Bu Blogda Ara

31 Ekim 2011 Pazartesi

Hepimiz Rakçıyız!


Van için “Rock” konseri, yapıldı, bitti ve şahane oldu. Beklenenin de üzerinde bir para toplanmış olması bir yana, bu çapta bir organizasyonun bu kadar kısa sürede, bu kadar kusursuz kotarılmış olması da neresinden baksanız memlekette bir ilk.


Gripal enfeksiyonla bir haftadır sürmekte olan mücadelemde Pazar sabahı itibarıyla cephe taarruzuna maruz kalarak yorgan döşek yatmam, konseri ancak akşam haberlerinde özetlendiği kadarıyla takip edebilmeme neden oldu. Neyse ki Ege (kızım) arkadaşıyla konserdeydi. Bu vesileyle, Ege’nin konser sonrası izlenimleri bir yana, o gün onları konser alanına bırakırken gözlemlediklerimiz bile, ne fevkaladenin fevkinde bir işe imza atıldığını görmeye yetti de arttı.


Büyük çoğunluğu 17-25 yaş ortalamasında gençlerin oluşturduğu mahşeri kalabalık, içeri giremeyip konseri “led” ekrandan izlemeye oturmuş, serin havaya rağmen civardaki çayıra, çimene, tretuvara yayılmış ve halinden yine de hiç şikâyetçi görünmeyen biletsizler, konser alanının hemen yan tarafında, cadde kenarında sıralanmış stantlarda canla başla yardımları toplayan, tasnifleyen, paketleyen, “Van İçin Rock” tişörtlü gönüllüler…


İnönü stadının çevresinden dolanıp tekrar Dolmabahçe’ye, geldiğimiz istikametin aksine dönerken peşimizi uzun süre bırakmayan, her nasılsa hiçbir konserde rastlamadığım kadar temiz ve net duyulan müzik sesi… Yağsa mı yağmasa mı bilememiş, kararsız, mat, bulanık, sarı-yeşil sonbahar havasını siyahın her tonundan tişörtler, pantolonlar, ceketler, montlarla çiçeklemiş cıvıl cıvıl, şen şakrak, terütaze, pirüpak taifenin, Dolmabahçe’den Beşiktaş’a uzanan tarihi caddeye, cadde boyuna sıralanmış asırlık çınarlara, ağır kapıların ardındaki ağır başlı, yaşlı ve yorgun saraya nispet, tam da bugüne ait seslerinin, konuşmalarının yolumuza dökülen yankısı…


Konserin cereyan etmeye başladığı ilk saatlerden itibaren, sosyal medyada çoğunlukla memnuniyet, övgü ve takdir dolu yorumlar yazıldı. Anlaşılan o ki, ülkede Olcayto Ahmet Tuğsuz dışında herkes bu konserden gayet memnun olmuş. Giden de gitmeyen de, izleyen de izlemeyen de sonuçta 500.000 TL gibi bir hâsılat elde edilmiş bu organizasyona alkış tutuyor. (“Olcayto Ahmet Tuğsuz da kim, konuyla ne ilgisi var?” diye soranlara, konserden birkaç gün önce gecce.com da yazdığı yazıyı okumalarını önerip, bu mevzuu daha fazla macunlamayacağım.)

Ne var ki bu, alan memnun veren memnun etkinliğin öncesi ve sonrasında yazılıp çizilenlerin dönüp dolaşıp dokunduğu bir yer var ki, işte orada bir durup yeniden düşünmek gerekiyor.


Bunu daha önce de yazmış ama daha yumuşak tabirleri tercih etmiş, konunun adeta etrafından dolanmıştım. Bu defa biraz daha içinden geçeceğim zira bu yeterince hassas mevzuda şişi de kebabı da yakmama gayreti büsbütün yanlış anlaşılmalara, doğrudan kafa göz yarmalara neden olabilir.

“Rock” camiamızın genel olarak takındığı “elitist” tavrın (her ne kadar bu iki kelimeyi yan yana getirmek ilk bakışta çok aptalca ve çok kaba gelse de kulağa), zaman zaman faşizan bir söyleme kadar gittiği bu konser vesilesiyle bir kez daha teyit edilmiş oldu. Derdim bu. Konserin öncesinde ve sonrasında ortaya dökülüp saçılan inciler…


Vay efendim popçulardan önce “rock”çılar organize olmuş da hadi sıkıysa popçular da organize olsunmuş.

Bir dakika! Bir kere “rock”çıların yaptıkları bu şahane işi popçuların yapamamış olması üzerinden kıymetlendirmesi yeterince saçma değil mi? “Bak biz yaptık, siz yapamadınız!” cümlesi tek başına bir mahalle kavgası tadı, basitliği, acıklılığı yaratmıyor mu? Hem kendinizi popüler kültürün, popüler müziğin bir parçası olarak görmeyecek, hem de popüler kültürle sidik yarıştıracak ve buradaki ikilemin üzerini yukarıdan bakan cümlelerle örttüğünü sanacaksın.


Kim ne derse desin, hangi istatistiği, hangi anketi, hangi sayısal değeri baz alırsanız alın, bu ülkede en çok dinlenen müzik türü hiçbir zaman “rock” olmadı, olmayacak. Böyle bir gerçek var. Ve siz eğer “rock” dışındaki müzik türlerini yok sayar, küçümser, bunları üreten, icra eden, çalan, söyleyen ve dinleyenleri kendi dünyanızın dışında görür, sayarsanız, öncelikle ülke gerçeğinden, halktan, aynı toprağı paylaştığınız insanların duygu, düşünce, bilgi, görgü, kültür ve yaşam tarzlarından, dünyaya baktıkları pencereden uzaklaşır, kendi sanal gerçekliğinizde yaşamaya başlarsınız. İşte o zaman yaptığınız müzik “rock” müzik olmaz. Çünkü “rock” steril olmaz.


Popçular “rock”çılar kadar hızla organize olup, böylesi bir konsere imza atamazlardı evet.  Bu görüşe tamamen katılıyorum. POP-SAV denilen ve bütün popçuları bir çatı altında toplaması beklenen derneğin yılda bir düzenlediği konserlerin hali ortada. Planlı ve organize bir işin bile altından kalkılamazken, bu plansız ve zamansız konseri kotarmak popçuların boyunu aşardı. Burası doğru. Peki ama neden? Şimdi gelelim nedenlerine…

Bir kere “rock” müzik, tanımı itibariyle dünyayla, dünyada olup bitenle, yani siyasetle, gerçek hayatla pop müzikten kat be kat daha fazla ilgili. “Rock”çıların derdi bu zaten. Hayatla bir alıp veremedikleri var. Bir itirazları, bir isyanları, bir karşı duruşları var. Olan bitenin arka yüzünü görmeye, göstermeye, kapalı kapısını açmaya, paslı kilidini kırmaya, yeni bir söz duymaya, duyurmaya, söylemeye niyetliler. Bu denli büyük bir felaketin tüm müzik camiası içerisinde öncelikle “rock” müzisyenlerinin görüş alanına girmesinden doğal bir şey olamazdı. Aksi olsaydı şaşırmalıydık, zira popçuların ne algısı ne de kaygısı “rock”çılarla aynı düzlemde. Onlar başka yolun yolcuları.


