Bu Blogda Ara

22 Eylül 2015 Salı

"Bi' Büyük Devirdik" O Gece

ZİYNET SALİ HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ
20 EYLÜL 2015


“Yaşlanınca hassas olunur,” dedi o malum şarkının malum cümlesini değiştirerek Ziynet Sali. Daha önce televizyonda da görmüştüm; nicedir böyle söylüyor. Orijinali “yaşlanınca hasta olunur”, biliyorsunuz. Vallahi ben ikisini de oldum. Yani hem hasta hem de hassas. Yaşlandığımı kabul etmeliyim galiba bu durumda.

Şaka bir yana, demek bir şarkı sözü yazarken ilk aklına geleni yazmakla iş bitmiyormuş. Biraz durup düşününce, tekrar üzerinden geçince, en azından daha mantıklı kelimeler, cümleler bulmak da mümkünmüş. Neyse… Konumuz o malum şarkının yazarı Sinan Akçıl değil; konumuz Ziynet Sali. Ama yazıdan Sinan Akçıl ismi geçince, çok okunuyor mu bilmem ama çok tıklanıyor; “fan”ları çok çalışkan. E, bu zamanda kim yüksek reyting almak istemez ki? Hepimiz bunun için yaşamıyor muyuz?


Bakın Ziynet’e… Konser boyunca gözümüzü ondan alamayalım diye ne yapılması gerekiyorsa yapmıştı. Hani bazı konserlerde yaptığımız gibi arada bir “zap” yapıp şöyle Twitter’a, Instagram’a bakmak filan ihtiyacı yaratmadı dinleyicide. Öyle izleyedurduk.

2013’de Küçükçiftlik Parkı’nda verdiği “Bir Akdeniz Rüyası” başlıklı konser, geçen sene Açık Hava’da Despina Vandi’yi konuk ettiği konser derken bu sene de “Deniz Kokusu” üst başlıklı Açık Hava konseriyle yine iddialıydı. İddialı başladı, iddialı sürdürdü ve iddialı bitirdi konseri. Baştan söyleyeyim; beklediğim çok üzerinde bir performanstı. Çok iyi hazırlanılmış, bütün detaylar ince düşünülmüş ve hayata geçirilmişti. Haliyle bedeninizin orada kalıp ruhunuzun başka diyarlara seyahate çıktığı konserlerden olmadı. Bu yüzden konser boyunca daha sonra yazıya dökmek üzere bilumum hinlikler ve komiklikler düşünemedim; onu da itiraf edeyim.


Sahnenin önüne gerilmiş tül perdeye yansıyan deniz görüntüleri ve “Karayip Korsanları” filminin müziğiyle başladı konser. Sonra perdede “Ziynet Sali Deniz Kokusu” yazısı belirdi. Jenerik bitmişti böylece. Perde yavaş yavaş açılırken Ziynet Sali, sahneye kurulmuş bir korsan gemisinin üzerinde “Mevsimsizim” şarkısını söylemeye başlamıştı bile. Dansçılar eşliğinde tamamlanan tablo, Ziynet’in gemiden inmesiyle tamamlandı ve es vermeksizin “Deli”nin ilk notaları duyuldu. Bu iki hareketli şarkıyla, yüksek enerjiyle yapılan açılışın ardından ilk konuşmasını yaptı Ziynet. Bu seneki hemen her konserin ortak sloganını o da dillendirdi: “Müzik birleştiricidir, müzik ayrıştırmaz,” dedi. Bu yüzden oradaydık. Alkışladık. Oradan “Bugün Adım Leylâ”ya geçtik sonra. Hemen ardından da ilk paragrafta bahsi geçen “Her Şey Güzel Olacak” söylendi. Nefis bir gitar “intro”suyla “Beş Çayı”na bağlandı bu şarkı da.


