Bu Blogda Ara

29 Şubat 2016 Pazartesi

Pinhâni Röportajı


"Çok fazla göz önünde olursak o zaman başka sorunlarla karşılaşacağız. Mesela bugün buraya metroyla geldik. Öyle olsa gelemeyiz."

"Bizim için olabildiğince çok çalmak ve insanlara olabildiğince fazla müzik götürmek esas."

"Bir ara insanlar mesleğimizin dizi müziği yapmak olduğunu sanmaya başlamışlardı. Dizi ekibiyle birlikte sete gidip, onlarla yatıp onlarla kalktığımızı düşünenler vardı."

"Bazen soruyorlar, 'Bu adamlar ne yapıyorlar da koskoca Akın Eldes bunlarla birlikte çalıyor?' Sebebi belli."

"Biz müziği çok seven insanlarız ve bunu ticaret olarak yapmak ağrımıza gidiyor. Müzik bizim hobimiz aslında. Bundan para kazanıyor olmamız bu durumun değişmesini gerektirmez."



Başka türlü bir grup Pinhâni. Yeni albümleri “Kediköy”, geçtiğimiz günlerde DMC etiketiyle yayımlandı. Bu vesileyle Pinhâni’den Sinan Kaynakçı, Selim Aydın ve Hami Ünlü ile bir araya geldik.

MİLLİYET SANAT DERGİSİ ŞUBAT 2016 SAYISINDA YAYIMLANAN RÖPORTAJI VE RÖPORTAJIN DERGİDE YAYIMLANMAMIŞ BÖLÜMLERİNİ OKUMAK İÇİN BU CÜMLENİN ÜZERİNİ TIKLAYABİLİRSİNİZ.

20 Şubat 2016 Cumartesi

Öneririm

TWO TENORS (ATILGAN GÜMÜŞ & CENK BIYIK)


Uzun süredir bu kadar iyi bir gösteri izlememiştim, ne yalan söyleyeyim. İçim aydınlandı, ferahladım. Kendimi bir süreliğini de olsa içinde geçtiğimiz karışık ve karanlık günlerden, kaostan, kardan kıştan, soğuktan soyutladım, müziğin, dansın, ışığın, sesin büyüsüne kaptırdım. Bana çok iyi geldi. Hele ki amatörlüğün artık neredeyse bir paye, bir övünç payı, iş alma kriteri haline geldiği ve bunun adına da “samimiyet” dendiği bu dönemde, her bakımdan profesyonel bir iş izlemek üzerimdeki karamsarlığı biraz olsun atmama sebep oldu. Tazelendim.


Atılgan Gümüş ve Cenk Bıyık’ın ortak gösterisi “Two Tenors”dan bahsediyorum. Biri lirik, diğeri “theatrical” iki tenorun çatışması üzerine kurulmuş bir müzikal şov bu. Konu bütünlüğü içerisinde metne dayalı skeçler, dans ve cazdan, “rock”a, operadan popa geniş bir yelpazede şarkılar basbayağı bir müzikal dramaturjisi içerisinde sunuluyor seyirciye. 

video

Genellikle “cool” ve ciddi adamlardır ya opera solistleri. Ya da en azından bize öyle görünürler… Cenk Bıyık gördüğüm en sempatik ve hareketli tenor olabilir. Zaten tiyatro oyuncusu da olan ve bir süre dans eğitimi almış da olan Atılgan Gümüş ise tüm bu birikim ve becerisini adlı adınca gösterebileceği bir rejiyle gösteriyi hayata geçirmiş ki sahiden harikalar yaratıyor. Özellikle beden dilini kullanmadaki ustalığı uluslar arası bir “star” yetkinliğinde. 

video

İkisinin de sesi şahane. İkisi de çok iyi şarkı söylüyor ve ikisi de sahne üzerinde enerjileriyle de göz kamaştırıyor. Bu işi iş olsun diye değil, çok severek yaptıkları çok belli. O kocaman salonun hayli mesafeli havasını kırıp izleyiciyi sarmalamayı fevkalade iyi başarıyorlar bu yüzden. Habire ayağa kalkıp kalkıp alkışlayasanız geliyor.

video

Beyonce’nin “All The Single Ladies”ini opera versiyonuyla dinlemeniz de mümkün bu gösteride, nefes kesen akrobasi gösterileri izlemeniz de… Kendinizi Lido’da, Olympia’da ya da Broadway Hall’da filan hissetmeniz çok mümkün.