Popçular neden bir konser için kolayca bir araya gelemez? Çünkü onlar popüler pazarın tam ortasındalar ve “rock”çıların yanından bile geçmeyen kıyasıya bir rekabetin kılıçları şakırdıyor tepelerinde. Onların mücadelesi ölümüne. Her biri en güzel, en parlak, en genç, en göz alıcı, en popüler, en, en, en yıldız olmak, öylece kalmak, para kazanmak zorunda. Bir an gözden kayboldun mu, yeniden görünme şansın çok ama çok az. Ama “rock”çılar öyle mi ya?

Siz hiç bayi toplantılarında, sünnet düğünlerinde, cemiyet davetlerinde, Kuruçeşme barlarında çalan, söyleyen “rock”çı gördünüz mü? Yani onların aylar öncesinden bağlanmış “extra”ları yok ki paraya kıyamayıp iptal edemesinler. Sosyete düğününün tarihini değiştiremezsiniz kolay kolay ama Yüksek Sadakat’in Jolly Joker konserinin tarihini pekâlâ değiştirebilirsiniz. Değiştiremeseniz bile zaten kaybedeceğiniz para, bir “extra”dan kazanacağınızın onda biri bile değildir muhtemelen; koymaz yani.


“Rock” müzisyenleri genellikle gruptur zaten; olmayanlar da birbirini tanır, hepsinin birbirine çalmışlığı vardır bir yerlerde. Yani birisi “koş gel” dese bir “rock”çı “Ama nasıl olur? Ya orkestra, ya prova, ya ses düzeni, ışık düzeni, makyaj, kostüm?..” diye sormaz; koşar gelir, gelebilir. Popçuların büyük çoğunluğunun ise kendi orkestraları yoktur. Kurulan orkestralar genellikle o program, o iş sonrası dağılır. Çünkü pop camiasında hiçbir şarkıcı hiçbir müzisyeni, hiçbir müzisyen hiçbir şarkıcıyı, hatta özetle hiç kimse hiç kimseyi beğenmez. Yani zordur ha deyince koşup gelmesi bir popçu için. E hal böyleyken öyle gönül birliği, güç birliği filan da yalan olur. İlla para ister popçunun toplama orkestrası. Nice yardım konserine “Ben bedavaya gelirim ama orkestram para ister,” gerekçesiyle “katılamayan” popçular vardır. İsterler ama katılamazlar. Orkestrasız söyleyecek halleri yoktur ya!


Buraya kadar ibre “rock”çıların tarafına daha yakın duruyor, değil mi? Peki şimdi bir de meseleye başka bir yerden bakalım.

Van İçin “Rock” konserinin fikir ve organizasyon aşamasına Twitter’da Redd grubunun ikiz kardeşleri, Güneş Duru ve Doğan Duru’yu takip edenler yakından şahit oldular. Fikir bir gecede doğdu, birkaç gün içerisinde gelişti ve etkinlik kotarıldı. Bu çok muhalif, çok sert, bir o kadar da açık sözlü, rengi belli kardeşler, zaman zaman aynı fikirde olmasam da, yazdıklarıyla, bizim bir kısmı tatlı suda yüzen “rock” camiası içinde “aktivist, hareketçi, kalk gidelimci” tarafta durduklarını sık sık göstermekte idiler. Bu organizasyon da bunun tuzu biberi oldu.


Peki şimdi şunu sormalı; Duru kardeşler ve organizasyonun diğer planlayıcıları herhangi bir popçuyu davet ettiler de, “hayır” cevabı mı aldılar? Sanmıyorum. Zira bu zaten başından beri bir “rock” konseri organizasyonuydu. Eğer adı “Van İçin Müzik” olsaydı da popçular da çağırılsaydı ve çağırıldıkları halde gelmeseler ya da reddetselerdi,  o vakit onlara kızmaya, hepsini toptan karalamaya herkesin hakkı olurdu belki. Ama bu şartlarda olmamalı. Zira bu ayrımı “rock”çılar başından kendileri yaptılar zaten.

Kaldı ki “Biz yaptık, onlar yapamadı” demek onlarla aynı potaya girmek değil de nedir? Birbirinin dengi iki taraf var da, biri diğerini yenmiş gibi. Oysa zaten başından “rock”çıların lehine bir dengesizlik var ortada; tam da yukarıda saydığım sebeplerden dolayı.


Geçenlerde memleketin müzik yazan, kayda değer “blogger”larının bir araya getirildiği bir etkinlikteydim. Orada bulunan bir çok kişinin birbirini yeni tanıdığı o gece, havada uçuşan laflar arasında en çok takıldığım cümle “Arkadaşlar şu veya bu şekilde burada bulunan kimse zaten popüler müzik dinlemiyor ve yazmıyor,”du. Herkes başını salladı, onay verdi. Hep beraber o tehlikeden uzak olduğumuz için rahat bir nefes aldık. Ben sustum. Ergenlikten kalma bir öğretilmişlikle, ilk kez bulunduğum bir ortamda arıza çıkaramayacak kadar çekingenim hâlâ; bakmayın kalemimin ha babam de babam çemkirmesine.


“Rock” dinleyen adam, popüler dinleyen adamdan neden üstün olsun? Onu bırakın, “rock” neden poptan üstün olsun? İkisinin de gayet iyi ve gayet de kötü örnekleri var. Sözgelimi “Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar” türküsü, Gripin’in iç bayıltıcı “Durma Yağmur Durma”sından çok daha “rock” olabilir. Çocuk denecek yaşta evlendirilen bir kızın haykırışı, yağmura sitem eden romantik “rock”çımızın haykırışından daha inandırıcıdır belki de.


Ben kendi adıma her iki türü de iyisiyle kötüsüyle dinliyorum; ne “rock”çıyım ne popçu. Ruh halim o an, o gün neyse oyum. Ne birinin “rock” dinliyor olması onu yüceltiyor gözümde, ne de bir diğerinin alaturka, pop ya da türkü dinliyor olması küçültüyor. Kaldı ki niye kategorize edilmeli müzik dinleyenler? Herkes her şeyi dinleyemez mi? Dinlediğin müzik sosyal statünün bir göstergesi midir? Öyleyse şayet; bunun adı “faşizm” değil de nedir?

“Faşizm” olgusunun sarkık bıyıklarla, kurt işaretiyle, o veya bu, bir takım öğretilmiş simgelerle değil; farkında olmadan gayet de içselleştirdiğimiz bir takım bakış açıları, yaklaşımlar, cümleler ve makul ve mantıklıymış gibi görünen seçkinci, elitist kaygı maskeleri altında servis edildiği bu çağ ve zamanda faşizanlıkla suçlanabilecek belki de en son felsefe, dünya görüşü olacak “rock” müzik müritlerinin bu topa girmiş olması inanılır gibi değil.