Zaten konserin bütününde en dikkat çeken şeylerden biri de şarkı sıralamasının çok doğru yapılmış olmasıydı. Tempoyu düşürmeden ya da sürekli yüksek tempoyla yormadan, hem çok dengeli hem de müzikal biçimleri açısından da çok doğru bir biçimde sıralanmıştı şarkılar. Nitekim bu üç yavaş şarkının ardından Ziynet kostüm değiştirmek için kulise giderken, tül perde tekrar çekildi ve perküsyon ve davulun solosuna Sali’nin dans eden görüntüleri eşlik etti bir süre. Bu aslında “Diken” adlı şarkısının “intro”suydu ama Ziynet’e kıyafet değiştirecek zamanı vermiş, böylece sahne boş kalmamıştı. 


Şarkının ardından “Diken”in söz ve müziğini yazan Mete Özgencil’e teşekkür etmeyi ihmal etmedi Ziynet. Özgencil aynı zamanda konserin sahne tasarımını da yapmıştı ve konsept gereği sahnenin tamamını beyaz halıyla kaplayacak kadar da detaycı davranmıştı. Şarkı yazarlığını, yönetmenliğini filan koyun bir kenara, Mete Özgencil’in görsel vizyonundan bize yansıyan herhangi bir şeyi beğenmediğimiz vaki değildir yıllardır. Nitekim Ziynet Sali’nin sahnesi de adeta bir müzikal sahnesi gibiydi o gece; masalsıydı, iç açıcıydı.


“Diken”in ardından yine son albümden “Geldim Oyununa”yı söyledi Ziynet. “Gelemiyorum Yanına” ve “Alışkın Değiliz”le tekrar tempoyu yavaşlattı ve sonra yeni albümün ikinci video klibini ilk kez görücüye çıkarmak üzere “Dağınık Yatak”ı anons etti. O tekrar kulise giderken, biz klibi izlemeye koyulduk. Şarkı bittiğinde Ziynet üçüncü kostümüyle tekrar sahnedeydi ve “Dağınık Yatak”ın nakarat kısmını bir kez de canlı olarak söyledi. Klip, herhangi bir yavaş şarkıya çekilebilecek türden, sıradan bir klip; öyle sürprizli filan değil, onu da söyleyeyim. Ama madem Ziynet o gece oraya gelenlere bir jest olarak sunmak istemişti bu klibi, bize kuzu kuzu izlemek düşerdi ki zaten öyle yaptık.


Sonra hoooop, bir anda kıvrak bir ritme bağlandık. “Yalnız Kullar” ya da bilinen adıyla “Tanrım”ı söylüyordu çünkü Ziynet. Bu şarkının arasına Levent Yüksel’in “Dedikodu”sunu da karıştırmışlardı ve o kısımları vokalist mikrofonunun başında duran Murat Aziret söyledi. Hoştu, iyiydi, eğlenceliydi ama Ziynet şarkının sözlerini karıştırmasaydı daha iyi olacaktı tabii. Gerçi “Yalnız Kullar”ın mâni düzenindeki sözlerini başından sonuna doğru söyleyebilen çok az şarkıcı izledim ama Ziynet konser boyunca kendisine ait olmayan hemen her şarkının sözlerinde hata yapınca, bu şarkıları bu konser için repertuara aldığına ama nedense yeterince çalışmadığına kanaat getirdim.


Bu iki karşının karışık kokteylinden sonra Ziynet Sali sahneye Yunanistan’dan gelen bir buzuki ustasını, Cris Olympos’u davet etti. Cris abi elinde buzukisiyle ayakta dikilerek eşlik etti Ziynet’e bir süre. Ama ne eşlik ediş... Hem ağlattı buzukiyi, hem de şov yaptı.


Buzukili kısım, deniz kokusunu Ege kıyılarından estirecekti tahmin ettiğiniz üzere. Ziynet Sali’nin eski albümlerinde de seslendirdiği “İstasyon (Treni)”, “Mor Yıllar (San Anemos)” ve “Bu Nasıl Veda (Etsi Ksatnika)” adlı şarkılar yarı Türkçe yarı Yununca olarak ardı ardına geldi önce. Ardından da Yunanistan’ın dünya çapında şöhretlerinden biri olarak hafızalara yer eden Demis Roussos’un İngilizce sözlü “My Friend The Wind” adlı şarkısını söyledi Ziynet. Derken “Zorba” duyuldu ve sahneye gelen iki dansçı, sirtaki dansı ile iyice kabarttı Ege damarımızı. Komşu kıyılarla baba tarafından gelen akrabalık bağlarım mı yoksa bu yaz Ege kıyılarına hiç uğrayamamış olmam mı daha çok nostalji yarattı bende bilmiyorum ama pek bir içlendim. Konserlerde içki satışının yasaklanmış olmasına saydırmış da olabilirim o dakika. Meğer bu daha bir şey değilmiş. Asıl rakı sofrası ikinci yarıda kurulacakmış.


