de yapılıyor artık. Mesela İskender Paydaş’ın rahle-i tedrisinden geçmiş iki müzisyenin birden albümü yayımlandı geçen ay: Ozan Ünlü’nün “Puslu Mavi” ve Yılmaz Kömürcü’nün “Yeni Aşk” adlı albümleri. Her ikisi de ana akım popun klişelerine yüz vermeden, kendilerine ait müzikal kimlikleriyle dikkat çekiyor.


Gülşen’in yeni albümü “Bangır Bangır”, müzik sektörünü bir hayli hareketlendirdi ve Gülşen bu yaz da şarkılarının her yerde çalınmasını şimdiden garantiledi.

Ferhat Göçer bu defa Erol Köse’nin prodüktörlüğünde, “Sığmıyorsun Geceye ve Zaman” adı verilmiş yeni bir albüm yayımladı. Seversiniz sevmezsiniz o ayrı ama 2000’lerde imza attığı albümler düşünüldüğünde, Erol Köse’nin yıldız parlatma konusunda çok başarılı olduğu bir gerçek. Ferhat Göçer’le ortaklığının parlak bir sonuç vermesi de kuvvetle muhtemel.


Nükhet Duru tam da adına yakışır türden, dört dörtlük yeni albümü “Aşkın N Hali” ile geçtiğimiz ayın müzik gündeminde en çok dikkat çekenler arasındaydı. Ona keza, Ayşegül Aldinç’in, bir Mabel Matiz şarkısıyla, “Bir Tek Gördüğüm”le  geri dönüşü de çok konuşuldu.


Son dönemin en güzel sürprizlerinden biri de ‘90’ların fenomen grubu Vitamin’in geri dönüşü oldu. “Endoplazmik Retikulum” adını taşıyan yeni albüm, genç yaşta kaybettiğimiz Gökhan Semiz’in yokluğuna rağmen Vitamin hayranlarını çok memnun edeceğe benziyor.


Türk popuna çok fazla emeği geçmiş, Sezen Aksu başta olmak üzere, çok sayıda yıldızın ilk dönemlerine tanıklık etmiş Baha Boduroğlu’nun proje albümü “Baha’nın 40 Yıllık Şarkıları” da geçen ayın bir başka sürpriziydi. Sezen Aksu, Erol Evgin, Yeliz, Yeşim, Nur Yoldaş ve daha niceleriyle epeyce renkli bu albümde Baha Boduroğlu’nun kırk yıllık müzik serüveninde ürettiği şarkılar ve o serüvenin tanıkları var.         

MAYIS 2015

9 Temmuz 2015 Perşembe

Nilüfer Röportajı


"Zor bir hayat yaşadık biz. Sabah kalktığınızda sizin hakkınızda nasıl bir haber çıkacak diye düşünmek, hele ki artık internet sayesinde bazen hoşunuza gitmeyen şeyleri de görmek… Hiç de kolay bir şey değil yani."


"Kayahan’a karşı bütün kalelerimi, bütün duvarlarımı yıkmış, bütün kalkanlarımı kaldırmıştım. Öyle bir ilişkimiz vardı bizim onunla. Ben onun bütün zaaflarını biliyordum, o da benim."


"“Dünya Dönüyor”u hiç sevmemiştim. Çünkü ben evde İtalyanca şarkılar filan dinliyordum, öyle şeyler seviyordum. O şarkıyı bana zorla söylettiler. İyi ki de söyletmişler diyorum şimdi."



"Neler yaptırıyorlardı bize. Cam silerken bile fotoğraflarım var. Diyorum ya, saftım ben de yani. “Mutfağa gir, yemek yapıyormuş gibi poz ver,” diyorlardı, giriyordum. Bana cam sildirip “Nilüfer cam siliyor,” diye haber yapıyorlardı."


"Bir tane hayatımız var ve hepimiz eminiz ki bir gün öleceğiz. Ben eskiden “Yüz yaşıma kadar yaşayacağım,” diyordum ama bu hastalıktan sonra hiç bu iddiada değilim artık."

3 Temmuz 2015 Cuma

Soner Arıca Röportajı


"Ben şu yirmi yılda sürekli olarak bir gün koltukları değişecek müdürlerle karşı karşıya geldim. Ama onlar koltuklarının kendilerine ait olmadığının hiç farkında değillerdi. O koltuklarda çok da havalılardı. Bunların bazıları arkadaşımdı ama o koltuklarda oturdukları için bana müdürcülük oynadılar. Ama hepsi günü geldi o koltuklardan kalktı. Şimdi hayat içinde zaman zaman karşılaşıyoruz onlarla. Şimdi benim kliplerim şu manaya geliyor: Siz, bulunduğunuz geçici pozisyonlarla oyalanırken ben bunları yapmaya devam ediyorum. Siz hayatlarınızın sonrasında nerede olacaksınız bilmiyorum ama bir gün ben hayatta olmadığımda bile bu klipler bir yerlerde paylaşılıyor, izleniyor olacak. Koltuğum yok ama kliplerim, şarkılarım var. "