Yani hepimiz “rock”çı olsak ne değişecek? Tıpkı Doğan Duru’nun ismi lazım değil bazı “rock”çıları “cry baby” diye tanımlaması gibi, bu defa da “rock”çılar arasında kategoriler, sıralamalar oluşacak/oluşturulacak. İyisi mi bırakın herkes istediği müziği yapsın, isteyen de istediğini dinlesin. Çok “concon” olacak belki ama bu lafı etmenin de tam sırası; “Bırakın müzik kazansın!”

EKİM 2011

25 Ekim 2011 Salı

Van İçin "Rock"


Bu bereketli topraklar üzerinde ne yazık ki yüzyıllardır kan gövdeyi götürüyor. Savaşlar, yıkımlar, göçler, kan davaları, töre cinayetleri, kıyımlar, katliamlar, cinayetler... İnsanın insana ettiği yetmezmiş gibi bir de doğanın kah selle, kah yangınla, kah depremle durup durup vurması... 

Acıyı sineye çekmeyi, kan kusup kızılcık şerbeti içmeyi erdem saymış bu millet, her nasılsa acının en koyusundan sebepleniyor asırlardır. Bu bereketli topraklar can yakıyor... 


Bir kaç gün önce yaşanan Van depremi henüz kesin sayısını bilmediğimiz kadar çok cana mal oldu. Yaralananlar, sokakta kalanlar ama yine de en azından hayatta olduğuna şükredenler kadar, yanıbaşında yakınlarını kaybedip ölmekten beter olanlar var. Bu ağır, bu kesif acı kolay kolay dinmeyecek. Bunu biliyoruz. Daha önce de yaşadık. 

İster doğanın intikamı deyin, ister ilahi bir ikaz, ister bilimsel bir gerçek... Sebebi bilmek sonucu değiştirmiyor. Günlerdir gazeteler, televizyon ve sosyal medya, deprem haberleri, enkazdan çıkarılan ya da enkaz altında kalanların hikayeleriyle çalkanlanıyor. Ya ibret alıyor, ya yazıklanıyor ille de ne yapabilirizin peşinde koşuyoruz. Bu anlamda sosyal medya Türkiye'de ilk kez tüm devlet kuruluşlarından, özel sektörden v eyazılı ve görsel basından daha hızlı, daha etkin ve daha fonksiyonel bir rol oynadı. 
 

Çok kısa sürede beklenmedik çapta organizasyonlar, kampanyalar yapıldı, duyuruldu, yürütüldü. Firmaların, belediyelerin, kişilerin yaptığı yardımlar hem duyurulup hem desteklenirken, şu veya bu şekilde yardım yapmayan ya da yaptığını açıklamayanlara zaman zaman ifrada kaçan ikazlarla ayar verildi. Bir söylenen bine dönüştü. Yer yer bilgi de kirlendi, yer yer bunu fırsat bilenler evvel ahir hasımlarından intikam alıp, zora sokmak istediklerini tefe de koydular/koydurdular. Yanlışla doğru, yalanla gerçek karıştı, her kafadan bir ses çıktı. 

Buna karşın çok ciddi bir başarı sağlandı. Görülmemiş bir hız ve çeviklikle, hem de bürokrasiye, mevsime, iklime, araziye rağmen yardımların büyük kısmı yerini buldu, bulmaya devam ediyor. Elbette bir çok şey tartışılabilir; eksikler, gedikler, hatalar ortaya konulabilir ama sonuç itibariyle bu olay Türkiye'de sosyal medyanın ilk büyük zaferi olarak tarihe yazılacaktır.


Kim bilir belki bir gün, gözümüzün bu kamaşması geçtikten sonra, "Peki sosyal medyanın üstlendiği bu rolü, daha afetin ilk dakikalarından itibaren ve hatta afet olmazdan da evvel üstlenmesi gereken devlet nerede; neden biz ilkel kabileler gibi kendi başımızın çaresine bakıyoruz?" sorusunu da sorarız. Ama şüphesiz ki bunun şimdi ne yeri ne de zamanı.

İşte bu toz dumanın ortasında bir güzel haber de memleket popüler müziğinin "rock" tayfasından geldi. "Rock" gruplarının ve müzisyenlerinin katılacağı koca bir konser organizasyonu yapıldı. Konserin tüm geliri ve dahi konserin televizyon yayını esnasında toplanacak bütün bağış Kızılay'a teslim edilecek.Depremden tam bir hafta sonra yardım geliri toplamak üzere, görülmemiş katılımda bir konser...


Bu kadar çok sayıda grubun ve müzisyenin bu kadar kısa sürede organize olması, bırakın Türkiye'yi, dünyada bile eşine az rastlanır bir durum. İnsanın inanası gelmiyor ama doğru.30 Ekim 2011 günü sabah saat 11'den itibaren Maçka Küçükçiftlik Parkı'nda hayko Cepkin'den Emre Aydın'a, Redd'den Şebnem Ferah'a memlekette "rock" müzik yapan ne kadar "baba" isim varsa, hepsi sırayla sahneye çıkacak. Artık kaç saat sürer, kaçta biter bilinmez ama epey uzun bir maraton olacağı kesin.


Konsere gelenler konser alanındaki yardım toplama standlarına bırakmak üzere yanlarında depremzedelerin işine yarayacak her türlü yarım malzemesini de getirebilecekler. Konsere gelemeyenler ise Dream TV'den canlı yayınla dakikasına dakikasına olan biteni izleyebilecek, hatta ekran başından "SMS" atarak da yardımlara katılabilecek. 

Biletler 20 TL ve Biletix'de satışa çıktı bile. Eskiler "teberru" diye tabir ederlerdi; konsere gidemeyecek olsanız bile yani bilet alıp katkıda bulunabilmek, yardımlara ortak olabilmek mümkün.

Memlekette böylesi bir maksatla, bu çapta bir konserin ilk kez organize edildiği düşünülürse, eğer imkanınız varsa hem buna şahit olmak, hem de çorbaya bir tutam tuz katmak adına Pazar günü Maçka'ya gelin. Zira "Van İçin Rock" orada olacak!

Etkinliğin resmi sayfası için burayı tıklayın. 
Etkinliğin resmi Facebook sayfası için burayı tıklayın.

16 Ekim 2011 Pazar

Ajda Pekkan Yaşar Plak'a Karşı!


1980 yılında yaşadığı Eurovision yenilgisi Ajda Pekkan'ı çok üzmüş, hatta küstürmüştü. Türkiye’den uzaklaştı, uzun süre İngiltere, Fransa ve Amerika'da zaman geçirdi, hemen hiç ortalarda görünmedi. 


Aslında bu hayal kırıklığını sadece o değil, herkes yaşamaktaydı. Koskoca Ajda Pekkan; yurt dışında bilmem kaç dilde plak yapmış, Olympia'da sahneye çıkmış, kaç ülkede konserler vermiş uluslararası yıldızımız nasıl olurdu da böyle bir yarışmada son sıralarda yer alabilirdi? Herkes suçu bir başkasında ararken, Ajda galiba en çok kendisinde arıyordu. Bir yerde hata yapmıştı, ama nerde?