Neyse… Sirtaki dansının “İzmir’in Kavakları”na ve oradan zeybeğe bağlanması da hoştu. İlk yarı da o gazla bitti zaten.

Yeri gelmişken, bu da önemli bir şey… Bazı konserlerde araya gidiş belli belirsiz oluyor, pat diye bitiveriyor ilk yarı. Oysa seyirciyi yükseltip ara vermek çok daha etkili bir yöntem. Araya gidiş, en az konserin girişi ve bitişi kadar vurucu olmalı bence.

Arada konseri izlemeye gelen Ece Seçkin’le lafladık. Giydir önlüğü, elinden tutup götür ilköğretim okuluna, kimse “Niye getirdin bu kızı?” diye sormaz. Öyle ufak tefek… Kızımdan da üç yaş büyükmüş zaten, ilk kez tanıştık. “Kaç şarkıda ağla ağla bir hâl oldum Yavuz abi,” dedi bana Ece. “Demek ki sadece yaşlanınca hassas olunmuyormuş!” diye geçirdim içimden. Ama bunu Ece’ye söylemedim tabii. Kulisteydik o sıra ama Ziynet muhtemelen bilmem kaçıncı kostümünü giyiyordu yukarıda. Görsem ona söyleyecektim aslında. “Hadi, konser başlıyor,” dediler. Biz de yerimize geçmek üzere çıktık.


İkinci yarının açılışında tül perdede Aşık Veysel vardı bu defa. Veysel’in “Birlik Destanı”, kendi sesi, fotoğrafları ve Devrim Karaoğlu’nun müziği eşliğinde yansıdı perdeye. Şiiri bilenler ya da bilmese de merak edip açıp okuyacaklar, nerelerde alkış koptuğunu zaten kestireceklerdir. Bir şiir, bir şarkı, bir fotoğraf, bir film, bir öykü… Bazen ne düşündüğünüzü doğrudan söylemekten çok daha etkili, anlamlıdır. Veysel’in dizeleri de, o an orada karşımıza çıkması da aynen öyleydi işte.  


İkinci yarıda sahnedeki gemi dekoru kalkmış, yerine üzerinde mavi beyaz keten örtüsüyle bir çay bahçesi masası ve tahta sandalyeler konulmuştu. Örtü mavi beyaz keten değil de kirli beyaz muşamba olsaydı, kesin Sezen’in şarkıda bahsettiği “asmanın altında”ki masa bu diyecektim. Yine güzel olacağımız o derece belliydi çünkü. Bir de sandalyelere Cris Olympos, Fatih Ahıskalı ve Mehmet Akatay oturmaz mı? Ud (sonra perdesiz gitar), buzuki, bendir, masa, tahta sandalyeler ve baştan ayağa kırmızı kostümüyle Ziynet Sali… İlk şarkı “Çeyrek Gönül”. Zaten “Çeyrek Gönül”ün bestesi de Fatih Ahıskalı’ya ait, biliyorsunuz. Ziynet de Ahıskalı ile çok eski, neredeyse yirmi yıllık arkadaş olduğunu, böyle çok masalar kurduklarını, o masalarda çok dertleştiklerini anlattı şarkıdan sonra ve “Senin Olsun”la devam etti masa faslı.


Ardından da doğal olarak ortama uygun bir başka şarkı, “Bir Büyük Devirdik” geldi. Fatih Ahıskalı’nın da içinde olduğu Eşref Vakti grubunun “Sevda Yolları (O Fantaros)” adlı şarkısını yine Türkçe ve Yunanca sözlerle söyledi Ziynet Sali ve bu şarkıyı Türk-Yunan ortak türkülerinden biri olan “Pencereden Ay Doğdu”ya bağladı. Bu türküyü söylerken de sahneden indi, salonda gezindi, izleyiciyi iyice bir coşturdu.