Two Tenors şimdilik her pazartesi Gayrettepe’deki Masquerade Clup’da sahneleniyor. İmkânınız ve fırsatınız olursa mutlaka izlemenizi öneririm. Ben de ilk fırsatta bir kez daha gideceğim.


BİR EFSANEDİR ERSEN DADAŞLAR (SEDAT ERDOĞDU)


Memlekette popüler müzik tarihimiz üzerine yazılmış araştırma, anı, biyografi kitabı parmakla sayılacak derecede az. Arşivcilik geleneğimiz pek köklü değil, malum. Müzik yayıncılığımız da öyle. Kaldı ki kılı kırk yararak yapılan tek tük çalışmalar, yazılan kitaplar da hak ettiği ilgiyi görmüyor. Ne yayınevleri meraklı böyle kitaplar basmaya ne de okuyucu satın almaya. Yine de bu işe gönül vermişleri yolundan döndürmüyor bu durum.


İşte yazar Sedat Erdoğdu da bunlardan biri. Erdoğdu’nun geçtiğimiz günlerde Pamiray Yayınları tarafından basılan Bir Efsanedir Ersen Dadaşlar adlı kitabı, Türk popüler müziğinin bir dönemine ışık tutuyor.


Dadaşlar grubu ile birlikte popüler müziğin Anadolu pop kulvarına adını yazdırmış Ersen Dinleten’in kariyer hikâyesini anlatan kitap, sadece bir biyografi kitabı olmanın ötesinde müzik geçmişimize dair birçok detayı da barındıran, meraklılarının kesinlikle ilgisiz kalmaması gereken bir çalışma. Ersen’in kendi anlattıkları ve arşivinden fotoğraflarla da zenginleşen bu kitabı edinmenizi ve okumanızı öneririm.

CEM KARACA VE MOĞOLLAR - "2.2.1973 ANKARA"


Arşivlik geleneğimizi olmaması ya da en azından eksik ve kusurlu olması bizi yani geçmişe meraklıları sürprizlerden alıkoyuyor en çok. Öyle ya bilmem kaç yıl önce ölmüş bir müzisyenin yayımlanmamış kayıtlarının ortaya çıktığını görmek sözgelimi Amerikalı bir müziksever için şaşırtıcı değil. Ya da ‘50’li yıllarda basılmış bir albümün tertemiz, orijinal kayıtlarla bugün yeniden basıldığını görmek… Bizdeyse hayrete şayan vakalardır bunlar. Bırakın yayımlanmamış kayıtları, orijinal plak kayıtlarını bulabilmek bile çok zor hatta bazen imkânsızdır.


İşte bu hal ve şeraitte, yakın zamanda mucizevi bir şey oldu ve İzzet Öz’ün arşivinden çok kıymetli bir bant çıktı. Cem Karaca ve Moğollar’ın Ankara’da bir konser sonrası, o konserin verdiği enerji ve adrenalinle stüdyoya girip kaydettikleri şarkılar vardı bu bantta. Yani neresinden baksanız bir hazine! İşte o bant geçtiğimiz günlerde hem CD hem de plak formatında yayımlanarak bir albüme dönüştü.

video

2 Şubat 1973 günü Ankara’da kaydedilmiş ve elbette o günlerde günün birinde bir albüme dönüşeceği asla hesap edilmemiş bu bantta yedi şarkının yanı sıra Karaca ve Moğollar’ın konuşmaları da varmış ve plağa da aynen aktarılmış. Aslında buna bir stüdyo “session”ı demek de mümkün ama büsbütün doğaçlama da değil, hatta konuşmalar önceden yazılmış. Yani eğlenmişler. Kendilerini mutlu etmişler bir bakıma. Kaydı dinlerken bunu anlıyorsunuz zaten. Ve yıllar sonra İzzet Öz’ün çabasıyla piyasaya çıkan bu kayıt şimdi bizi mutlu ediyor.