"Petrol", Ajda Pekkan'ın Philips etiketiyle yayımlanan son plağı olmuş ve bu her şeye rağmen gayet de iyi satan plak sonrası Ajda ile Philips yollarını ayırmıştı. Unkapanı piyasası çalkalanıyor, herkes "Süper Star"ı hangi yapımcının kapacağını konuşuyordu. Çok geçmeden Ajda Pekkan'ın Yaşar Kekeva ile anlaştığı haberleri yansıdı basına. Üstelik Ajda bu defa tamamen Türk bestecilerinin şarkılarından oluşan bir plak yapmak niyetindeydi.


Plağın yapım aşamasından sızan haberlere göre bu defa Ajda'dan beklenmedik türde bir albüm geliyordu. Nitekim "Sen Mutlu Ol" adı verilmiş 33'lük plak, 1981 yılının Kasım ayında piyasaya sürüldüğünde, herkes şaşkınlık içerisinde kaldı. Ajda alaturka, arabesk, pop-caz ne varsa söylemiş, adeta "ortaya karışık" bir albüm yapmıştı. En ilginci ise o güne dek ona büyük başarı getiren hemen hemen tüm şarkılarının söz yazarı Fikret Şeneş’in bu albümde olmamasıydı.


Plağın ilk şarkısı olarak seçilen "Sen Mutlu Ol", daha önce bestecisi Tahir Dökme tarafından "Benim İçin Fark Etmez" adıyla, 45'lik plak olarak yayımlanmış ama hemen hiç dikkat çekmemişti. Şarkı, üzerinde yapılan ufak tefek bir kaç değişiklik ve bambaşka bir düzenlemeyle, Ajda Pekkan'ın yeni tarzının habercisi olarak albüme adını da verecekti. Besteci Tahir Dökme, o günlerde Hey dergisine verdiği demeçte, şarkısını Ajda Pekkan'ın seslendirmesinden duyduğu mutluluğu "Artık ölsem de gam yemem," diyerek ifade edecekti.


"Sen Mutlu Ol" Ajda Pekkan'ın sesinden meşhur olduktan sonra, Tahir Dökme bir dönem birlikte çalıştığı Turgay Noyan Orkestrası'nın "Turgay'ın Tavernası" adıyla yayımlanan seri albümlerinin dördüncüsünde şarkıyı bir kez daha seslendirdi.


“Sen Mutlu Ol” albümünde tam beş Yıldırım Gürses bestesi yer alıyordu. "Felek", "Dertliyim Arkadaş" ve "Affetmem Asla Seni" o tarihlerde yapılmış, nispeten yeni şarkılardı. "Bir Garip Yolcuyum" ve "Sonbahar Rüzgarları" ise yıllar öncesinin sevilen ve hatta klasikleşmiş iki Yıldırım Gürses şarkısıydı.


O günlerde televizyonda yayınlanan "Hoş Sadâ" programı Yıldırım Gürses'i ve onun Batılı bir anlayışla armonize edilmiş alaturka bestelerini ön plana çıkarmıştı. Bu tarz çok sevilmiş, çok ilgi görmüş, günün modası arabeskten hiç haz etmeyenlere, bunalanlara ziyadesiyle iyi gelmişti. Yıldırım Gürses şarkıları çok modaydı ve Ajda Pekkan da bundan geri kalmamıştı.


Yanı sıra, yine o günlerin çok popüler bir alaturka şarkısı, "Mihrabım Diyerek" de senfonik bir düzenlemeyle albümde yerini almıştı.


Geri kalan üç şarkı ise bildik Ajda tarzına daha yakın duran, Batılı bestelerdi. Üçü de dinleyenin kulağını okşayan, gerek düzenleme, gerek icra bakımından o zamanların Türk popunda genel seyrin fersah fersah üzerine çıkan şarkılardı ama asla birer "hit" değillerdi; Aysel Gürel/Selmi Andak imzalı "Ömür Boyu", Çiğdem Talu/Garo Mafyan imzalı "Gerçek ve Düş" ve söz ve müziği Özdemir Erdoğan'a ait olan "Bir Gün".


(Ajda Pekkan'ın plaklarında seslendirdiği tek Çiğdem Talu şarkısı olması nedeniyle yıllar sonra Ossi Müzik tarafından derlenen Çiğdem Talu'ya saygı albümünün repertuarına alınan "Gerçek ve Düş", ne yazık ki Ajda Pekkan'dan imza alınamaması yüzünden albüme bu versiyonuyla giremeyecek, bu nedenle şarkıyı Nükhet Duru stüdyoya girip yeniden seslendirecek ve "Söz: Çiğdem Talu" albümünde şarkının Nükhet Duru yorumu yer alacaktı.)


30 Kasım 1981 tarihli Hey dergisinde yayınlanan albüm eleştirisinde “Sen Mutlu Ol” 33’lüğü için alabildiğine olumlu ifadeler kullanılmıştı: "...longplayde Türk besteci ve söz yazarlarına yer verilmesi son derece olumlu... Aranjmanlar özene bezene hazırlanmış... Mazhar-Fuat-Özkan ile Nilgün-Şebnem-Şebgül'ün vokal eşlikleri mükemmel... İşe ticari açıdan baktığımızda albüm beş yıldızlık..."

Albümün karman çormanlığını Garo Mafyan’ın usta işi düzenlemeleri toparlıyor ve bütünlüyordu. Yer yer caz öğeleriyle süslü bu orkestrasyonları taçlandıran bir başka etken de olağanüstü vokal düzenlemeleriydi. Nitekim o dönemde Ajda’ya sahnede de vokal yapacak olan Mazhar-Fuat-Özkan üçlüsünün ülke çapında meşhur olmasına da pek az zaman kalmıştı. (Albümde vokalist olarak adı gözüken Nilgün Onatkut ve Şebgül Tansel de kısa süre sonra ilk albümü yayımlanacak Beş Yıl Önce On Yıl Sonra topluluğunun kadın solistleri olarak karşımıza çıkacaklardı.) 


Tıpkı eleştiri yazısında öngörüldüğü gibi, ticari anlamda başarı kazanan bir plak oldu "Sen Mutlu Ol". Yapımcı Yaşar Kekeva açısından işler yolundaydı. Belli ki Ajda Eurovision’da yenilse de, Batıya küsüp yüzünü Doğuya dönse de, halk her hal ve şekilde onu bağrına basacaktı/basmıştı. Peki ya Ajda?

İşin aslına bakarsanız, Ajda cephesinde pek de memnuniyet yoktu. Ajda'nın bir türlü içine sinmemişti bu albüm. Eski şaşaalı, parlak günlerine dönebilmek için yetmemişti sanki. Bu alaturka-arabesk elbise, ne kadar caz sosuna bulanmış olsa da, üzerinde eğreti durmuştu ve Ajda'nın en tahammül edemediği şeylerin başında gelirdi bir elbisenin üzerinde eğreti durması. O hep kendine en yakışanı giyer, giydiğini yakıştırırdı. Olmadıysa derhal soyunmalı, yeni bir elbise giymeliydi. O da öyle yaptı zaten.