Alkışlarla coşkulu bir bölüm daha biter, masa dağılır ve kaldırılırken Murat Aziret aldı mikrofonu ve “Yemen Türküsü”nü söylemeye başladı. Masa dağıldı dedim ama masayla ilgili bir şey söylemeden edemeyeceğim… Masa sahnenin çok içerisindeydi. Oysa önde çok boş alan vardı ve masada söylenen şarkılar sırasında o alan boş kaldı. Keşke masa, sahnenin öndeki uzantısına yakın bir yere konulsaydı ve ona özel ışık yapılsaydı; daha etkili bir kompozisyon ortaya çıkardı.


Yeri gelmişken Murat Aziret’in yıllardır müzik piyasasında yetkin bir müzisyen ve albümler de yapmış bir şarkıcı ve besteci olduğunu hatırlatmakta da fayda var. Bakmayın bu konserde vokalistlik görevini üstlendiğine; orası Murat’ın mütevazılığı. En son Ajda Pekkan’ın “Heves” şarkısı ona aitti; yeni Ajda albümünde de Aziret’ten şarkı var, benden duymuş olun.


“Yemen Türküsü”nün ardından Ziynet Sali farklı bir kostümle bir kez daha sahneye gelirken, “Adeta Müebbet” çalınmaya başlamıştı. Son albümde benim en sevdiğim şarkı olan bu şarkıyı da Ziynet Sali konserin başından beri olduğu gibi yine çok iyi bir performansla söyledi (ki zor bir şarkı) ve şarkının bestecisi Mete Özgencil’e bir alkış daha gönderdi. Alkışlardan Sıla da payını alacaktı zira sırada bir Sıla şarkısı olan “Kırk Yılda bir” vardı. Albümün bütünü içerisinde fazla öne çıkmasa da, hiç fena şarkı değilmiş “Kırk Yılda Bir”. Öyledir ya, bazı şarkılar canlı söylendiğinde/dinlenildiğinde başka bir etki yaratır. Aynen öyle oldu. Sonra kırk yıllık “Memleketim” söylendi bir ağızdan. Ziynet bu şarkının da sözlerini karıştırdı, bu kez itiraf edip “Heyecandan,” dedi ama hepimiz zaten ezbere biliyorduk, dert etmedik; yani en azından benim dışımda kimse dert etmedi.


Bu şarkıdan sonra Ziynet gecenin son kostümünü giymek üzere bir kez daha sahneden ayrılırken, biz dansçıların cep fenerleriyle yaptığı gösteriyi izlemeye koyulduk. Bu da “Başrol” şarkısının “intro”suydu aslında. İşte burada akışın tek aksaklığı yaşandı ve Ziynet şarkının başına yetişemedi ve bir kısmını kulisten söylemek zorunda kaldı. O kadarcık olsundu, ne yapalım.


“Sen Mutlu Ol” ve “Umurumda Değil”le yüksek tempo ve dans devam etti. Ziynet’in davetiyle salondaki herkes ayaklandı. Orkestra elemanlarını küçük sololarıyla birlikte tek tek tanıdık, alkışladık ve “Ağlayan Gülmedi mi?” şarkısı ile finale gittik. Bütün gecenin en alakasız şarkısı da bu oldu sanırım. Konsere son noktayı koymak için de doğru bir şarkı değildi üstelik. Belki sadece şarkının “Rakı içen öldü de su içen ölmedi mi?” cümlesi benim konser boyunca geri planda isyan ettiğim konserlerde içki satışı yasağına bir gönderme olabilirdi ki “bi’ büyük devirmiş” kadar olmuştuk zaten şarkılarla.


Neyse ki konser söyle bitmedi. Yoğun alkış ve tezahüratla yeniden sahneye çıkan Ziynet, son olarak “Mevsimsizim” ve “Deli”yi birer kez daha söyledi. Sonra ışıklar yandı, perde kapandı, “Deniz Kokusu” bitti.