Azıcık da olsa müziğin geçmişiyle ilgiliyseniz, bu albümü mutlaka edinmenizi ve arşivinizin baş köşesinde saklamanızı öneririm. 

Bu arada albümün lansman konseri 11 Mart'ta Zorlu Center PSM'de yapılacakmış, onu da duyurmuş olayım. 

13 Şubat 2016 Cumartesi

Mikrofonun Sihri

4. SİHİRLİ MİKROFON RADYO ÖDÜLLERİ ÖDÜL TÖRENİ (11 ŞUBAT 2016)


Tatsız, tuzsuz, eğlencesiz, ruhsuz, duygusuz, inceliksiz çünkü kültürsüz ve sanatsız yarınlara koşar adım gidiyoruz. İçimiz boşalıyor, kuruyoruz. Kurutuluyoruz daha doğrusu. Çoraklaştırma, susuzlaştırma, duyarsızlaştırma ve hatta beyinsizleştirme harekâtı televizyonlar, radyolar, gazeteler, dergilerle yani insanlık tarihinin en etkili silahlarıyla tam gaz devam ediyor. Kavruk sesi, bozuk diksiyonuyla kötü şiirler okuyan adamları, ağzında sakız varmış gibi konuşurken dünyanın en geri zekâlı cümlelerini bile ancak kafa göz yararak kurabilen aciz kızları alkışlıyoruz. Sözü noksan, müziği noksan şarkıları seviyor, sesi noksan şarkıcıları besleyip büyütüyoruz. Geçmişi inkâr ediyoruz topyekun, yok sayıyoruz. Kendimizden başlatıyoruz tarihi, kendimize yontuyoruz adaleti ve sonra kendi yalanımıza kendimiz inanıyoruz.

Bakın “biz” diyorum çünkü hepimiz ortağız suça. Gözümüzün önünde oldu her şey. Dur diyemedik. Sustuk. Susturulduk ve sıra bize de geldi.


Artık adap, edep, görgü, kural, kaide aramayalım boş yere. Söz gelimi 'bir törene giderken ne giyilir'i bilmesek de olur. Ödül almak için sahneye çıkacağını bile bile kıçına salkım saçak kot pantolonunu, ayağına üzerinde nal kadar marka amblemi olan spor ayakkabılarını çekip gelen ünlü radyocu kişi çok mu bohem sahiden? Üşenmedim internette aradım. Zamanın behrinde sunduğu bir televizyon programı ile ilgili bir röportaj için Milliyet gazetesine kumaş ceket-pantolonla poz vermiş mesela. Demek ki o kadar da bohem değilmiş. Ama sorsan mangalda kül bırakmaz. Memleketin gidişatından çok şikâyetçidir ve hatta benim yukarıda yazdıklarımın muhabbetini dost ortamlarında sıklıkla yapıyor olması da muhtemeldir. Ya da belki aynı kişi Antep’ten gelen bir az ünlü radyocunun pantolonunun paçaları kısa ve dar olmayan demode takım elbisesine müstehzi tebessümlerle bakmış bile olabilir. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu desem onun da manasını bilen kaç kişi vardır emin olamam şimdi.


Sözüm bir kişiye değil (ki birden çok daha fazla örnek vardı bu konuda), bir yaşam biçimine aslında. Vasata tapınma ile entelektüel kibir aynı değneğin iki pis ucu. Oysa dinle, dille, ırkla, milletle, renkle, cinsiyetle ilgili olmayan birtakım ortak medeniyet doğruları vardır. Gideceğin yere uygun giyinmek de bunların sözü bile edilmeyecek kadar basitlerinden biridir ve televizyondaki stil yarışmaları tarafından üç yıl önce keşfedilmemiştir.