1982 yaz başında Ajda Pekkan’ın Açık Hava’da sahnelenecek büyük şovu için çalışmalar başladı. Brezilyalı dansçılar, Zeki Alasya-Metin Akpınarlı Devekuşu Kabare kadrosu ve ilk albümünün yayımlanmasıyla kısa sürede ülke çapında büyük popülerlik kazanan Beş Yıl Önce On Yıl Sonra grubuyla neresinden baksanız çok iddialı, çok tumturaklı bir şov hazırlanıyordu.


“Büyük Kabare” adı verilecek bu şov için Fikret Şeneş Ajda'ya herkesin alışık olduğu tarzına uygun yeni şarkılar yazmıştı ve hatta bu şarkıların bir süre sonra Yeşil Giresunlu prodüktörlüğünde bir plağa dönüşeceği de konuşuluyordu. Ajda aranjmana geri dönüyordu.

Ne ki ortada bir engel vardı; Ajda Yaşar Plak'la iki plaklık sözleşme imzalamış, ancak Yaşar Plak'tan henüz sadece bir 33’lük yayımlanmıştı. Söylentiler Yaşar Kekeva cephesinde huzursuzluk yaratırken, Ajda çoktan kararını vermiş ve Balet Plak’ın sahibi Yeşil Giresunlu ile çalışmalara başlamıştı.


Bir süre sonra Yaşar Kekeva’nın Ajda Pekkan’a ihtarname çektiği haberi müzik dünyasına bomba gibi düştü. Yaşar Kekeva Ajda Pekkan’ı sözleşmenin şartlarını yerine getirmeye davet ediyordu. Kekeva’nın elinde kaydedilmiş ama yayımlanmamış yedi şarkı vardı. Bunlar ilk etapta çiftli bir albüm olması düşünülen “Sen Mutlu Ol” için kaydedilip, sonradan elenmiş şarkılardı. Yaşar Plak çözüm önerisini de beraberinde getirmişti. Ajda Pekkan’ın üç şarkı daha kaydetmesini istiyorlardı. Böylece on yeni şarkılık ikinci albümün piyasaya sürülmesiyle sözleşme yerine getirilmiş olacaktı.


Ne ki Ajda bu çözüme pek de sıcak bakar gibi görünmüyordu. Bu tavır Yaşar Kekeva’nın üslubunu biraz daha sertleşmesine neden olacak ve Kekeva, Ajda’nın üç şarkı daha okumaması durumunda bir vokal grubuna okutacağı eğlenceli şarkılarla elindeki yedi şarkıyı bir plakta (o günlerin modası disko-fasıl türü plaklar misali) “Ajda Pekkan - Disko Maşallah” adıyla piyasaya süreceğini açıklayacaktı. (Yaşar Plak’tan daha önce “Disko Maşallah” diye bir plak yayımlanmış ve çok da satmıştı. Ajda Pekkan’lı bu plaksa, anlaşıldığı kadarıyla serinin devamı olacaktı.)


Yaz aylarını “Büyük Kabare”yle geçiren ve büyük sükse yapan Ajda ise çoktan yeni albüm çalışmalarına başlamıştı. Açık Hava’da kapalı gişe oynayan Büyük Kabare’den memnun olduğu da söylenemezdi. Şarkıların arasına serpiştirilen skeçlerin çok uzun olması, Ajda’nın sahneye inip inip çıkması nedeniyle alkışının bölünmesi, buna karşın Beş Yıl Önce On Yıl Sonra’nın büyük alkış alması gibi nedenlerle beklediğini vermemişti bu varyete. Başrolü, en büyük ve en uzun alkışı başkasıyla/başkalarıyla paylaşmaya, geride kalmaya, geride durmaya hiç alışık değildi.


Ajda’nın yeniden en moda, en gözde, en popüler olmanın yollarını aradığı o günlerde, 1982 yılının Ekim ayında Yaşar Plak etiketli ikinci albüm, “Sevdim Seni” adıyla piyasaya sürüldü. Anlaşılan Yaşar Kekeva “Disko Maşallah” projesinden vazgeçmiş, tam da Unkapanı’nın bu usta yapımcısına yakışır şekilde, problemi tek taraflı olarak, kimsenin aleyhine olmayacak şekilde çözmüştü.


“Sevdim Seni” 33’lüğünde daha önce kaydedilip yayımlanmamış yedi şarkı vardı. Eksik kalan üç şarkı ise bir önceki albümden, “Sen Mutlu Ol”dan alınan üç şarkıyla tamamlanmıştı.

İlk kez dinleyici önüne çıkan yedi şarkının biri İngilizce sözlü bir “cover”dı. Ajda Pekkan, yurt dışında yaşadığı günlerde dinleyip çok sevdiği Billy Joel’in “Just The Way You Are”ını yeniden söylemiş, söylerken de vokalini büsbütün caz standartlarına dayandırmıştı.


Ali Altıntaş’ın Kul Himmet’den bestelediği “Bir Dost Bulamadım” ve Özdemir Erdoğan’ın “Sevdim Seni Bir Kere”si de daha önceden bilinen ve sevilen şarkılardı ve bu defa Ajda’nın sesi ve Garo Mafyan’ın düzenlemeleriyle dinleyenlerin kulaklarında başka türlü tınlıyorlardı.

Albümün bir başka sürprizi de o günlerde çok popüler olan bir Selami Şahin bestesinin Ajda yorumuydu. Ümit Besen’den Gülistan Okan’a, epeyce çok sayıda farklı sesten dinlenmekte ve sevilmekte olan “Alışmak Sevmekten Zor”, bu albümde Latin-caz düzenlemesiyle dinleyenleri şaşırtıyordu.   


“Duygularımın Bittiği Yerde”, “Bir Anda” ve “Aşk Oyun Değil” İse seksenli yıllar TRT Denetleme Kurulunun seveceği türden, kuş kondurmayan, suya sabuna dokunmayan, deveye hendek atlatmayan standart pop şarkılarıydı.

“Sen Mutlu Ol”un en pop, en “cool” üç şarkısı olan “Ömür Boyu”, “Gerçek ve Düş” ve “Bir Gün”le albüm tamamlanıyordu.


Plak piyasaya sürülür sürülmez Hey dergisinde bir albüm eleştirisi yayımlandı. “Sen Mutlu Ol” 33’lüğüne övgüler düzen Hey dergisi, “Sevdim Seni”yi yerden yere vuruluyordu: “Ajda Pekkan’ın sesine ne olmuş? Öylesine gevşek, tatsız ve yavan söylüyor ki, arkasında duran birinin kaburgaları arasına silah dayadığını sanırsınız… Plak şirketi-Ajda sürtüşmesinin sonunda çıkarılan bu albüm, “prodüksiyon” hatalarıyla dolu. Parçaların seçimi, aranjmanı, plasmanı gelişigüzel... Şarkıcının bu kadar isteksiz okuyuşunun nedeni, herhalde onun da bir çok şarkıyı beğenmeyişinden kaynaklanıyor olsa gerek…” 

Belli ki Hey dergisi editörleri Ajda’dan yana tavır koymuş ve bu plağın yakında yayımlanacak yeni Ajda 33’lüğünün önüne geçmesini engellemek istemişlerdi. O günlerde bazı yayın organlarında bu kayıtların deneme kayıtları olduğu, Ajda’nın bu okumalardan hoşnut olmadığı ve deneme kayıtlarının piyasaya sürülmesinin ayıp olduğu yolunda haberler, yorumlar, eleştiriler yayımlandıysa da, kayıtlar her şeyiyle (düzenleme, seslendirme, miksaj) bitmiş gibi gözüküyor, pek de deneme kayıtlarına benzemiyordu.