Bir an nedense, sahiden de deniz kokusunu duyarak, nemini, tuzunu tenimizde hissederek izlediğimiz konserler geldi aklıma. Rumeli Hisarı konserleri yani… Nasıl yakışırdı bu konser mesela Hisar’a. Bir inat gibi, bir hınç gibi konser alanının tam ortasına dikilen mescidin fotoğrafı, sanattan, müzikten, tiyatrodan, iyiden, güzelden yana her şeye duyulan öfkenin bir sembolü gibi, bir kutsal mekânın bir öfkeye kalkan edilmesinin sembolü gibi duracak hatırımızda, ne acı. Neyse dedim sonra… Ama Ali Rıza Bey dedim, tadımız kaçmasın. Nasılsa sanat bulur yolunu, müzik bulur… Tarih şahit. Dünya şahit. Şehir de şahit olacak nasılsa bir gün; deniz de şahit olacak. Deniz kokusu bir şekilde gelecek burnumuza ama uzak, ama yakın.


Sözün kısası (artık nasıl kısa olacaksa bu kadar yazdıktan sonra) pek dozunda, pek ayarında, her şeyin yerli yerinde olduğu, iyi şarkı söyleyen bir şarkıcının performansından kaybetmeden sürükleyip götürdüğü, akışından kostümüne, dekorundan, orkestrasına, izleyeni memnun bırakan bir konser izledik o gece. Bir müzik yazarı olarak değil ama (çünkü o başka bir bakış açısı) bir dinleyici olarak öznel hayranlık ve beğeni skalamda Ziynet Sali’nin yeri değişmiş de olabilir bu konserden sonra. Hatta seneye konseri olursa diye fikir bile üretmiş olabilirim Sali için. Bu kadar Ege ve Akdeniz sularında dolaştıktan sonra bir de Doğu Akdeniz ve Arabistan yarımadasına gitse, şöyle “Ziynet Sali Oryantal” üst başlıklı bir konser yapsa fena mı olur? Bence hiç de fena olmaz.


EYLÜL 2015    

21 Eylül 2015 Pazartesi

İyi Geldik Birbirimize

ŞEBNEM FERAH HARBİYE AÇIK HAVA KONSERİ
19 EYLÜL 2015


“Sevgili arkadaşlarımız,” diye başlıyor her defasında söze. Sanırsınız ki Harbiye Açık Hava’da konser vermeye çıkmış bir “rock star” değil, lise çayında sunuculuk yapması için öğretmenleri tarafından görevlendirilmiş ürkek genç kız. Şarkı söylerken hiç öyle değil ama konser boyunca her konuştuğunda hep öyle. O kanlı şarkıları yazan o değilmiş gibi. Öyle sakin, güleç, masum, sempatik, öyle evimizin kızı…


Rüküş bir “rocker”dır Şebnem Ferah. Hani “rocker”lık müessesinin giyim kültürü içerisinde “grunge”ı anlarsınız, “gothic”i de öyle. Ama Şebnem’in sözgelimi o gece giydiği ve kendisini olduğundan çok daha geniş gösteren metalik duman rengi, bir omuzu dişli paltoyu, altındaki alakasız botları, çorapları filan anlayamazsınız. O da bunu itiraf etti zaten. “Buraya çıkan arkadaşlarımı izlemeye geliyorum bazen; hepsi iki dirhem bir çekirdek. Ben de öyle olmak istiyorum. Ama olmuyor,” dedi gülerek. Olmamıştı sahiden. Çok da üstünde duracak değildik. Müzik iyiydi; biz de oradan yürüdük.


Zımba gibi bir orkestrası vardı Şebnem Ferah’ın (klavyede Ozan Tügen, gitarlarda Metin Türkcan, bas gitarda Buket Doran, davulda Aykan İlkan, yan flütte Serdar Barçın ve vokalde Ceren Tügen.) Böyle bir orkestrayla ben bile şarkı söylesem, alır götürürüm herhalde. Ama Ferah, solist olarak orkestranın hakkını öyle bir veriyor ki işte ben onu yapamam. Kolay kolay kimse yapamaz. Bu güçte şarkıları bu volümde ve bu entervalde aralıksız ve kayıpsız söylemek yorar biraz (kibarlık olsun diye “sıkar biraz” demiyorum ama öyle aslında.) 