Konuya çok kafadan daldığım için anlaşılamamış olma ihtimaline karşı bu yazıyı yazma sebebimi açıklayayım. Geçtiğimiz akşam Zorlu Performans Sanatları Merkezinde dördüncüsü gerçekleştirilen Sihirli Mikrofon Radyo Ödülleri törenine katıldım. Bu törene katılmak istedim çünkü bir müzik yazarı olarak ödül törenleri benim için gözlem alanı, bir nevi saha çalışması oluyor. Bu tören organizasyonu işlerini pek beceremediğimiz için de genellikle çok fazla komik malzeme çıkıyor ve bilenlerin bildiği üzere bana da eğlenceli yazılar yazma fırsatı doğuyor. Ama geçen gece pek eğlenemedim. Daha çok üzüldüm. Çünkü yazının buraya kadar olan kısmında yazdıklarımı düşündüm gece boyu.


Bugüne dek katıldığım ödül törenleri içinde neredeyse en derli toplu olanıydı, onu da söylemeliyim. Sahiden de Fatih Belediyesi bu işi gönülden üstlenmiş ve belli ki bunu bir prestij meselesi haline getirmiş. Bu tip etkinlikler için sponsorluk müessesinin neredeyse çökme noktasına geldiği bir dönemde böylesi organizasyonları üstlenmek cesaret işi. Bu nedenle Belediye Başkanı Mustafa Demir başta olmak üzere, emeği geçenleri tebrik etmek lazım. Gecenin organizasyonunu yapan Murat Tayhan ve 7th Event Company'nin büyük bir iyi niyetle ve özen göstererek çalıştığı belliydi. Tabii bu iyi niyet ve sunucu Ceyhun Yılmaz’ın şakayla karışık ikazları kâr etmeyecek ve konuşmalar uzadıkça tören sarkacak, tören sarktıkça ödülünü alan ya da veren gidecek, yani her törende alışık olduğumuz manzaralar bir kez daha yaşanacaktı. Galiba bu durum bizde artık kronik ve ne yapsak düzeltemeyeceğiz.


Ceyhun Yılmaz’ın hiç eline kart filan almadan son derece akıcı bir biçimde, birkaç kez haricinde sululuğa da kaçmadan esprili ve samimi bir şekilde tüm geceyi tek başına sunması, bazı performansların ENBE Orkestrası eşliğinde canlı yapılması, performanslar ve ödül dağıtımı arasında güzel bir denge kurulması törenin olumlu taraflarıydı. En güzeli de ödül alacaklarının bundan sahiden haberdar olmaması ve sonuçların açıklandığı anlarda sevinç gösterilerinin gerçekliğine ve samimiyetine şahit olmamızdı. 


İrem Derici’nin yeni albümünün çıkış şarkısını ilk kez sunduğu şovu, ENBE’nin, Ferhat Göçer’in, Zara’nın, Kubat’ın canlı performansları, 27 ve Birol Namoğlu’nun salonun havasını değiştiren şarkıları gecenin şov kısmında öne çıkanlardı. En azından salonda izlerken ben öyle hissettim ama ekrana nasıl yansıdı bilemem. 


Gecede sahne üzerine çıkıp da bir kelime dahi söylemeden el sallayıp inen bir tek kişi vardı. Bilmem tahmin edebildiniz mi? Bana sorsanız hemen tahmin ederdim. Söyleyeyim: Ozan Doğulu. Şarkısının “playback”ini kendine özel “dj” kabininde ellerini havada sallayarak çalarmış gibi yaptı, şarkıyı söyleyen ve arada bir ona doğru dönen Gülden Mutlu ve Bahadır Tatlıöz’e gülümsedi ve şarkı bitince de Mutlu ve Tatlıöz konuşurlarken o çekip gitti.