Ajda Pekkan’ın Balet Plak etiketiyle yayımlanacak yeni 33’lüğünün çalışmaları devam ediyordu. 1983 yılının Mart ayında Şan Tiyatrosunda sahnelenmeye başlayacak yeni Ajda şovundan önce plağın piyasaya çıkması planlanmıştı. Ancak “Sevdim Seni”nin piyasaya sürülmüş olması Ajda’nın önündeki yasal engeli ortadan kaldırmamıştı. Yaşar Plak’a hâlâ üç şarkı borçluydu.

Olayın tatlıya bağlandığına dair haber, 22 Kasım 1982 tarihli Hey dergisinde “Buzlar Çözüldü” başlığıyla yayımlandı. Haberde yazıldığına göre Ajda Pekkan borçlu olduğu üç şarkıyı okumak üzere stüdyoya girmeye razı olmuş, hatta şarkılar bile seçilmişti. Plağın birinci baskısı tükenmişti ama yeniden basılmayacak, üç şarkının okunmasından sonra yeni kalıp hazırlanarak ikinci baskı aynı adla ama farklı bir kapak resmiyle yayımlanacaktı.


Bir süre sonra plağın yeni baskısı piyasaya sürüldüğünde görüldü ki buzlar o kadar da çözülmemiş. Çünkü her iki taraf için de her şey yasak savmak için yapılmış gibi duruyordu.

Bir kere plak aynı kapakla basılmıştı. Hatta kapağın arka yüzündeki şarkı isimleri bile eskisi gibiydi. Yani yeni eklenen şarkılar görünmüyordu. Tek fark plak göbek etiketinin değişmiş olmasıydı. Dolayısıyla plağı kabından çıkarıp etiketine bakmayan birisi, şarkılardaki değişikliğin farkına bile varmayabilirdi. Nitekim bu durum nedeniyle bu üç şarkı Ajda hayranları tarafından çok uzun yıllar sonra keşfedilecekti.


Yeni şarkıların en dikkat çekici olanı, birinci sıraya konulan “Yıllar”dı. Ülkü Aker’in sözleri, Selmi Andak’ın bestesiyle “Yıllar”, itilafsız bir albümde dinleyici karşısına çıksa, tipik bir “Ajda bizi diskoya götür” şarkısı olabilecekken, ne yazık ki farkına bile varılmadan arşivlere gömülecekti. Sözleri yine Ülkü Aker tarafından yazılmış iki Selçuk Başar bestesi, “Senden Uzakta” ve “Hep Böyle Cana Yakın” ise fazla dikkat çekmeyen, “hafif” pop şarkılarıydı.      


Eurovision’da hezimete uğradığı için bir süre müziğe küs kalan Ajda’nın bu albümde zoraki seslendirdiği “Yıllar”ın, iki yıl sonra, 1984 yılında İngilizce sözlerle ve “Listen” adıyla Çetin Alp tarafından seslendirilerek Los Angeles Dünya Şarkı Festivali’nde üçüncü olacağını ise henüz kimse bilmiyordu. “Ajda bu şarkıyla ya da en azından böylesi bir şarkıyla Eurovision’a gitmiş olsa ne olurdu?” sorusunun yanıtı ise sonsuza dek meçhul kalacaktı.

1984 yılında piyasaya sürülen Ersan Erdura albümü “Beni Hatırla/Can Bakışlım”da şarkının bu defa Özdemir Kaptan tarafından yazılmış yeni sözlerle “Dinle” adını almış farklı bir versiyonu daha yayımlandı.


Borçlu kaldığı üç şarkıyı da okuyarak Ajda, Yaşar Plak defterini böylece kapatmış oluyordu. Nitekim 1983 Mart ayında piyasaya çıkan “Süper Star ‘83” albümü birlikte Ajda için yeni bir devrin başlangıcıydı.


1989 yılında Yaşar Plak elindeki 20 Ajda şarkısından 12’sini bir albümde topladı ve bu seçki “Ajda Pekkan ‘89 Hits” adıyla, sadece kaset formatında piyasaya sürüldü. Plak devrini kaçırmışlar, zamanında bahis konusu plakları edinmemişler, ıskalamışlar için epeyce şenlikli bu kaset, ne çare ki kapaktaki yetmişli yıllar Ajda fotoğrafıyla satın alacakları yanıltıyordu. Fotoğrafa bakarsanız şarkılar yetmişlere aitti. Kasetin adına bakarsanız da 1989 yılına. Oysa ne oydu ne bu.


Bu baskıda bir de hata vardı. Sözleri Çiğdem Talu, bestesi Selmi Andak imzası taşıyan “Bir Anda”, plak versiyonundan farklı olarak bu albümde yarıda kesiliyordu. Nitekim plakta 3 dakika 50 saniye süren şarkıi bu yeni baskıda 1 dakika 50 saniyeye inmişti. Kalıbı hazırlayan teknisyen, şarkının ortasında enstrümanların bir an durduğu “es” bölümünde, muhtemelen şarkıyı bitti zannederek kesmişti.

Aynı kasetin CD baskısı ise “Unutulmayanlar” adıyla 1991 yılının Şubat ayında piyasaya sürüldü. Bu “CD”, “Ajda Pekkan 1990”dan sonra “CD” formatında yayımlanan ikinci Ajda albümü oluyordu. Kasetten farklı olarak bu defa kapak resmine seksenli yıllardan bir Ajda resmi konulmuştu.


Bu baskı yıllardır (yarım kalan şarkısı dahil) hiçbir değişiklik yapılmaksızın, Yaşar Plak tarafından defalarca yeniden basıldı. Bunca baskının sebebi mutlaka albümün satılıyor oluşuydu. Nitekim yayımlandığı yıllarda biraz gümbürtüye gitmiş şarkıların değeri yıllar içerisinde anlaşılmış, albüm sahiden “Unutulmayanlar” diye adlandırılmayı zaman içerisinde hak etmişti.


“Unutulmayanlar” albümünün yenilenmiş baskısı geçtiğimiz günlerde Yaşar Plak tarafından piyasaya sürüldü. “Sen Mutlu Ol” 33’lüğünün üzerinden 30, “Unutulmayanlar”ın, ilk “CD” baskısının üzerinden 20 yıl geçmişken yapılan bu yeni baskı neresinden baksanız heyecan verici gözüküyor. Çünkü bu baskı için kayıtlar orijinal plaklardan yeniden yapılmış. 