Ne Şebnem Ferah, ne de orkestra bir şarkıda olsun aksadı, tekledi, taca düştü. Ne fazladan bir dekor, köstüm, aksesuar ne de dansçılar vardı. Peki solist dâhil 7 kişi o koca sahneyi nasıl dolduracaktı? Doldurdular vallahi. Her bir müzisyen tek başına bir “star”dı her şeyden önce. Davulu ayrı, gitarı, bas gitarı, klavyesi ayrı, yan flütü, vokalisti ayrı göz dolduruyordu. Hem yaptıkları müzik, hem de çalarken aldıkları zevki ve heyecanı yansıtma biçimleriyle… Sözün özü, başrolde müzik olunca fazladan bir atraksiyona hiç gerek kalmıyormuş; onu şöyle bir iyice görmüş olduk.


Konserin başlarında bir yerlerde yaptığı konuşmada: “Zor zamanlarda müzik yapmak çok tartışılan bir şeydir her zaman, kimse tam olarak ne yapması gerektiğini bilemez, ben de bilemiyorum.  Biz sadece birbirimize biraz daha iyi gelmek için, içimizden geleni yapmaya karar verdik. Öyle görüyorum ki siz de öyle yaptınız, tekrar hoş geldiniz,” dedi Şebnem. Zaten bu ara hangi konseri izlesek sahnedekiler bir şekilde mahcubiyetini ifade etmek zorunda kalıyor, “böyle bir zamanda” konser verdikleri için adeta özür diliyorlar dinleyiciden. Ama Şebnem’in sözlerinde geçen “iyi gelmek” tabiri duyduğum en geçerli mazeretti sanırım.  


Daha önce nedense hiç Şebnem Ferah konserine gitmemiş bir masum köylü olarak, ilk kez şahit olduğum kimi şeylerin, Şebo konserlerinin ritüeli olduğunu da o gece öğrendim. Mesela her şarkı arasında bir an sessizlik olduğunda mutlaka seyirciler arasında birileri “Şebneeeeem” diye çığlıklar atıyor. Şebnem onların her birini duyduğunu ısrarla vurguladı birkaç kez; hatta bazen “Efendiiiiiim” diyerek yanıt da verdi. Böyle bir iletişim dili kurmuşlar aralarında. Bu şekilde yazınca komik gelebilir ama değil. Aksine, seyircide hâsıl olan yüksek enerjinin ve duygu patlamasının doğal süreci gibi kabulleniveriyorsunuz bu durumu oradayken. Herhangi bir insan, herhangi bir Şebnem Ferah konserinde kendini bir anda sahneye doğru “Şebneeem” diye haykırırken bulabilir ve bunu yaptığı için de hiç utanmayabilir. Öyle bir gaza geliniyor çünkü.


Meraklılarının yazının bu noktasında Şebnem’in hangi şarkıları hangi sırayla söylediğini yazmamı beklediğini biliyorum ama yazmayacağım bu defa. Çünkü konser esnasında aldığım tüm notların kayıtlı olduğu dosya, telefonumun küçük bir azizliği sonucu gaibe karıştı ve ben de bunu hiç dert etmeden konserin kalanının tadını çıkardım, not almayı bıraktım. Konser sonrası kulise de gitmediğim için içeride sağa sola asılı duran “setlist”lerden birini aşırmam da mümkün olmadı. Ezberim de kuvvetli değil ki şimdi sayıp dökeyim ne söylendi, ne söylenmedi. Ama çok kısa bir özetle şunu söyleyebilirim: İlk albümünden son albümüne hemen bütün “hit” şarkılarını sığdırmıştı konsere Şebnem. Bazı şarkıları yarım söyledi, sanırım bununla da ilgili. Zira ara vermeden kemiksiz iki saat süren ve haliyle emsallerine kıyasla erken biten bir konserde o kadar şarkı nasıl söylendi ben de anlamadım.