“Radyocular tarafından çok sevilen sanatçılardan biri” olduğu için çok mutlu olduğunu ifade eden Emre Kaya, Tarkan’ın yirmi yıl önce yaptığı ve sonrasında en az yüz yirmi erkek popçunun sahnede tek dans figürü olarak benimsediği bir yandan olduğu yerde dizlerini kırarken bir yandan da sol kolunu ellerinin parmakları aralık duracak şekilde aşağı doğru bırakıp sonra kırk beş derecelik açıyla yukarı kaldırma hareketini sayısını sayamadığım kadar çok tekrar ederek “yüreğim tozlu olan o yolları geçti” şarkısını seslendirdi. Aslına bakarsanız Tarkan’dan çok Doğuş’a benziyordu ama bunu düşündüğümü bilse herhalde çok bozulurdu çünkü muhtemelen Tarkan’dan bile iyi olduğunu düşünüyor bu sıralar. Zamanla geçecektir muhakkak. Kimler kimler öyle düşünmedi ki yıllardır?


Bir de bu stüdyoda yaparken, kulüplerde çalarken gümbür gümbür “sound”una âşık olunan şarkıların eğer sahneyi yeterince dolduramıyorsanız (şov anlamında söylemiyorum bunu, şarkıyı taşımak ve izleyene hissettirmek anlamında söylüyorum) böylesi ortamlarda ne kadar sakil durduğunu, ne kadar yavan geldiğini de bir kez daha deneyimlemiş olduk izleyici olarak. Bu cümleleri ister Emre Kaya için yazdığımı düşünün, ister Ozan Doğulu tayfası için, fark etmez.


Ödüllerin dağılımı hakkında yorum yapamıyorum zira sektöre o derece hâkim değilim. Aday radyoların ya da programların birçoğunun adını o gece ben de ilk defa duydum. Bu da çok doğal çünkü hem iyi bir radyo dinleyicisi değilim artık hem de yerel radyoların her birini tanımak, bilmek mümkün değil. Ancak şuna takıldım: En iyi yerel radyo ödüllerinde TRT’nin büyük şehirlerde yayın yapan kent radyolarının çok kısıtlı imkânlar, daha doğrusu imkânsızlıklar içinde yayın yapan diğer yerel radyolarla aynı kategoride değerlendirilmesi ve doğal olarak ödülü kapması mantıklı değildi. Belki yerel radyoculuğa katkısından dolayı bir özel ödül verilebilirdi TRT’ye ama bence bu değerlendirmede TRT kent radyoları olmamalıydı çünkü ciddi bir haksız rekabet vardı ortada.


Türkiye’de ödül törenlerinde genellikle işin teknik tarafında çalışanlar göz ardı edilir. Nitekim burada da öyle oldu ve ödüller sadece radyocu sıfatıyla patronlara, yayın yönetmenlerine ya da mikrofon başındakilere gitti. Oysa yapımcılar, prodüksiyonda çalışanlar, yayın sorumluları, müzik direktörleri gibi kimi hiç görünmeyen, mikrofon başına da geçmeyen ama büyük yük taşıyan radyo çalışanları da var. Belki böylesi bir ya da birkaç kategori de olmalıydı.


Gelelim ödül alan radyoculara… Evet bugünün radyocuları, yaptıkları işin tarihine ilgi duymuyor, Google’da aratmaya bile tenezzül etmiyor olabilirler. Dolayısıyla da hiçbiri Türkiye’de radyo yayıncılığını bugünlere getirenleri anma ihtiyacı hissetmedi. Pekala şuna ne buyrulur: Şarkıcı tayfasından sahneye çıkan herkes radyoculara teşekkür etmekten harap oldu. Peki kaç radyocu müzisyenlere, söz yazarlarına, bestecilere, şarkıcılara teşekkür etti? Birilerini atlıyorsam peşinen özür dileyeyim ama ben duymadım. Kimseden eğitim almadınız, Halit Kıvanç’ı, Bülent Özveren’i, Ümit Tunçağ’ı, Yavuz Aydar’ı filan hiç dinlemediniz kabul. Şu anda yaptığınız işi onlar ve onlar gibilerine borçlu olduğunuzu düşünmüyorsunuz, ona da kabul. Peki müzisyenlere borçlu değil misiniz?.. Bence borçlusunuz. Hem de ödeyemeyeceğiniz kadar çok.