Yeni baskı için özen göstermek, çaba sarf etmek pek bizim yapımcıların işine gelmez. Sezen Aksu’nun bile başka başka firmalardan haklarını aldığı eski albümlerini kılına dokunmadan, hatalarıyla piyasaya sürmekten çekinmediğini gördük. Bu anlamda Yaşar Plak’ın çabası alkışı hak ediyor. Ancak yeni kayıtlar yapılırken plak çıtırtıları temizlense daha iyi olmaz mıydı? Plaktan dinlerken evet ama “CD”den dinlerken çıtırtı duymak ne derece güzel geliyor kulağa, ona pek emin değilim.


Kemal Kekeva’nın Twitter’da yazdıklarına bakılırsa, yakın bir tarihte “Sen Mutlu Ol” ve “Sevdim Seni” albümleri plak formatında da piyasaya sürülecekmiş. Yasal prosedürleri bilenler, bunun kolay başarılacak bir iş olmadığını da bilirler. Nasıl başardılar bilmiyorum ama, Ajda diskografisinin plaklarda kalmış  kısmının (Ajda’ya rağmen) gün ışığına çıkması adına bu gerçekten çok önemli, çok büyük bir adım olacak. (Daha büyük, hatta en büyük adımın ise Odeon Müzik/Avrupa Müzik cephesinden gelmesini bekliyoruz heyecanla.)  

O günler gelene dek “Unutulmayanlar”ı bir kez daha dinlemek, sevmek için bu ynei baskı satın almaya değer. Ben şahsen bu yazı vesilesiyle defalarca dinledim. Size de tavsiye ederim.


EKİM 2011

11 Ekim 2011 Salı

İzlediklerim 2

BENDENİZ - "O BİLİYOR"


Türk popunun bilinen en saçma lakap hikâyesi “Of Aman” Nalan’sa şayet, en saçma isim hikayesi de Deniz Çelik’in Bendeniz’e dönüşmesidir kuşkusuz. Deniz Çelik 1993 yılında ilk lanse edildiği günlerde Neslihan Yargıcı’nın kendisine biçtiği “abajur kız” imajını fazla sürdüremedi ama, yine Yargıcı tarafından bulunmuş albüm adı, nasılsa kendi adına dönüşüp üzerine yapıştı kaldı. Her iki Yargıcı cin fikirliğinin de Deniz’in tanınırlığını ve akılda kalırlığını kolaylaştırdığı inkâr edilemez bir gerçek. Nitekim Deniz, aradan geçen yirmi yıla yakın süreye rağmen hâlâ Bendeniz.


“Benden İzler”, Bendeniz’in geçtiğimiz günlerde yayımlanan yeni albümü. 2000 yılında piyasaya sürülen ve o güne dek Raks firması hesabına yapılan albümlerden derlenmiş “Bendeniz’den” albümü, her ne kadar Bendeniz’in rızası dışında piyasaya sürülmüşse de, erken bir “best of” sayılabilirdi. Kariyerinde iz bırakmış şarkıların yeniden seslendirilmiş “remix” versiyonlarından oluşan bu albümü ise “best of” kategorisine sokmak pek mümkün değil. Çünkü seçilen şarkılar bir “best of” mantığıyla değil, “remix”e gelirliklerinden yola çıkılarak bir araya getirilmiş. Aralarında vakti zamanında çok “hit” olmamış şarkılar da var. Ama ne gam! Zaten şarkıları yeniden düzenlemek, onlara düpedüz ikinci bir şans vermekle eşdeğerken, daha önce kulağımıza çarpmamış şarkıları belki bu defa keşfetmek gibi de bir lüks sunuyor dinleyene bu albüm.


Sezen Aksu’nun Onno Tunç’tan ayrılmasından sonra daha deneysel işlere yönelip, popüler piyasayı gençlere bıraktığını adeta ilan ettiği “Deli Kızın Türküsü” albümünün yayımlandığı günlerde, sanki onun bıraktığı yerden devam eden bir genç kız sunulmuştu önümüze. İlk albümü yayımlandığında, özellikle de çıkış şarkısı olarak seçilen “Ya Sen Ya Hiç”le aleni bir biçimde Sezen Aksu’ya benzeyen (daha doğrusu bir pazarlama taktiği olarak özellikle benzemesi istenmiş) bu genç kız, tek hünerinin Aksu’ya benzemek/benzetilmek olmadığını sonrasında yaptığı işlerle kanıtlamaktan geri kalmadı. Böylesi bir çıkışın arkası ya çok zor gelir ya da hiç gelmezken, en az ilki kadar ses getiren bir ikinci albüm çıktı piyasaya. Ve böyle devam etti.


Doksanlı yıllar boyunca çok parlak bir kariyer çizgisi çizdi Bendeniz. İstikrarını hiç bozmadan, yolundan hiç sapmadan, kendi yazdığı şarkılarla, kendine ait tarzıyla, herkesin birer ikişer dağıldığı, yolda kaldığı zorlu dönemeçlerin her birini aşıp bugünlere kadar geldi. Elbette ilk albümlerinin ulaştığı o büyük büyük satış rakamlarını sonrasında herkes gibi o da yakalayamadı ama sektörün genel gidişatı içerisinde azımsanmayacak sayıda albüm satmasını sağlayabilecek bir kemik kitleyi de bunca yıldır peşinden sürüklemeyi başardı. Bundandır ki aynı çizgide yoluna devam ediyor, edebiliyor.


Bendeniz’i diğer pop yıldızlarından ayıran çok önemli bir fark var. O, albümleri ve şarkıları dışında kendini neredeyse görünmez kılmayı başarabilmiş bir şarkıcı. O kadar ki, albüm yayımladığı dönemlerde bile çok az sayıda televizyon programına çıkıyor, az röportaj veriyor, Bendeniz’den renkli basına en ufak bir haber malzemesi çıkmıyor. Televizyonda bir ay görünmeyene “uzun süredir ortalarda yoksunuz” denilen bu öğütücü/kıyıcı camiada, bu tavra ve duruşa karşın sahiden yok olup gitmemenin tek bir açıklaması olabilir; gönülden kabul görmek. Eh, bu da hiç kolay kazanılır, hafife alınır bir marifet değil.

“Benden İzler” albümü, 16 Bendeniz şarkısını “remix” versiyonlarıyla yeniden bir araya getiriyor. İlk büyük “hit”i “Ya Sen ve Hiç” dışında bu albümdeki bütün besteler kendisine ait. “Ya Sen Ya Hiç”in sözleri Zeynep Talu imzası taşırken, Aysel Gürel’in kaleminden çıkmış “Kırmızı Biber” haricindeki bütün şarkı sözleri de yine Bendeniz’e ait.