Her bir şarkıyı daha “intro” melodisi duyulduğu anda kapıyordu seyirci. İtiraf edeyim ben “rock” şarkılarında “aranjman”larda olduğu kadar başarılı değilim bu anlamda. Seyirci hiç sektirmedi. Ama en çok kıyamet “Sil Baştan”da, “Fırtına”da, “Bu Aşk Fazla Sana”da, “Sigara”da, “Yağmurlar”da, “Mayın Tarlası”nda… Yok yok, çok şarkıda kıyamet koptu. Az buz “hit” yazmamış Şebnem de; böyle topyekun dinleyince idrak ediyor insan.


Fazladan bir dekor, kostüm, aksesuar, dansçı filan yoktu dedim ya... Buna karşılık bir “rock” konserinin hissiyatına uygun bir ışık düzeni, lazerler, ateşler, sisler, buharlar filan hiçbir masraftan kaçınmaksızın kullanıldı konser boyunca. Ama öyle rast gele değil… Belli ki çalışılmış, planlanmıştı. Hangi şarkının hangi cümlesinde ateşler çıkacak, hangi kısımda gökten kıvılcımlar yağacak, konfetiler nerede patlayacak filan hepsi ince ince hesaplanmıştı önceden ve yerli yerince de yapıldı. Verdiler coşkuyu, verdiler coşkuyu… Eve döndüğümüzde, ayıptır söylemesi oramızdan buramızdan hâlâ pırıltılı konfetiler çıkıp duruyordu; o derece…


Konserin bir kısmında ise sahneye getirilen kadife bir koltuğa oturdu Şebnem. Orkestradakiler de birer ikişer yanına yöresine ilişti. Tek bir akustik gitar eşliğinde söylediler böyle birkaç şarkıyı (Basın bülteninden alıntıyla; “Uçurtma”, “Mülteci”, “Sana Bilmediğin Bir şey Söyleyemem" ve “Bırak Kadının Olayım”ı.) Hani evde oturmuş da meşk eder gibi. Ama hafif rokoko havasında bir evdi ki o esnada yukarıdan dört tane eski görünümlü avize iniverdi tabloyu tamamlamak üzere.


Konserin başında sahnedeki “led” ekrana yansıyan ülkedeki kadına şiddet haberlerinin manşetleri, sahnede söylenen şarkılarla koşut bir duyarlılığa işaret ediyordu. Konserin “bis” bölümünde “Eski” ve “Hoşça Kal”  şarkıları söylenirken yine aynı ekrandan geçen, ülkenin sanatına, müziğine, edebiyatına, tiyatrosuna imzasını atmış isimlerin fotoğrafları da öyle… 

Büyük alkış alan o bölümün ardından son selamını vermeden önce “Fırsatları değerlendirmeyi seven biri değilimdir ama gördüğünüz resimler de Türk de vardı Kürt de; biz onları ne olduklarına bakmaksızın sevdik,” dedi. Siyasetin ayrıştıran dilini sanat inkar ediyordu böyle; hep etmişti, edecekti. Bu “zor zamanlar”da bunu söyleyebilmek de ne acayiptir ki cesaret işiydi artık.      


Sözün özü, küçük ve sade detaylar ama en çok ışık kullanımıyla yaratılmış atmosfer, konser boyunca müziği iliklerimizde hissetmemizi sağlayan ses düzeni ve iyi çalıp iyi söyleyen bir ekiple Şebnem Ferah, “Burası Türkiye, yok öyle!” mazeretini kalkan edinip bu işi yurt dışındaki emsallerinden daha eksik ya da daha kusurlu yapmayı kader sayanların ders alabileceği bir konser verdi o gece Harbiye Açık Hava sahnesinde. Ben çok etkilendim. Tam da onun başta söylediği gibi “iyi gelmiştik” birbirimize. Demek ki iyilikten yana her zaman umut vardı. Yapan için de, yaptığını alkışlayan için de… O gece rahat uyurdum ben bu iyimserlikle. Öyle de yaptım.


EYLÜL 2015