Bir iğne de şarkıcılara batırayım unutmadan. İyi kötü sektörü bilen, takip eden birisi olarak konuştuğum her üç müzisyenin en az ikisi radyolardan bir sebeple şikâyetçi. Şarkıları en çok çalınanların bile var birtakım sıkıntıları. Ancak o sahnede söylenenlere bakılırsa Hayko Cepkin ve Serkan Çağrı dışında kimsenin bir şikâyeti yokmuş; hatta hepsi canı gönülden minnettarmış radyoculara. Öyle bir canım cicim halleri, bir yapay şükranlar, teşekkürler… Gırla gırla gırla… Ben yemedim tabii, o ayrı.


Oysa bu tip törenler esprili dokundurmalar için çok müsaittir ve bunu Oscar törenlerinde Hollywood yıldızları bile, yazılmış metinlerle de olsa yaparlar zaman zaman. Yapmak da gerekir. Çünkü şakaların ardındaki gerçeklik payı, gerçeklerin doğrudan söylenmesinden daha etkilidir. Bir de zekâ getirir törenlere, klişe kırar, dikkat tazeler… Aman bana ne; alan memnun, satan memnun mu demeliyim acaba öğreten adamlığın sıkıcılığında boğulmadan ve boğmadan. Hakikaten bana ne yani?


Velhasıl-ı kelam, eğlencesi az, vefası eksik, yer yer ego patlamalarının yaşandığı, görgü ve adap kaybımızın bir kez daha gözümüze girdiği ancak tüm bunlara karşılık derli toplu, iyi organize edilmiş, iddiasız ama temiz bir ödül töreni ile Sihirli Mikrofon ödülleri sahiplerini buldu. Merak edenler için ödülleri kazananları da yazarak son noktayı koyayım.


Sihirli Mikrofon Onur Ödülü: OKAN BAYÜLGEN


Gelecek Vaat Eden Radyo Programcısı Ödülü: UĞUR BOZDAĞ, DOĞANCAN ÖZADLI


Sihirli Mikrofon Özel Ödülü: AFRİKALI ALİ, BEDİRHAN GÖKÇE, GEVEZE SHOW


Yılın En İyi Ulusal Radyosu: POWER TÜRK


Yılın En İyi Yerel Radyosu: TRT İSTANBUL KENT RADYO


Yılın En İyi Pop Müzik Radyosu: KRAL POP


Yılın En İyi Yabancı Müzik Radyosu: NUMBER 1 FM


Yılın En İyi Slow Müzik Radyosu: SLOW TÜRK


Yılın En İyi Halk Müziği Radyosu: MEDYA FM


Yılın En İyi Üniversite Radyosu: ÇANAKKALE ONSEKİZ MART ÜNİVERSİTESİ RADYOSU


Yılın En İyi Arabesk  Radyosu: AŞK FM ANKARA


Yılın En İyi Talk (Konuşan) Radyosu: ALEM FM


Yılın En İyi Haber Radyosu: A HABER RADYO (Ödülü almaya gelen olmadığı için fotoğraf koyamadım.)

Yılın En İyi Spor Radyosu: RADYO SPOR


Yılın En İyi Tematik Radyosu: MORAL FM


Yılın En İyi Dijital Radyo Portalı: KARNAVAL.COM


Yılın En İyi İnternet Radyosu: RADYO İSTANBUL AJANSI


Yılın En İyi Radyo Show Programı: GAZOZ AĞACI - CEM ARSLAN


Yılın En İyi Radyo Programı: ARAGAZ - PASCAL NOUMA & KADİR ÇÖPDEMİR - METRO FM


Yılın En İyi Radyo Konuk Programı: YASEMİN ŞEFİK - BEST FM


Yılın En İyi Şiir Edebiyat Programı: GÖLGE - TALHA BORA ÖGE - RADYO 7


Yılın En İyi Yerel Radyo Programı: BAYDAMAR ERSİN - RADYO 2000