“Remix” versiyonlarda Murat Uncuoğlu, Ayhan Saygıner , Suat Aydoğan, Barış Büyük ve Soner Kıvanç’ın imzalarını görüyoruz. Müzik piyasasında bir çok iyi işe imza atmış, bilinen, sevilen, kabul gören aranjörler bunlar. Bu albümde ortaya koydukları iş de bunu bir kez daha ispat ediyor zaten. “Remix” yapayım derken şarkıyı maymun eden, tanınmaz hale getiren, şarkıdan çok kendi aranjörlük marifetinin gösterişini yapan nicesini gördük, duyduk, dinledik bugüne dek. Burada ise bir çok versiyon, orijinalinden daha anlı şanlı, ihtişamlı olmuş. Tempo hiç düşmüyor ama “remix”ler dans ettirebilmenin ötesinde de kendini dinletebiliyor.

Albümden ilk klip geçtiğimiz günlerde “O Biliyor” adlı şarkıya çekildi. Bendeniz’in bir önceki albümü “Olsun”un göz önüne çıkmamış şarkılarından biri olan “O Biliyor”, yeni versiyonuyla düpedüz bir “hit” olmuş.


Klipte Bendeniz bugüne dek alışık olmadığımız bir halde çıkıyor karşımıza. Dans ediyor, seksi görünüyor. Kostümlerini çok beğendiğimi söyleyemem, dans etmeyi Bendeniz’e ne kadar yakıştırdığımı da tartışırım ama yüksek tempolu bu şarkıya böylesi bir klip çekilmesi ve şu veya bu şekilde dikkat çekici ve şaşırtıcı olması doğru görünüyor göze.

Bu albüm ve bu klip, bir süredir kendi ekseninde dönüp duran Bendeniz kariyerine yeni bir açılım getirir mi, onu zaman gösterecek. Ama çok tutkulu bir Bendeniz “fan”ı olmayan bendeniz, albümü de klibi de bağrıma bastım büyük bir sempatiyle. Bir de siz izleyin bakın.



TUĞBA ÖZERK - "AKLIMDA SEN VARSIN"


Sezen Aksu, Tuğba Özerk’i dinleyiciyle ilk kez tanıştırdığında gecelerden bir yılbaşı gecesiydi. TRT’nin yılbaşı özel programında Sezen Aksu sadece konser vermekle yetinmemiş, Yıldız Tilbe, Sertab Erener ve Tuğba Özerk’e solo şarkı söyletmişti. Diğer ikisi için şartlar hemen hemen olgunlaşmış, Sezen Aksu prodüktörlüğünde albüm kayıtları başlamıştı. Nitekim yıl içerisinde Sertab Erener’in ilk albümü yayımlandığında, o gece seslendirdiği iki şarkının da albümde yer aldığını gördük (“Oyun Bitti” ve “O Ye”).

Yıldız Tilbe’nin bir süre sonra, o malum olay nedeniyle Sezen Aksu okulundan ilişiği kesilecek ve o gece seslendirdiği, söz ve müziği İlhan Şeşen’e ait “Yürürüm” adlı şarkı, daha sonra Gündoğarken’in “Ankara’dan Abim Geldi” albümünde “Aşka Doğru” adıyla yayımlanacaktı.


Tuğba Özerk ise o yılbaşı gecesi henüz küçük bir kızdı. Kocaman gözlükleri, çocuk sesi ve heyecandan tir tir titrediği her halinden belli ürkek duruşuyla meşhur Azeri şarkısı “Ayrılık”ı söylemişti. Şarkı bitti, yeni bir yıl geldi ve biz Tuğba Özerk adını unuttuk gitti.

Sonra aradan yıllar geçti ve Tuğba Özerk, Sezen Aksu’nun yıllar önce lanse ettiği kız olma titrini haklı olarak “PR” malzemesi yaparak ilk albümünü piyasaya sürdü. Beklendiğinin aksine, Sezen Aksu’dan destek almamıştı. 


Müzik camiasında belli bir tedrisattan geçmişlerin geçmemişlere hiç tahammülü, toleransı yoktur. Konservatuarda bırakın enstrüman eğitimini, şan eğitimi almış olmanın bile iyi şarkıcılık için yeterli olmadığı, olamadığı gerçeğine nedense aymaz bizim mektepli takım. Aynı şekilde bilmem kime uzun yıllar vokal yapmış olmak ya da bilmem kaç senedir barlarda marlarda sahneye çıkıyor olmak da adam etmeye yetmeyebilir bir şarkıcıyı. Ayıp olmayacağını bilsem, yüz tane isim sayarım şimdi.

Buna mukabil bazılarında o duyan kulak Allah vergisidir. Hiçbir teknik bilmeden de en baba teknik bilenden daha doğru söyleyen eğitimsizler yok mudur? Elbette vardır. Ama şayet Allah vermediyse, en azından sonradan edinmenin yollarını aramalı, bulmalı. Zira böyle bir iddianız var; şarkıcıyım diyorsunuz, albümler yayımlıyorsunuz ve kusura bakmayın ama kötü şarkı söylüyorsunuz!


Tuğba Özerk bugüne dek dört albüm ve bir “single” yayımladı. Beşinci albümü  “Aklımda Sen Varsın” ise yakın zamanda piyasaya çıktı. Yine albümdeki bütün şarkılar prozodi hatalarıyla dolu. Bazı şarkılar var ki neredeyse her bir kelimesini yanlış söylüyor, yanlış vurguluyor, yanlış heceleri uzatıp, yanlış heceleri kısa tutuyor. Son dönemde moda olan ve çok havalı durduğu zannedilen kelimeleri yaya yaya şarkı söyleme şekli ise özellikle hareketli şarkılarını büsbütün dinlenemez hale getiriyor.


Bir önceki albümün en iyi iş yapan şarkısını hatırlayın… “Çekip gidesim var artık yalan dünyadan” diyen kadının sesinde en ufak bir acının, gitme arzusunun, isyanın, haykırışın izi olmadığı gibi, adeta “Ah şekerim ben hep yabancı sözlü şarkı söyledim, Türkçe’de zorlanıyorum bu yüzden” komikliği vardı. Ne ki Tuğba Özerk kendini ve şarkısını çok beğenmiş olmalı ki, çok benzer bir başka şarkı daha yazmış bu yeni albüm için, sonra hem albüme adını vermiş, hem de albüm yayımlandıktan sonraki ilk klibi de bu şarkıya çekmiş (Albüm piyasaya çıkmadan önce, dijitalde “single” olarak yayımlanan “İlan”a klip çekilmişti.)

Tuğba Özerk gayet güzel bir genç kadın. Kliplerinin görsel enerjisi de gayet yüksek oluyor haliyle. Yine öyle olmuş. Özellikle suyun içindeki altın rengine bulanmış görüntüler çok estetik, çok şık, çok da seksi. Yani televizyonun sesini kısarak izlerseniz mesele yok çünkü klipte hem kendisi hem de sesi çok güzel bir kadın kötü şarkı söylüyor. Kulağa yer eden melodisi ve yer yer manadan düşen cümlelerine karşın, buruk acı sözleriyle aslında çok doğru yakalanmış bir şarkı olan “Alkımda Sen Varsın” da bu talihsizliğin kurbanı oluyor.


EKİM 2011